Bugün ABD, AB ve NATO ülkeleri ile Rusya arasında yürütülen Ukrayna savaşının bitirilmesine yönelik müzakereler, yüzeyde diplomatik bir uzlaşma arayışı gibi görünse de , aslında emperyalist güçler arasındaki tarihsel hegemonya mücadelesinin yeni bir perdesidir. Bir yıl önce bu başlıkta yaşanan yine barış görüşmeleri ve diplomasiydi; ama zaman paylaşım savaşının açık bir yansımasıydı.[1] O gün de silahların gölgesinde diplomasi söylemleri vardı; bugün ise küçük bir adımla diplomasi sahnedeymiş gibi yapıyor ve bunu yaparken de silahlar konuşmaya devam ediyor.
Marksist tarih anlayışı, bu tür gelişmeleri bireylerin ya da hükümetlerin iyi niyetli çabalarıyla değil, ekonomik çıkarların ve sınıflar üstü olmayan devletlerin çatışan pozisyonlarıyla açıklar. Emperyalist sistem, her kriz anında kendini yeniden örgütler; çünkü kriz, sermaye birikiminin doğasında vardır. Üç yılı aşkın süredir süren bu güç savaşı da, yeni pazarlar, enerji kaynakları, etki alanları üzerindeki kontrolün kimde olacağı sorusu etrafında dönüyor.
Bu nedenle bugünkü müzakereyi bir barış emaresi değil, yeni bir bölüşüm biçimi olarak okumalıyız. Tıpkı 20. yüzyıl başında olduğu gibi, silahların sustuğu anlar bile savaşın başka araçlarla sürdüğü anlardır.
Diplomaside Mekân Sembolizmi
Diplomasi tarihinde, liderler arasındaki yüz yüze görüşmelerin yapıldığı yerlerin seçimi rastlantıdan çok uzaktır. Bu tercihler, müzakerelerin siyasi atmosferini, güç dengelerini ve tarafların eşitlik iddiasını yansıtan önemli semboller taşır. Antik çağlardan bu yana yöneticiler, görüşmeler için tarafsız bölgeleri ya da dikkatle seçilmiş sınır noktalarını tercih ederek, hem karşılıklı saygıyı vurgulamış hem de görüşmelerin gidişatını etkilemeyi amaçlamışlardır. 1520’de İngiltere Kralı VIII. Henry ile Fransa Kralı I. François arasında gerçekleşen ve Altın Kumaş Tarlası olarak bilinen zirvede, görüşme alanının fiziksel olarak düzleştirilmesi, iki tarafın statü eşitliğine verdiği önemi ortaya koyar. Bu yaklaşım, modern uluslararası ilişkilerde de varlığını korumuş; özellikle Soğuk Savaş döneminde ABD ile SSCB arasındaki zirvelerde mekân seçimi, taraflar arasındaki politik niyetleri ve sembolik mesajları doğrudan yansıtmıştır.
Tarihçi Aleksey Uvarov[2], Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD ile SSCB arasındaki diplomatik zirvelerde, görüşmelerin yapıldığı yerler yalnızca lojistik kolaylığı değil, aynı zamanda güçlü sembolik anlamları taşıdığını da vurguluyor. Liderler, genellikle tarafsız ya da stratejik öneme sahip yerleri tercih ederek, görüşmenin doğasına dair mesajlar vermeye çalıştılar. Örneğin 1961’deki Kennedy-Kruşçev buluşması, Avusturya’nın tarafsız başkenti Viyana’da gerçekleşti. Bu seçim, her iki tarafın da eşit statüde olduğunu ve diplomatik zeminin dengeli kurulduğunu vurguluyordu.
Benzer şekilde, 1974’te Ford ve Brejnev’in Vladivostok’ta buluşması, SSCB’nin askerî gücünü doğrudan sergileme fırsatı sunduğu için sembolik bir tercihti. Görüşmenin Uzak Doğu’da yapılması, hem Asya’daki Amerikan etkisine yanıt niteliğindeydi hem de Sovyet misafirperverliğinin bir göstergesi olarak kurgulandı. 1986 Reykjavik Zirvesi ise, küçük ve askerden arındırılmış bir ülke olan İzlanda’da gerçekleşti. Bu sade ve tarafsız ortam, gerginlikten uzak, doğrudan ve içeriğe odaklı bir diplomasi niyetini yansıtıyordu.
1989’daki Malta Zirvesi’nin deniz üstünde, savaş gemilerinde yapılması ise Soğuk Savaş’ın kapanışına dair güçlü bir tarihsel göndermeydi. Roosevelt döneminin “deniz diplomasisi”ne referansla seçilen bu ortam, geçmişin yüklerini taşıyan karasal sınırların dışında, yeni ve açık bir diyaloğa alan açmayı simgeliyordu. Bu örnekler, uluslararası diplomaside mekân seçiminin sadece coğrafi değil, aynı zamanda tarihsel ve psikolojik etkiler taşıdığını açıkça gösteriyor.
Gelelim Alaska’daki sembolizmin âlâmet-i farikasına. Çok basit: 18. yüzyılın sonlarından 1867’de Alaska’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne satılmasına kadar Rusya’ya ait olan bir Amerikan sınır bölgesi. Uvarov’un ifadesiyle Alaska’nın satışına yol açan belirleyici etken, Rusya’nın rakiplerinin Osmanlı, Sardunya, İngiltere ve Fransa olduğu 1853-1856 Kırım Savaşı’ydı. Rusya, savaşı kaybetmesine rağmen Avrupa kıtasındaki topraklarını bir şekilde savunabilmişti. Ancak ne var ki Uzak Doğu’da bir sorun vardı. Rusya İmparatorluğu’nun onları savunacak ne gücü ne de parası vardı. Aksine, Rusya’nın Amerika Birleşik Devletleri ile iyi ilişkileri vardı. Bu nedenle Rusya, 1867’de Alaska’yı 7,2 milyon dolar değerinde altın karşılığında Amerika Birleşik Devletleri’ne sattı. Bu diplomasi tarihinden hareketle, Moskova-Washington görüşmeleri için mekân seçiminin büyük bir anlam taşıdığını ve bu görüşmelerin tonunu belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Tarafsız şehirler, ücra sanatoryumlar, denizin ortasındaki gemiler veya tarihi konaklar, birer süs değil, güç dengesini, siyasî sinyalleri ve tarafların niyetlerini yansıtması gereken özenle seçilmiş sembollerdir. Mekân seçimi, eşitliği ve uzlaşma isteğini vurgulayabilir. Ya da tam tersine, bir güç gösterisine de dönüşebilir.
Zirvenin Amacı
Asıl konumuz zirvenin mekânından çok, içeriğiydi elbette. Ancak bazı durumları idrak etmek ve derinlemesine kavramak için tarihi bilmek elzemdir. 15 Ağustos’ta tüm dünyanın kulak kesildiği zirve ileri bir tarihte tekrar görüşme yapılacağı sözü dışında hiçbir yazılı anlaşma yapılmaksızın sona erdi. Burada en net bir biçimde çıkan anlam ise Rusya ve ABD ilişkilerinin yumuşamaya başladığı ve ABD’nin Avrupa ve Ukrayna’yı ikinci plana bıraktığıdır. Batı açısından Rusya’nın cephede elde ettiği kazanımların artık tersine çevrilebilmesi pek mümkün görünmüyor. Eğer bu zirvede bir dönüm noktası tespit etmek istenirse, şüphesiz Rusya ile ABD’nin Ukrayna savaşındaki müzakereler konusunda bir mutabakata varmış olmasını sayabiliriz.
ABD – Rusya Alaska Zirvesi tüm dünyada heyecanla karşılandı. Bunun temel nedeni zirvenin Rusya ve Ukrayna’ya kalıcı bir barışın tesis edilmesi olarak saptanamaz. Ama, Batı’daki siyasî tabuların paramparça edildiği ve savaşın üçüncü yılının içinde olduğumuz bu kritik zamanlarda, yıllar sonra ilk kez ABD ve Rusya devlet başkanlarının buluşması zirvenin dünyaya verdiği en temel mesaj oldu. Çoğu Batı ülkesi tarafından yaptırımlara uğrayan, G7’den ihraç edilen ve Rusya – Ukrayna savaşı nedeniyle Roma’daki Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından aranan Putin, şimdi Batı’nın lideri ABD’nin onur konuğu oldu. Tereddüt etmeden söylemek gerekir ki bu durum, ABD’nin AB ve NATO’daki ortaklarını kesinlikle küçük düşüren bir tutum olarak görülmüştür. Putin için uygulanan üst düzey karşılama ve protokolleri de hesaba kattığımızda, Trump’ın gerçekten hiçbir değeri dikkate almayan âdeta holding yönetircesine uluslararası siyaset yürüten bir pazarlıkçı lider olduğunu kanıtladı.
Diplomasideki mekân sembolizminde Alaska’nın tarihine kısa bir bakış atmıştık. Şimdi oraya tekrar dönelim. Alaska Zirvesi tarihe geçmiştir. Çünkü bu sadece Rusya liderinin ABD’ye satılan eski Rus topraklarına ilk ve basit bir ziyareti olarak gerçekleşmedi. Aynı zamanda ABD’nin on yıl aradan sonra tekrar bir Rusya devlet başkanını kendi topraklarında ağırlamasıydı. İkili ilişkiler açısından bakıldığında, bu zirve ABD – Rusya ilişkilerinin iyileştirilesine ve ılımlı bir havaya bürünmesine ön ayak oldu.
Ancak başta da ifade edildiği gibi Alaska, Rusya – Ukrayna krizinin çözümünde somut bir adım getirmedi. Taraflar zirve sonucuna dair beklentilerini düşük seviyede tuttular ki buradan bir anlaşma çıkmayacağı başından belli olmuştu. Nedenlerini tahlil etmek oldukça kolay. Birkaç başlıka ketegorize etmek mümkün. İlk olarak, zirve son derece aceleyle hazırlandı. Bu teknik durum düşünüldüğünde zaten çok derinlikli bir şey çıkmayacağı aşikârdır. İkincisi, Ukrayna’nın temsil edilmediği bir zirvede konu Ukrayna’nın toprakları ve egemenliğiyle ilgiliydi. Zirveden önce taraflar kısıtlı bir zaman diliminde istişare imkânı buldu. Bu yüzden yazılı bir anlaşmaya varmak ya da yazılı bir belge oluşturmak pek mümkün olamazdı. Sonuç olarak, bu zirveyi ABD – Rusya ikili ilişkilerini yeni bir mertebeye getirme serüveni olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Gayet tabî olarak böyle bir zirve için bir dayanağa ihtiyaç vardı: o da şüphesiz Rusya – Ukrayna barışını tesis etme gayesi.
NATO 1999 yılında Doğu Bloku ülkerinin çözülmesi sonrası gerçekleştirdiği ilk genişleme hamlesinde Rusya’nın içinde bulunduğu politik karışıklıklar sebebiyle ciddi bir tepkiyle karşılaşmadı. Buradan aldığı güç ve cesaretle bundan 21 yıl önce, 29 Mart 2004’te NATO yeniden genişleyerek eski sosyalist bloktan yedi ülkenin pakta katılmasını sağladı. NATO’nun bu doğuya doğru genişleme hamlesi Rusya’da bu adım ciddi tartışmaların konusu oldu. Bu karar “Avrupa güvenliğini güçlendirme yolunda atılmış hatalı bir adım” olarak nitelendirildi. Rusya’nın tutumunun özü, NATO genişlemesine paralel olarak yeni bir Avrupa güvenlik mimarisi oluşturmak için bir müzakere süreci başlatmaktı. Ancak bu girişim başarısızlıkla sonuçlandı ve kısa süre sonra AB’ye üye devletlerinin sayısında da aynı ölçüde büyük bir artış yaşandı. Ardından Ukrayna’da kitlesel protestolar başladı. Bunun sonucunda Avrupa-Atlantik rotasının destekçilerinden Viktor Yuşçenko iktidara geldi.
Bu ikinci genişlemenin sonucunda, bu Ukrayna’nın yanı sıra Gürcistan’da da Mihail Saakaşvili önderliğinde Batı yanlısı elitler ve politikacılar iktidara geldi. Gürcistan ve Ukrayna’nın Batı yanlısı bir politika ve bir kalkınma sağlamaları, Avrupa kıtasına bir çevre ülke olarak da olsa Batı’ya aidiyetlerini kurumsallaştırmaları gerekiyordu. Ve nihayetinde tüm bunlar önce 2008’de Gürcistan’da savaşa, ardından 2014’te Ukrayna’da tam ölçekli bir krize yol açtı. Bu da Rusya ile Batılı ülkeler arasında tam ölçekli bir vekâlet savaşına ve Ukrayna’da II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan bu yana kıtadaki en büyük askeri çatışma olan Ukrayna savaşına yol açtı. Bunun önkoşulları ise büyük ölçüde Estonya, Letonya ve Litvanya’nın NATO’ya katılarak buna uygun bir emsal oluşturması ve Rusya’nın NATO’nun eski SSCB’nin diğer ülkelerine de genişletilmesi arzusunu caydıracak kadar sert tepki göstermemesi gerçeğinde yatmaktadır. Bunları ifade ederken 20. yüzyılın sonları ve 2000’lerin başları ABD’nin dünyadaki hegemonyasının en güçlü dönemi olduğunu da belirtmeden geçemeyiz. Bunun en açık örneği, ABD’nin 2003 yılında Fransa ve Almanya’nın doğrudan muhalefetine rağmen Irak’ı işgal etmesidir. Aynı şey NATO’nun genişlemesi için de geçerliydi. Bu genişlemenin amacı gerçekten de Amerikan hegemonyasını yaymak ve bunu neredeyse tüm Avrupa’ya, hatta Rusya sınırlarına kadar kurumsallaştırmaktı.[3]
Rusya 2022 yılında savaşa başladığında ilk altı ayda hedeflerine ulaşıp Ukrayna’da kendi istediği bir hükümeti kurmayı planlamıştı. İşler tersine dönünce ülke ekonomisini savaş ekonomisine hızlıca geçirip, Ukrayna’daki askerî hareketliliği bir yıpratma savaşına dönüştürdü. Uzun zamandır süregiden müzakerelerde herhangi bir ateşkes ya da barış adımı atılmamasında Rusya’nın hedeflerine ulaşmamış olması fikri öne çıkıyor. Donbass’ın tamamı kontrol altına alınmış değil ve Batılı aktörlerden Ukrayna’nın kesinlikle NATO üyesi olmayacağına dair bir güvence de Rusya tarafı henüz almış değil. Bu şartlar düşünüldüğünde ve Ukrayna ile AB’nin içinde bulunduğu hassas durumu da hesaba katınca Rusya’nın istediğini almadan herhangi bir anlaşma yapması emperyalist rekabetin doğası gereği mümkün görünmüyor.
Savaş meydanında kazanılamayan zafer müzakere masasında çok zor kazanılır. Aynı şekilde müzakere masasında elde edilemeyenler de ancak ve ancak savaş meydanında kazanılabilir. Mevcut durum itibariyle, ABD, Rusya’nın tarafına kaydığı görüntüsü oluşmuş olsa da, ABD’nin Rusya’ya dair genel politikalarındaki tarihsel tutumun değiştiğini söylemek için erken. Tabii bu taktiksel durum yine de Ukrayna ve Avrupalı ortakları kaybeden taraf olma yolunda ilerliyor. Şayet bir sonraki müzakereler zirvesi gerçekleşmeden önce Rusya kuvvetleri sahada belirlenen hedeflerine ulaşmış olacak. Böyle bir durumda tüm kozlar Rusya tarafında kalacağı için Ukrayna ile Avrupalı ortakları, barış karşılığında toprakları defacto / dejure tartışmalarını yapma fırsatı bile bulamadan vermek zorunda kalabilirler.
Hegemonya Mücadelesi
Bu bir hegemonya savaşı. Bu savaşla birlikte Avrupa’nın ortasında bir vekâlet savaşı patlak vermiş oldu. Alaska zirvesinden çıkarılacak dersler bağlamında ABD’nin zayıflamaya başlayan otoritesi için dünya düzeninde yeniden liderliğini sağlama alma denemesini görmek gerekir. Bu bir denemedir zira ABD Trump’ın başkanlığının hem birinci hem de ikinci dönemleri düşünüldüğünde içeride ciddi politik sorunları da göğüslemeye çalıştığı görülüyor. Bu iç politikadaki ayrışmalar derinleştikçe ve kendi vaatlerini yerine getirmekte zorlandıkça dış politikada da atılan adımların zemini sorgulanmaya başlar. ABD’de de etkisi kaydadeğer nitelikte olan liberal demokrasi eğiliminin de Trump yönetimi altında tasfiye edilmeye çalışılması, içeride ciddi dirençle karşılaşıyor. Yani dış politikada ciddi adımlar atmaya çalışan, savaşları bitirme sözleri veren, müttefik ülkeleri ekonomik anlamda sıkıştıran Trump ekibinin şu anda zafer naraları atması gerçek anlamda zafer kazanmış olduklarını göstermez. Bu durum dostlarla ilişkilerini zora soktuğu kadar hasımlarına da cesaret ve taktik avantaj verecektir. Bu noktadan hareketle ABD ve AB ilişkilerinin zayıfladığını görebiliriz. Bu durum şu an için ABD lehinedir. AB içinde bulunduğu durgun ekonomik koşullarda ABD’nin gümrük vergilerinde tarifeyi yükseltmesine bir misilleme yapma kozunu blöften öteye geçiremezdi öyle de oldu. 27 Temmuz’da Brüksel’de gerçekleştirilen toplantıda büyük oranda ABD’nin taleplerinin karşılandığı ve buna karşılık AB’ye uygulanacak gümrük vergisinin yüzde 50 yerine yüzde 15’te tutulmasında anlaşmaya varıldı. Ancak bu yine de her kalem emtia için geçerli değil. Sözün özü AB, Rusya’ya karşı ABD’nin arkalarında durması için güvenlik harcamalarının artırılmasından gümrük tarifelerindeki eşitsiz bir utanç anlaşmasına kadar her şeyi kabul etti. Alaska Zirvesi’nde Trump’a AB tarafından verilen önerilerin neredeyse hiçbirinin masada olmaması AB tarafında şok etkisi yarattı. ABD’nin hegemonyasının ilerleyen günlerdeki konumu bu anlaşmanın AB nezdinde uygulanıp uygulanmayacağını bize gösterecektir.
AB’nin aciz kaldığı ikinci toplantı da Alaska Zirvesi’nin hemen sonrasında 18 Ağustos 2025’te Beyaz Saray’da gerçekleştirilen görüşmede oldu. Bu artık sadece yapılan anlaşmalardaki eşitsizliğin utancını değil bizzat şahsî aşağılanmaları da beraberinde getirdi. Sanırım buna en somut örnek Trump’ın karşısında oturan Finlandiya cumhurbaşkanını tanımayarak “Finlandiya nerede?” şeklinde diğerlerine sorması olmuştur. Diplomaside mekân sembolizmini bu yazıda sıkça dile getirdim ve sanıyorum bir diğer sembolizm de hiç şüphesiz Trump’ın çocuk azarlar gibi AB liderlerini karşısına dizip toplantı gerçekleştirmesi olmuştur. Burada soru şudur: neden ABD Rusya’ya yakın bir hat izliyor? Savaşın başlangıcından bu yana Rusya’ya uygulanan yaptırımlar Rusya’yı izole etmeyi amaçlarken, Rusya, Çin ve Hindistan ile ilişkilerini pekiştirmeye başladı.[4] Çin ile Rusya’yı uzak tutmak ve Rusya’yı tarafsızlaştırmak için Rusya’yı yakın tutma politikası esasen köken olarak 1960’larda Çin ile Sovyetler’in arasını açan Kissinger siyasetinin bir izdüşümüdür. Trump’ın bu düşünce ile 1990’ları örnek alarak ilerlediği görünüyor. “Make America Great Again” sloganının altını doldurmak için hâliyle kendi hegemonyasını geliştirecek politikaları hayata geçirmesi gerekir.
Cephe hattından hegemonya mücadelesini okurken de tarihten ders çıkarmak ve benzerlikler kurmak mümkündür. Ma Xiolin 2024 yılında Ukrayna savaşında cisimleşen hegemonya mücadelesini tanımlarken Afganlaştırma ve Filistinleştirme tanımlarını kullanmıştır.[5] Burada tarihsel iki büyük vekâlet savaşlarında yaşananları/yaşanmakta olanları tespit ederek bir benzerlik kurmuştur. Bu bağlamda Ukrayna savaşıdaki hegemonya mücadelesinin konağı nedir ya da hangisi kimin çıkarınadır? Tartışmanın özü bu olmakla birlikte Alaska zirvesinden kimin ne murat ettiğini de kavramak mümkündür.
“Afganlaştırma” ve “Filistinleştirme” kavramları, Rusya – Ukrayna savaşının gidişatını açıklamak için kullanılan iki önemli analitik çerçeve olarak öne çıkıyor. Bu kavramlar pek tabii birer tarihsel benzetme olarak bir olasılık sunuyor. “Afganlaştırma”, çatışmanın uzun süreli, yıpratıcı ve çözümsüz hale gelmesini, büyük güçlerin doğrudan savaşa girmeden vekil aktörler aracılığıyla birbirini tüketmeye çalıştığı bir senaryoyu ifade ediyor. Ukrayna’da bu süreç, özellikle ABD ve NATO’nun doğrudan müdahale etmek yerine Ukrayna’ya askerî destek sağlaması, Rusya’nın ise coğrafi üstünlüğünü ve kaynaklarını uzun vadede kullanmaya yönelmesiyle benzeşiyor. Her iki tarafın da mutlak zafer yerine yıpratma stratejileri benimsediği bu yapı, savaşı yıllarca sürebilecek bir çıkmaza sürüklüyor. Elbetteki bu durum bir kesinlik ifade etmez ancak olasılık dahilinde analiz edilebilir.
“Filistinleştirme” ise, Ukrayna’nın nihayetinde kalıcı olarak bölünmesi ve bu bölünmenin ardından sürekli çatışma, işgal, karşı işgal ve jeopolitik belirsizlikle anılan bir coğrafya haline gelmesini tanımlıyor. Bu senaryo, savaşın bir çözümle değil, düşük yoğunluklu ama kronik bir çatışma haliyle sona ermesini ve Ukrayna’nın tıpkı Filistin gibi büyük güçlerin hesaplaştığı bir tampon bölgeye dönüşmesini öngörüyor. Ukrayna’nın doğu ve güney bölgeleri Rusya tarafından ilhak edilirken, Batı Ukrayna’nın NATO’ya katılması veya Batı’nın koruması altına girmesi bu tabloyu pekiştirebilir.
Son dönemde sahada Rusya’nın belirgin askeri kazanımlar elde etmesi (örneğin Ugledar’ın düşmesi), Batı’nın desteğinde azalma ve Kiev yönetiminin diplomatik kanallarla barış arayışına yönelmesi, savaşın “Afganlaştırma”dan “Filistinleştirme”ye evrilme ihtimalini güçlendiriyor. Ukrayna’nın bazı toprakları karşılığında güvenlik garantileri alma yönünde gizli müzakerelere giriştiği haberleri de bu dönüşümün zeminini hazırlıyor.
Dolayısıyla savaş, bir yandan vekâlet mücadelesiyle uzun süreli bir yıpratma savaşına evrilmişken, diğer yandan diplomatik ve jeopolitik olarak Ukrayna’nın bölünmesini ve bu bölünmenin uluslararası sistemde kalıcı hale gelmesini içeren yeni bir çatışma düzenine doğru gidiyor. Her iki senaryo da Ukrayna için ağır bedeller anlamına gelirken, Avrupa ve dünya için istikrarsız bir ortam hazırlıyor.
Emperyalist Savaşlarda Komünistlerin Tutumu
Lenin, emperyalist çağda savaşların niteliğini çok açık biçimde ortaya koymuştu: “Avrupa ve dünya savaşı, açıkça tanımlanmış bir burjuva, emperyalist, hanedan savaşı karakterine sahiptir. Pazar mücadelesi ve yabancı ülkelerin yağmalanması, proletaryanın devrimci hareketini ve ülke içindeki demokrasiyi bastırma arzusu, tüm ülkelerin proleterlerini kandırma, bölme ve öldürme arzusu, burjuvazinin çıkarı için bir ulusun ücretli kölelerini diğerinin ücretli kölelerine karşı kışkırtma – savaşın tek gerçek içeriği ve önemi budur.”[6] Bugün Ukrayna’dan Filistin’e, Afrika’daki vekâlet savaşlarından Hint-Pasifik’teki gerilimlere kadar gördüğümüz tablo, Lenin’in bu teşhisinin hâlâ geçerli olduğunu kanıtlıyor.
Ukrayna savaşı, NATO’nun doğuya genişlemesiyle Rus oligarşisinin çıkar çatışmasının bir ürünüdür; “vatan savunması” ya da “demokrasi mücadelesi” söylemlerinin ardında silah tekellerinin ve enerji kartellerinin devasa kârları vardır. Bedelini ise cephelerde ölen işçiler, bombardıman altında kalan siviller ve yoksullaşan halklar ödüyor.
Filistin’de soykırıma evrilmiş savaş da benzer şekilde emperyalist paylaşımın bir uzantısıdır. ABD’nin ve Batılı sermaye gruplarının desteğiyle İsrail, bölgedeki enerji hatlarını ve stratejik konumunu korumak için vahşi bir saldırı yürütmektedir. Bu savaşta da kapitalistler dünyayı kâr için bölüşüyor, ama işçileri öldürerek!
Afrika’da ise Çin ile Batı arasındaki rekabet, madenler ve enerji kaynakları üzerinden yeni çatışmalara yol açıyor. Buradaki “barış misyonları” aslında şirketlerin çıkar misyonlarıdır.
Bugün dünyanın dört bir yanında yaşanan savaşlar, Lenin’in Sosyalizm ve Savaş’ta belirttiği şu gerçeği yeniden hatırlatıyor: İşçilerin kurtuluşu, savaşı iç savaşa çevirmekten; yani emperyalistleri devirip kendi iktidarlarını kurmaktan geçer.
Emperyalist savaşların en tehlikeli sonuçlarından biri, işçi sınıfının birliğini parçalamak için kullanılan şovenizmdir. Ukrayna’da “Rusya’ya karşı vatan savunması”, Rusya’da “Batı’ya karşı kutsal savaş” söylemleri, işçileri kendi egemen sınıflarının kuyruğuna takmak için kullanılan ideolojik zehirlerdir. Bu zehir, Lenin’in dediği gibi, savaşın gerçek nedenini yani sermayenin ve pazarların paylaşımını gizler.
Lenin’in ulus sorunu konusundaki temel yaklaşımı bugün hâlâ yol göstericidir. Her ulusun kendi kaderini tayin hakkı koşulsuz savunulmalı, ama aynı zamanda işçilerin birliği şovenizmin ve milliyetçiliğin zehirli propagandasına karşı korunmalıdır. Emekçiler arasında düşmanlık değil, dayanışma örgütlenmelidir. Dolayısıyla, bugünün savaşlarında gerçek tehlike yalnızca tanklar, bombalar ve emperyalist çıkarlar değil; aynı zamanda işçi sınıfını bölen, halkları birbirine düşman eden şovenizm dalgasıdır. Görevimiz bu dalgaya karşı enternasyonalizmi yükseltmek, kısaca halkların kardeşliğini emperyalistlerin yalanlarına karşı savunmaktır.
Bu bağlamda, Alaska Zirvesi’nin taşıdığı anlam da, emperyalist güçlerin barış arayışından ziyade yeni bir paylaşım düzenine dönük hamlelerinin açık bir göstergesidir. Zirvede ne Ukrayna halkının iradesi temsil edildi, ne de savaşın son bulması yönünde somut adımlar atıldı. Tersine, taraflar kendi jeopolitik çıkarlarını masaya koydu ve diplomasi adı altında pozisyonlarını tahkim etti. Mekânın sembolizmi kadar, içerikteki güç dengesi de emperyalist rekabetin ulaştığı yeni safhayı ortaya koydu.
Bu zirve, halkların değil devletlerin ve sermayenin çıkarlarını merkezine alan bir müzakereydi. Bu nedenle Alaska’daki tabloyu, işçilerin ve ezilen halkların çıkarına bir barışın ön adımı olarak görmek ya da buralardan medet ummak aymazlıktır. Bu zirve dahil tüm emperyalist savaşların müzakerelerini, savaşın biçim değiştirerek süreceğini gösteren bir hegemonya mutabakatı olarak okumalıyız. Emperyalist savaşlarda taraf tutmak değil, bu savaşlara karşı işçi sınıfının bağımsız duruşunu ve enternasyonal dayanışmasını savunmak, komünistlerin yegâne görevi olmalıdır.
Dipnotlar:
[1] https://elyazmalari.com/2024/07/25/rusya-ukrayna-arasinda-savas-ve-baris/
[2] https://meduza.io/feature/2025/08/15/moskva-i-vashington-vsegda-vybirayut-mesto-peregovorov-ishodya-iz-gotovnosti-k-kompromissu-mozhet-li-proshloe-pokazat-chem-zakonchitsya-vstrecha-trampa-i-putina-na-alyaske
[3] Sergey Karaganov editörülüğünde çıkarılan 2007 yılında Dünya’nın Etrafında Rusya: 2017 ve 2008 yılında Rusya ve Dünya: Yeni Dönem isimli kitaplarında bölüm yazarı olan Dmitriy Suslov ile 29 Mart 2024’te NATO’nun ikinci genişlemesinin 20. yıldönümü vesilesiyle Lenta.ru’da yapılan röportajda Rusya’nın geçmiş dönem politikalarının bugüne etkileri tartışılıyor. https://lenta.ru/articles/2024/03/29/suslov/
[4] https://elyazmalari.com/2024/03/14/ukrayna-savasi-sonrasi-batinin-yaptirimlarinin-rusya-cin-iliskilerine-etkileri/
[5] https://harici.com.tr/rusya-ukrayna-savasi-afganlastirmadan-filistinlestirmeye-dogru-gidiyor/
[6] V. I. Lenin, Tüm Eserler, cilt 26 s.1 (Rusça)
