ABD ve İsrail’in İran’la Savaşında Çoklu Gelişmeler

Tahayyül, belirsizliklerin gizli aydınlatıcısı; cesaret ise olasılıkları mümkünün kıyılarına taşıyor.
Şimdiki savaşta bunların hiçbiri yok; ancak gerçekleri yok etme, cinayet, haydutluk ve sömürgecilik var.

ABD ve İsrail koalisyonunun İran’a açtığı savaş bir ayını doldururken, giderek yeni niteliklere bürünüyor. Bölgesel bir savaşa dönüşme olasılığını artıran pek çok veri ortaya çıkıyor. Nükleer silahlar dışında neredeyse tüm savaş teknolojileri kullanılıyor. Kara harekâtı şimdilik olmasa da sıkça gündeme getiriliyor.

Yeni Denklemler

İran, üst düzey yönetici kadroların öldürülmesi, enerji altyapısına ve yaşam alanlarına yönelik ağır saldırılarla ciddi darbeler alırken, ABD, Orta Doğu’daki üslerinin vurulması, İsrail’in beklemediği balistik füze saldırıları ve Amerikan iç kamuoyundaki savaş karşıtı baskıyla çevrelenmiş durumda. Savaşın taraflar açısından sonucunu belirleyecek en önemli unsur ise zamandır; yani savaşın süresi.

Trump, başlattığı bu savaşta İran’a yenilgi yaşatmak için teknolojinin tek başına yeterli olmadığını görmüş olmalı. Bu nedenle küresel ve yerel siyasi/askeri güçlerle ittifak arayışını derinleştirmek istiyor. İran rejimini zayıflatabilecek muhalif güçler içinde özellikle Kürtlerle iş birliğini geliştirme arayışı öne çıkmıştı.

Kürtler ise İran’daki mevcut rejimi desteklemediklerini, ancak hiçbir gücün de paralı askeri olmayacaklarını açıkça ifade ediyorlar. Ne İran ne de ABD tarafında yer alacaklarını; “üçüncü yol” olarak tanımladıkları çizgide derinleşmek istediklerini vurguluyorlar. Bu yaklaşım, halkların kendi öz iradesiyle kurulacak demokratik, özgür ve laik bir İran toplumu hedefini içeriyor.

Kürtler ve Üçüncü Yol

Kürtler, bağımsız bir halk gücü olma yolunda daha savaş başlamadan önce İran’da faaliyet yürüten örgütler aracılığıyla ittifak oluşturmuşlardı. Başlangıçta beş örgüt birleşmiş, savaşın başlamasıyla birlikte bu sayı altıya çıkmıştı.

Kürtler, ABD’nin vekâlet savaşları çerçevesinde geliştirdiği çıkar odaklı yaklaşımlara güvenmiyorlar. Suriye’de yaşadıkları yalnız bırakılma ve bunun yarattığı ağır sonuçlar hafızalarda. Üstelik bu güvensizlik daha tarihsel bir arka plana sahip: 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşması, 1916’daki Sykes-Picot Anlaşması ile Kürdistan topraklarının dört parçaya bölünmesi, 1946’daki Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin dağıtılması ve önderlerine yapılan ihanet; 1990’lı yıllardaki gelişmeler, bu sürecin sürekliliğini göstermektedir.

Peki, Türkiye?

Türkiye, ABD’nin İran’la savaş bağlamında Kürtlere verebileceği olası inisiyatiften rahatsızlık duyuyor. Türkiye, Irak ve Suriye’de olduğu gibi İran’da da Kürtlerin diplomatik ve askeri olarak güçlenmesinin bölgedeki dengeleri değiştireceğini ifade ediyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, atılacak doğru adımın ise “terör coğrafyasının dağıtılması gerektiği” yönünde olduğunu belirtiyor. Gerçekten de Kürtler açısından İran-ABD savaşının önemli bir güçlenme imkânı yarattığını saptayabiliriz. Bölge kaynaklarının da belirttiği gibi bu savaş, Kürt siyasi hareketi için yeni diplomatik ve askeri dengelerin oluşmasına ve güçlenmesine zemin hazırlayabilir.

Emperyalist Saldırılar ve Ulusal Birlik

Suriye’deki Kürtler geçici bir durağanlık yaşasa da İran-ABD-İsrail savaşıyla birlikte bu kez İran ve Irak’taki Kürtler, hareketli ve çatışmalı politik bir atmosferin içine girmiştir. Rojhilat (İran) ve Başûr (Irak) bölgelerinde yaşayan Kürtler, savaşan güçlerin baskısıyla karşı karşıyadır.

ABD, Kürtleri İran’da olası bir iç isyanın ya da kara harekâtının parçası haline getirmek isterken, İran özellikle Rojhilat’ta Kürtlere yönelik tehditlerini artırmakta, gözaltılar ve tutuklamalara başvuruyor. Aynı zamanda Güney Kürdistan’da (Başûr) peşmerge güçleri hedef alınıyor. ABD ise İran yanlısı Haşd-i Şabi’ye baskı kurmak amacıyla bu bölgeleri vurabiliyor. Bu durum Kürtleri iki ateş arasında bırakıyor.

İran, 24 Mart’ta balistik füzelerle Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne ait bir askeri yerleşkeyi vurmuş ve altı peşmerge hayatını kaybetmişti. Bunun üzerine Mesut Barzani ulusal birlik çağrısında bulunmuş; çağrı hem Kürt siyasi kurumları hem de aydınlar tarafından olumlu karşılanmıştı.

Kürt Realitesini Görmek

Bölgedeki gelişmeler, Kürtler arasında ulusal birlik ihtiyacını daha görünür hale getiriyor. Rojava’da Şam yönetimiyle yaşanan çatışmalar/gerilimler sonrasında atılan birlik adımları ve savaş öncesinde kurulan ittifaklar, bu süreci güçlendirmiştir. Mevcut savaş ortamında yapılan “ulusal birlik” çağrılarının hayata geçmesi durumunda bu birlik daha da derinleşecektir.

KÖH’ün de belirttiği gibi Kürtler 20. yüzyılı örgütsüzlük nedeniyle kaybetti. 21. yüzyılda benzer bir kaybın yaşanmaması ve varlıklarını koruyabilmeleri için ulusal birliğin zorunlu olduğu sıkça vurgulanmaktadır.

Orta Doğu’daki politik dengelerde temel sorun; küresel güçlerin ve bölge ülkelerinin Kürtleri yalnızca birer araç, vekil ya da paralı asker olarak görmesidir. Oysa asıl mesele bölgedeki “Kürt realitesini” görmek ve onları “kendisi” olarak değerlendirebilmektir. Bu, Kürtleri kendi politik iradesi olan bağımsız bir aktör olarak kabul etmek anlamına gelir. Devletler kendi çıkarları doğrultusunda nasıl politik dengeler kuruyorsa, Kürt halkı ve siyasi hareketleri de kendi bölgesel dengelerini oluşturarak varlığını koruyabiliyor.

Kürt sorunu, Türkiye’nin de en önemli demokratikleşme meselelerinden biridir. Orta Doğu’da geliştirilen politik stratejiler, taktikler, Kürt realitesini gören yerden “yörüngelenmedikçe” özgürlük, demokrasi ve barış içinde bir yaşamın tesisi zor görünüyor.