“Grev olmadan hiçbir şey değişmez”
“Ohne uns fährt hier nichts.”
(Biz olmadan burada hiçbir şey çalışmaz.) – EVG
Almanya’da metro, otobüs, tramvay ya da tren fark etmeksizin toplu taşıma işinde çalışan işçiler, hayat koşullarının giderek zorlaşmasına karşı artık daha açık ve kolektif bir şekilde itiraz ediyor. Son dönemde toplu taşıma sektöründe yaşanan grevler, aslında uzun zamandır biriken bir sorunun dışa vurumu.
Bu grevlerin etkisi ise doğrudan hissediliyor. Birçok şehirde toplu taşıma neredeyse durma noktasına gelirken, tren seferleri iptal ediliyor, ciddi gecikmeler yaşanıyor. Havalimanlarında aksaklıklar artıyor, günlük hayat sekteye uğruyor. Tam da bu yüzden bu grevler, çoğu zaman görünmeyen bir gerçeği açığa çıkarıyor: Gündelik hayat, ancak o emeği üreten insanlar çalıştığında akıyor.
Son yıllarda Almanya’da yaşam maliyetleri ciddi biçimde arttı. Kiralar yükseldi, enerji fiyatları katlandı, gündelik hayat daha pahalı hale geldi. Buna karşılık ücretler aynı hızda artmadı. Yani çalışanlar, her geçen gün biraz daha fazla yoksullaşıyor. Daha çok çalışıp daha az geçinebilmek, artık birçok insan için sıradan bir duruma dönüşmüş durumda.
Toplu taşıma işçileri bu tablonun en görünür örneklerinden biri. Çünkü hem iş yükleri ağır hem de çalışma saatleri çoğu zaman düzensiz. Personel eksikliği nedeniyle vardiyalar uzuyor, stres artıyor. Ama buna rağmen yaptıkları iş, şehirlerin ayakta kalması için vazgeçilemez. Her gün milyonlarca insanın işe gidebilmesi, okula ulaşabilmesi, gündelik hayatını sürdürebilmesi bu işçilerin harcadığı emeğe bağlı. Bu yüzden bu sektördeki grevler sadece bir iş kolunun meselesi değil. Aynı zamanda kamusal hizmetlerin nasıl örgütlenmesi gerektiğine dair bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Ulaşım gibi temel bir hizmet, sadece maliyet ve verimlilik hesaplarıyla mı yönetilmeli, yoksa bu hizmeti üreten insanların koşulları da en az bunun kadar önemli mi?

Üstelik sorun sadece ücret meselesi de değil. Uzun süredir devam eden personel eksikliği, artan iş yükü ve tükenmişlik hali, birçok işçi için çalışmayı sürdürülemez hale getiriyor. Kamusal hizmetler giderek daha az çalışanla yürütülmeye çalışılıyor. Bu da hem hizmet kalitesini düşürüyor hem de işçilerin üzerindeki baskıyı artırıyor. Yani işçilerin grevlerle açığa çıkardığı kriz, bir süredir sırtlarında taşıdıkları sistemin krizi. Sistemin, kamusal hizmetlerin herkesin yararına olacak şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Çünkü işçiler, kendilerini tüketen sistemin yükünü artık taşımak istemiyor.
Sendikalar Devrede
Bugün Almanya’da sendikalar, özellikle Birleşik Hizmet İşleri Sendikası (Ver.di) ve Demiryolları ve Taşımacılık Sendikası (EVG), işçilerin taleplerini daha görünür kılmaya çalışıyor. İşçiler için ücret artışı, daha insani çalışma saatleri ve personel açığının kapatılması gibi talepler öne çıkıyor. Ancak karşılarında hâlâ güçlü bir kapitalist ve bürokratik yaklaşım var. Deutsche Bahn (Almanya demiryolları şirketi) gibi büyük işletmeler, meseleyi büyük ölçüde maliyet ve verimlilik üzerinden ele alıyor. İşçilerin hayatı ise bu hesapların içinde çoğu zaman geri planda kalıyor.
Deutsche Bahn’ın yaklaşımı tesadüf değil. Kamusal hizmetlerin maliyet olarak görülmesi, kârlılık mantığının her alana yayılması ve emeğin giderek daha değersiz hale getirilmesi, uzun süredir uygulanan ekonomi politikalarının bir sonucu. İşçilerin talepleri ise bu yoksullaştırma sürecine karşı bir sınır çizme çabası olarak ortaya çıkıyor.
Bu grev ve iş bırakma gibi benzer hareketlilikleri yalnız Almanya’da değil Avrupa’nın birçok ülkesinde görüyoruz. Farklı dillerde ama benzer taleplerle insanlar sokağa çıkıyor. Çünkü dünyadaki tüm işçiler için sorun ortak: hayat gittikçe pahalılaşıyor, bir avuç zengin lüks hayatlarını sürdürürken insanların çoğu yoksullaşıyor, hem iş bulmak zorlaşıyor hem de çalışma koşulları ağırlaşıyor. Bu grevler bize kötüleşen yaşam koşullarında önemli bir hatırlatmada bulunuyor. Çünkü grevler herkesin gündelik hayatını tahmin ettiğimizden daha fazla etkilerken, hayatı gerçekten kimlerin ayakta tuttuğunu ve birlikte hareket ettiklerinde ne kadar güçlü olabileceklerini gösteriyor. Bu yüzden yaşananları sadece “bir grev dalgası” olarak görmek eksik kalır. Bu, emek ile sermaye arasındaki mücadelenin güncel bir örneği. Bir tarafta maliyetleri düşürmeye çalışan sermaye, diğer tarafta yaşamını sürdürebilmek için direnen işçiler var.
Bu noktada dikkat çeken bir diğer mesele ise grevlere toplumun nasıl yaklaştığı. Almanya’da toplu taşıma grevleri gündelik hayatı doğrudan etkilediği için, kamuoyunda zaman zaman tepkiyle karşılanabiliyor. Ancak burada kritik bir soru ortaya çıkıyor: Bu aksamanın sorumlusu grev yapan işçiler mi, yoksa bu koşulları yaratan kapitalistlerin kâr hırsı mı? Benzer bir durumu yakın zamanda İzmir’de de gördük. İşçilerin hakları ve çalışma koşulları taleplerinin desteklenmesi, grevler hayatı zorlaştıran eylemler olarak algılanabiliyor. Oysa grev tam da bu yüzden var, görünmeyen emeği görünür hale getirmek için. Bu nedenle grevlere verilen tepki ya da destek, doğrudan politik bir tercihtir, yani insanların kendilerini bu mücadelenin neresinde konumlandırdığıyla ilgili.

Almanya’daki bu tablo bize uzak değil. Türkiye’de de benzer şekilde, artan hayat pahalılığının gerisinde kalan ücretler ve ağırlaşan çalışma koşulları, milyonlarca insanın gündelik gerçeği. Bu yüzden Almanya’daki grevlere de, Türkiye’deki duruma da bakmak aynı düzenin farklı coğrafyalardaki yansımalarını görmek anlamına geliyor.
Sonuç olarak Almanya’daki toplu taşıma grevleri, sadece bugünün taleplerini değil, daha geniş bir soruyu da gündeme getiriyor: Toplumsal hayatımızı gerçekten kim sürdürüyor? Sorunun cevabı, emek-sermaye çelişkisi derinleştikçe daha net bir hâle geliyor. Hayatı ayakta tutanlar, aynı zamanda onu durdurabilecek olanlar. Ve tam da bu yüzden, bu mücadeleler yalnızca bir hak arayışı değil, aynı zamanda başka bir düzenin mümkün olduğunu hatırlatan bir işaret.


