Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2002 yılında Türkiye’de gerçekleşen bir kadın cinayetine verdiği ceza üzerine Türkiye’de feministlerin, kadın hareketinin yükselttiği tartışmalar; İstanbul Sözleşmesi’nin yapı taşlarını oluşturmaya başladı. Evli olduğu erkek tarafından sistematik şiddete ve ölüm tehditlerine maruz kalan Nahide Opuz, defalarca kez şikayetçi oldu. Fakat ilgili devlet makamları bu şikayetlerin birçoğunu dikkate almadı. Nahide Opuz ve annesinin şikayetlerinde ısrarcı olması sonucunda Hüseyin Opuz iki defa gözaltına alındı ancak tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Cezasızlıkla adeta ödüllendirilen Hüseyin Opuz, Nahide’ye ve annesine şiddet uygulamaya sistematik olarak devam etti. Tehditlere ve yaralamaya rağmen para cezasından başka hiçbir ceza almayan Hüseyin Opuz, anne Minteha Baybur’u silahla vurarak öldürdü.
Erkek Yargı AİHM’de Tescillendi
Türkiye’nin erkek yargı sisteminde çözüm bulamayan Nahide, yaşamını yitirmeden önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. 2009 yılında dava sonucunda Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde aile içi şiddete karşı vatandaşını koruyamadığı gerekçesiyle ceza alan ilk ülke oldu. Böylece ilk defa bir devlet AİHM önünde kadın vatandaşlarına ayrımcılıktan hüküm giydi. Bu dava, kadına yönelik şiddeti önlemede devletin yükümlülüğünün tescillendiği davalardan biri oldu.
İstanbul Sözleşmesi Kadınların Israrıyla Geldi
Feministlerin, kadın örgütlerinin yıllardır erkek şiddetine karşı yürüttüğü çalışmalar ve AİHM’nin Türkiye aleyhine verdiği kararın oluşturduğu baskılar sonucunda devlet, artan kadın cinayetleri ve erkek şiddetine karşı somut adımlar atmak zorunda kaldı. 2011 yılında İstanbul Sözleşmesi imzaya açıldı ve Türkiye, sözleşmenin ilk imzacısı oldu.
İstanbul Sözleşmesi Neleri Kapsıyor?
İstanbul Sözleşmesi, “Önleme, koruma, kovuşturma ve bütüncül politikalar” olmak üzere dört ana ilkeye dayanıyor. Önleme ilkesine yönelik maddeler, şiddetin kökeninde yatan toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmayı hedefliyor. Kültür, gelenek, din ve “namus” gibi kavramların şiddetin gerekçesi olamayacağını açıkça belirtiyor. Koruma ilkesi ise şiddete maruz kalan veya kalma riski olanlar için sığınma evlerinin açılması, 7/24 ücretsiz destek hatlarının kurulması, hukuki ve psikolojik danışmanlık sağlanması gibi koruma mekanizmalarını zorunlu kılıyor. Kovuşturma ilkesi ısrarlı takip, zorla evlendirme, cinsel taciz ve psikolojik şiddet gibi eylemlerin ceza kanunlarında suç olarak tanımlandırılmasını gerektiriyor. Bütüncül politikalar ise kadına yönelik şiddet konusunda sağlık, eğitim, yargı gibi kurumlar arasında bütçeli ve planlı bir iş birliği yürütülmesini zorunlu kılıyor.
Sözleşme yürürlükte kaldığı süre boyunca hukukî alanda birçok kazanıma da yol açtı. İstanbul Sözleşmesi referans alınarak 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun yürürlüğe konuldu. Israrlı takip, kadını istemediği halde arama/mesaj yoluyla rahatsız etmek bir suç tipi olarak ceza kanununa girdi. Şiddet vakalarında failin baskısıyla mağdurun şikayetini geri çekmesi durumunda davanın düşmesi engellendi. Kamu davası olarak yargılamanın kendiliğinden devam etmesi ilkesi yerleşti.
Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM) kuruldu. Emniyet Genel Müdürlüğü Kadın Acil Yardım İhbar (KADES) uygulaması geliştirildi. Uluslararası alanda bir kadının kendi ülkesinde zorla evlendirme, namus cinayeti tehdidi, sistematik tecavüz veya aile içi şiddet riskine maruz kalmasını, uluslararası koruma talebi için haklı bir gerekçe olarak kabul edildi ve sığınma talep edilen devletlere bu tür tehlikelerle karşı karşıya olan kadınları geri gönderme yasağı getirildi. Evlilik içi şiddete maruz kalan göçmen kadınlara evlilikleri sonlansa veya evli oldukları erkeklerin oturma izni iptal edilse bile müstakil bir ikamet izni verilmesi zorunlu kılındı.
Sözleşmeden Bir Gecede Vazgeçildi
İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddeti önlemek konusunda en kapsamlı ve ilk bağlayıcı uluslararası belge olma özelliğine sahip. Sözleşme; erkek şiddetini önlemek için toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin önlenmesi ve bunun için cezaların tek başına yeterli olmadığını, eğitimden sağlığa tüm kurumların hareket geçmesi gerektiğini vurgulaması, ayrıca içinde bulunulan şiddet ortamından uzaklaşılabilmesi için kamusal destek sağlanmasının gerekliliğini vurgulayan maddeler içermesi bakımından kadınlar, çocuklar, göçmen kadınlar, LGBTİ+’lar için hayati öneme sahipti. Fakat 1 Temmuz 2021’de Türkiye, ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden Cumhurbaşkanlığı kararıyla çekildi.
Uluslararası sözleşmeler, Anayasa’ya göre uygun bulma kanunu uyarınca TBMM’de yapılan oylamalarla kabul edilebilir veya feshedilebilir nitelikteyken uluslararası bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi, bir gecede Cumhurbaşkanı’nın “kararı” ile feshedildi. Bu fesih kararı, başkanlık rejimininden sonra yasama, yürütme, yargı alanlarındaki otoriter dönüşümü ve kadınlar açısından yeni bir saldırı dönemini ortaya koydu.
İstanbul Sözleşmesi’nin Yürürlükte Olmadığı Son 5 Yılda Neler Oldu?
İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesinin ardından geçen 5 yılda sözleşmenin azaltmayı amaçladığı toplumsal cinsiyet eşitsizliği giderek derinleşti, kadın cinayetleri sayısı hızla arttı. TKDF verilerine göre 2021 yılında 348, 2022 yılında 381, 2023 yılında 438, 2024 yılında 421 ve 2025 yılında 391 kadın, yani son 5 yılda en az 1.558 kadın, erkekler tarafından katledildi. Cinayetlerin büyük bir kısmı evlerde, kadınların yakın akrabaları veya evli olduğu erkekler tarafından gerçekleştirildi.
“İyi hal ve haksız tahrik indirimleri”, etkin soruşturmalar yürütülmeden kadınların ölümlerinin kayıtlara “şüpheli ölüm” olarak geçirilmesi ve erkek yargının failleri korumak için kullandığı daha birçok kılıf, cezasızlık politikalarını derinleştirdi. Pınar Gültekin davasında olduğu gibi ceza alan faillerin cezaları yeniden tartışmaya açılabilir, Gülistan Doku davasında olduğu gibi failler birçok resmi evrak kaçırılarak ve devlet görevlileri tarafından korunarak cezadan kaçabilir hale geldi. İstanbul Sözleşmesi ile erkek yargı karşısında kadınların kazandığı tüm haklar şimdi, kadınların yeniden, yıllara varan mücadeleler vererek kazanmaya çalıştığı haklar halini aldı.
Kadınlar İstanbul Sözleşmesi’ni Yeniden İstiyor
Fesih kararının ardından iktidar cephesi, İstanbul Sözleşmesi’ne bağlı olarak çıkarılan 6284 numaralı yasa ile kadınların zaten güvence altında olduğunu iddia ediyor. Ancak 9. Yargı Paketi ile uzaklaştırma kararının ihlali sonucunda gerçekleşen tazyik hapis cezasına itiraz hakkının geçirilmeye çalışılması ve iktidara yakınlığıyla bilinen medya araçlarının bu kanunu hedef alması, iktidarın bu yasayı da hedef almak istediğini düşündürüyor. Erkek şiddetine maruz kalan kadınların kolluk güçlerine başvurduğunda 6284’ün ancak kadınların ısrarı sonucunda uygulanması bu kanunun fiilen uygulanmadığını gösteriyor.
2021 yılından beri her sene olduğu gibi 2026 yılında da kadın örgütleri İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönülmesine yönelik çağrılarını tekrarlıyor. İktidarın, kadınların ve birçok toplumsal kesimin yaşam güvencesi niteliğini taşıyan İstanbul Sözleşmesi’ni feshetmesinin ardından hız kesmeden “Aile ve Nüfus 10 Yılı” politikalarını uygulamaya geçirerek kadınları ev içine hapsetmeye, erkek şiddetine mahkum etmeye çalışması sistematik, erkek egemen bir politikanın kararlılığı içerisinde olduklarını bir kez daha gösteriyor. Kadınlar ise İstanbul Sözleşmesi’nden, yaşamlarından, emeklerinden, bedenlerin vazgeçmediklerinin sesini; sokaklardan, üniversitelerden, iş yerlerinden yükseltmeye devam ediyor.


