Bir doktora tezinden yola çıkarak hazırlanan Mahir Çayan ve Sömürge Devrimciliği kitabı, Çayan’ın teorik mirasını, “suni denge” kavramının arka planını ve dünya Marksizmi içindeki özgün yerini yeniden tartışmaya açıyor. Bu söyleşide, kitabın yazarı Barış Yıldırım’la hem Çayan’ın devrim teorisini hem de son yıllarda sol-sosyalist cenahta kendi geçmişine ve hafızasına yönelen ilginin ardındaki siyasi ve toplumsal dinamikleri konuştuk.
Mahir Çayan ve Sömürge Devrimciliği kitabınız Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde (Mülkiye) tamamladığınız bir doktora tezine dayanıyor. Sizi Mahir Çayan’ın teorik mirasına odaklanmaya yönelten neydi? Yani bu mirasa odaklanmayı neden seçtiğinizi merak ediyoruz.
1993-2001 arasında Çayancı bir hareket içinde gençlik ve sanat alanında mücadeleler verdim. Çayancı düşünce, benim diyalektik materyalizm kavrayışımı derinleştirmekle kalmadı, onun çizgisinde verdiğim mücadeleler sırasında tanıdığım insanlar dünyaya dair bakışımı şekillendirdi. Mahir Çayan’a böyle bir borcum olduğunu hissettim. Elbette içinden geldiğim hareketin çok çeşitli kanatlarına dair hep okudum, okuyorum ama Mahir’in okulunda, Ankara SBF’de doktora programına başlayınca üzerinde çalıştığım konular beni doğrudan bu yörüngeye çekti ve bu borcu ödemenin zamanının geldiğini düşündüm. Ancak sadece kişisel hislerim değil siyasi sezgilerim de beni aynı yörüngeye çekiyordu. Mahir Çayan’ın bu topraklardan tüm sömürge halkları için üretilmiş en “komple” devrim teorisini ürettiğini hissediyordum ancak bu hissi Marksist kuramın ve siyasi tarihin geniş coğrafyasında sınamamıştım. Bu doktora tezi, hissettiklerimi gerçekliğin mihenginde sınama olanağı verdi.
Kitaptaki belki de en çarpıcı tespit, Çayancı kuramın “harcı” olarak nitelediğiniz “suni denge” kavramının aslında Regis Debray’in bir kitabındaki çeviri hatasından veya genişletici yorumundan doğmuş olması. Çayan bu kavrama nasıl bir özgün bakış getiriyor ve bu, Türkiye devrimci harekete nasıl etki ediyor?
Çayan’ın “suni denge” kavramı, kuramının belki de en sofistike parçası olmasına rağmen ardılı olan devrimci mücadelelerde en çok ilgiyi çeken kavramdı. Benim de ilk baktığım yerlerden biri burası oldu. Çayan, bu kavramı ilk kullandığı yerde parantez içinde “(Che)” notunu düşmüştü ama İnternetin büyüttüğü arama yetilerimizi sonuna kadar kullansam da ne Che’de ne de başka bir yerde bu kavramı bu şekliyle bulamıyordum. Sonunda Çayan’ın alıntıladığı kısmın, parantez içindeki atıf dahil, Debray’ın Devrimde Devrim‘inin R. Güngör imzalı çevirisinde olduğunu saptadım. Ancak hem bu metnin hem de Debray’ın alıntıladığı Che metninin İspanyolca, Fransızca ve İngilizce versiyonlarında “suni” sıfatı yoktu, sadece “denge” vardı ve bu denge de askeri bir dengeydi, ideolojik bir denge değil. Bu beni, terimin değilse de kavramın mucidinin Çayan olduğuna ikna etti ve araştırmalarım bunu doğruladı. Terim, daha sonra Kapital’i de çevirecek olan ve takma adla Debray’ı çeviren Alaattin Bilgi’nin bir çeviri yorumuyla ortaya çıkmıştı. Çayan buna dört başı mamur bir kavram niteliği vermişti. Yani aslında “kavrama özgün bir bakış getirmekten” ziyade terimi kavrama dönüştürüyordu.
Çayan’ı Gramsci, Althusser ve Lukacs gibi “İdeolojik Dönüş Kuşağı” düşünürleriyle ilişkilendiriyorsunuz. Mahir Çayan’ın, metropol Marksizminin “üstyapı” ve “hegemonya” tartışmalarına sömürge ülkeler perspektifinden yaptığı en özgün katkı nedir? Onu dünya Marksist literatüründe nereye koyabiliriz?
Gerçeklik ile onun kitleler tarafından algılanışı arasındaki ayrım, ilk eserlerinden itibaren Marx ve Engels’i meşgul etmiştir. Elbette devamcılarını da. İdeoloji tartışmaları diye çerçeveleyebileceğimiz bu konunun -muhtemelen sosyal bilimlerin en tartışmalı konularından biri- ayrıntılarını burada veremeyiz. Ancak “ideoloji” denince birçok kişinin aklına başka başka şeyler geldiğini, Marx’ın ideolojiyi büyük ölçüde egemen sınıfın düşüncelerine referansla kullandığını, Lenin ve Plehanov’la birlikte ezilen sınıfların düşüncelerinin de ideoloji başlığı altında tartışıldığını hatırlatayım. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesi ve sonrasındaki dönemlerde bu konu, bahsettiğiniz Marksistlerin ilgisinin odağına yerleşti. Herkes, iktisadi temelin “son kertede” belirleyici olduğunda hemfikirdi ama neden ideolojik “üstyapı” ezilenlerin sınıf mücadelesine bütün güçleriyle katılmasını engelliyordu hâlâ? Gramsci “hegemonya” kavramıyla, Althusser “devletin ideolojik aygıtları” çözümlemesiyle bu tartışmalara yeni boyutlar kazandırdı. Çayan’ın bu hatta yaptığı katkı, ezilen sınıflara hâkim olan ideolojik formasyonu şekillendiren olguları (dilerseniz buna, Althusser’den ilhamla, “aygıtlar” diyelim) özelde Türkiye, genelde yeni sömürgeler için özgülleştirmesi. Dahası, “suni denge” adını verdiği bu özgülleştirmenin ancak silahlı propaganda ile değiştirilebileceğini iddia etmesi. Böylece Çayan, dünyanın sömürgelerinde on yıllardır sürmekte olan silahlı mücadelelere teorik bir zorunluluk vermiş oluyordu.
Özellikle son yıllarda sol-sosyalist cenahta kendi hareketinin geçmişine, hafızasına yönelik çalışmaların, araştırmaların çoğaldığını görüyoruz. Bunu neye bağlıyorsunuz? Nostaljik bir hatırlama mı, yoksa geçmişi bugüne getirip yeni bir patika açma arzusu mu, bugünün tıkanıklığı içinde yeni bir şeyler bulamamanın sıkışmışlığı mı? Ne düşünüyorsunuz?
Birkaç nedeni var bence bunun. Bir tanesi kuşaklarla ilgili. Özelde Çayan’ın genel olarak 71 devrimci yükselişinin ardından gelen 8-10 yılda devrimciler büyük kavgalara girip kaybettiler, o süreçlerde böyle ince eleyip sık dokuyan tartışmalara fırsat yoktu. Elbette, devrimciler kendi önderlerinin düşüncelerini derinlemesine okudular, tartıştılar, değerlendirdiler ama bu değerlendirme akademik değil siyasi ve ideolojik saiklerle yürüyordu. 12 Eylül’den sonra bu kuşaklardan kalanlar ya akademiyle ilgilenmediler ya da, ilgilenseler bile, fikirleri çoktan değişmişti, bu yüzden bu konuları ele almadılar. Büyük mücadelelerini 90’larda vermiş olan kuşaktan gelip fikirlerinin temelini değiştirmeden akademi ve yayın dünyasına dahil olanlar oldu. Sanırım bu ilginin bir nedeni, içinde benim de olduğum böyle bir kuşağın olması.
İlkiyle ilgili olan ikinci nedeni ise daha önemli görüyorum: Kuramda ve kültürde kimin önemli sayılacağı sınıf mücadelesinin bir konusudur. Egemen sınıflar, bizim kuramcılarımızı sürekli küçümsemeye çalışırlar, müfredattan çıkartırlar, ancak mecbur olduklarında adlarını anarlar, andıklarında da türlü yöntemlerle zayıf gösterirler. Egemen sınıfların bir aygıtı olan üniversiteler bunu herkesten fazla yapar. Tüm bunların sonucunda Hikmet Kıvılcımlı, Doğan Avcıoğlu, Mihri Belli, Behice Boran, Mahir Çayan, Hüseyin İnan, İbrahim Kaypakkaya, Sait Kırmızıtoprak gibi devrimci ve sosyalist kuramcılar (ki bu liste çok daha genişleyebilir) uzun süre akademik ilginin odağı olmamıştır. Zaten niye olsun? Özünde bir burjuva kurum olan akademi elbette liberalleri, gericileri, felsefi idealistleri öne çıkaracaktır. “Her sınıf kendi ölüsüne ağlar” darbımeselini genişleterek şöyle söyleyebiliriz: Her sınıf kendi kuramını öne çıkarır. Bu toprakların devrimci yazarlarını öne çıkaran, onların düşüncelerini önemli bulan ve bu önemi akademi oyununun kuralları çerçevesinde de öne çıkaranların olması, bu düşünceleri daha fazla insana ulaştırdı. Bunların önemli düşünceler olduğunu daha fazla insan anladı.
Son olarak da emperyalizm ve sömürgecilik gerçeği, 90’ların liberal zafer sarhoşluğunun dağılıp dumanların arasından saldırgan emperyalist ve faşist iktidarların yüzünün görülmesiyle birlikte daha çok kafaya dank etti. Emperyalizm bütün gerçekliğiyle ortadaydı ve faşizm sözde Batı demokrasilerine de şu veya bu ölçüde yayılıyordu. Bu toprakların anti-emperyalist düşünürlerinin yaptığı çözümlemeler işte bu konjonktürde bir kez daha hatırlanmak zorundaydı. Çaresizlikle karşılaşan insanın çevresindeki olası her çareyi araştırması gibi, biz de içinde bulunduğumuz açmazdan çıkmak için her yere bakıyoruz; en yakınımızda da, bu toprakların devrimci kuramcılarını ve militanlarını buluyoruz.
Dolayısıyla bu ilginin giderek artacağını öngörebiliriz. İnsanlar içinde bulundukları cendereyi oluşturan kapitalist sömürüyü, emperyalist sömürgeciliği ve faşist saldırganlığı anlamak için bunlara karşı mücadele vermiş bu insanların hayatına, metinlerine ve kuramına daha fazla dönecekler. Dünyada da aynı ilginin -Marx’ın bütün çabalara rağmen hiçbir zaman gölgelenemeyecek bir büyüklükte olduğunu düşünerek onun adını anmıyorum- Lenin, Luxemburg, Mao, Ho Chi Minh, Giap, Guevara, Sisón, Fanon gibi -yine çok uzatılabilecek bir liste- başka isimlere doğru yöneldiğini ve yöneleceğini görüyoruz. Ben bunca isim arasında Çayan’ın hem bütünlüklü bir kuram, adeta bir “devrim sistemi” oluşturmasıyla çok önemli bir yeri olduğunu ve önümüzdeki yıllarda bu önemin burada ve her yerde daha fazla anlaşılacağını düşünüyorum.


