Tişrin Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Betül Süleyman Alluş, 29 Nisan’da öğrenim gördüğü üniversiteden HTŞ tarafından kaçırıldı. Görgü tanıklarının ifadeleri kaçırılmayı doğrularken okul yönetimi kamera kayıtlarını aileyle paylaşmadı, bazı görüntülerin silindiği öğrenildi. Kaynağı belirsiz mesajlarda Betül’ün “kendi iradesiyle İslam’ı seçtiği” iddia edildi. Ardından sosyal medyada baştan ayağa siyah çarşaf ve eldivenlerle görüntüleri yayıldı. Fotoğrafın zorla çektirilip çektirilmediği ya da yapay zekâ üretimiyle oluşturulup oluşturulmadığı bilinmiyor.
Betül’ün Ceble’de tutulduğu öğrenildi. Kaçırılmadan önce tecavüze uğradığı da ailenin aktardığı bilgiler arasında yer alıyor.
Söz Verildi Fakat Tutulmadı
HTŞ’ye bağlı güvenlik birimi aileye 10 Mayıs’ta Betül’ü teslim edeceğini söyledi. Aynı günlerde Selefi şeyh Abdul Razzaq Al-Mahdi “Alevilerin selefileştirilmesi” fetvasını yayımladı. Bunun ardından HTŞ güvenlik birimi verdiği sözden döndü. Betül hâlâ Ceble’de rehin tutuluyor.
Kaçırılan Sadece Betül Değil!
HTŞ’nin yönetimi devraldığı 8 Aralık 2024’ten bu yana akademisyenler, yazarlar ve Alevi kadınlar sistematik biçimde kaçırılıyor. Humus Üniversitesi’ne giderken kaçırılan akademisyen Rasha Al-Ali vakası bunların ilk kayıt altına alınanlarından. Ocak ayında El-Şaddadi hapishanesinden serbest bırakılan 1500 kişinin HTŞ saflarına katıldığı belirtiliyor.
El-Şaddadi, IŞİD döneminde Êzidî kadınlara yönelik kaçırma ve cinsel kölelik suçlarının işlendiği bölgenin merkeziydi. Aynı kişilerin şimdi HTŞ bünyesinde faaliyet göstermesi, Suriye’deki kaçırma vakalarının rastlantısal değil, daha önce uygulanan yöntemlerin devamı olduğuna işaret ediyor.
Bu vakaların arka planında yeni Suriye yönetiminin azınlıklara yönelik politikası var. Aleviler, Kürtler ve Dürziler kamu görevlerinden ve ekonomik yaşamdan sistematik biçimde dışlanıyor. Topluluklar güvencesizleştikçe kadınlar en savunmasız konuma düşüyor.
Beden, Kimlik, Mesaj
Betül’e tecavüz edildi, ardından zorla çarşafa sokulduğu görüntüler yayıldı. Bu iki adımın sırası önemli: Önce kadının bedeni “kontrol altına alındı”, sonra kimliği değiştirildi ve değişim teşhir edildi. Kaçırılan kadın, bireysel bir hedef değil, aksine ailesine, topluluğuna ve o topluluktaki diğer kadınlara gönderilen bir mesaj.
Benzer uygulamalar IŞİD’in Êzidî kadınları köle pazarlarında sattığı dönemde de, Bosna’da sistematik tecavüzün savaş silahı olarak kullanıldığı dönemde de belgelendi. Her iki durumda da uluslararası mahkemeler bu suçları insanlığa karşı suç ve savaş suçu olarak tanımladı. Tanımlamak yetmedi; Bosna’da yargılama onlarca yıl sürdü, Êzidî kadınlar için hesap sorma süreci hâlâ tamamlanmadı. Suriye’de ise soruşturma yürütecek bağımsız bir mekanizma henüz kurulmadı.
Kadınlar Örgütleniyor
Betül’ün kaçırılmasının ardından Mor Dayanışma ve Kampüs Cadıları başta olmak üzere çeşitli kadın örgütleri hashtag kampanyası başlattı. 14 Mayıs’ta Mersin, İstanbul, Samandağ ve İzmir’de eş zamanlı basın açıklamaları düzenlendi. Alevi çatı örgütleri, kadın platformları ve emek-demokrasi güçleri ortak bir ses çıkardı. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları da uluslararası hak örgütlerini ve kadın örgütlerini harekete geçmeye çağırdı.
Açıklamalarda öne çıkan talepler net: Betül’ün serbest bırakılması, kaçırılan kadınların akıbetinin aydınlatılması ve HTŞ’nin suçlarını soruşturacak bağımsız bir uluslararası heyet kurulması. Kaçırılan kadınların İdlib merkezli köle pazarlarında satıldığına dair raporlar dile getirilirken HTŞ rejiminin inkâr politikası sürdürdüğü vurgulandı. Bu ses yalnızca Betül için değil, adı henüz duyulmamış onlarca kadın için de yükseliyor.


