Bugünün İçindeki Gelecek: Program, Gündelik Siyaset ve Sosyalizm Hedefi

“Somut güç, ancak somut güçle yenilebiliyor; ama teori de, yığınları sarar sarmaz, somut bir güç durumuna geliyor.”  Şüphesiz çok bilinen bu sözüyle Marx, teorinin ancak maddi hayatın gerçek hareketine bağlandığında tarihsel bir kuvvet haline gelebileceğini anlatıyordu. Teori kendi başına doğru olsa da onu güç yapan, toplumsal çelişkileri açıklayıp onları değiştirme iradesiyle buluşturabilmesidir. 

Teori kuvvete siyasetle dönüşür. Soyut ilkeler somut taleplerle, tarihsel hedefler güncel mücadele başlıklarıyla buluşur siyasette. Programımızda dile gelen sosyalizm hedefi ancak emekçilerin gündelik hayatında yaşadığı sorunlara temas ettiğinde, onların acısını, öfkesini ve beklentisini örgütlediğinde maddi bir güç olabilir. Aksi halde iddia ettiği doğrular bugüne tercüme edilememiş soyut gelecek tahayyülleri olarak raflarda yerini alır.

Sınıfın tarihsel çıkarlarını bugünün mücadelesiyle buluşturmanın pratiği olan siyaset, başlı başına sürekli hareket halinde olan bir eksen üzerinde hayat bulur. Gündelik olan hızlıdır, akışkandır ve biçimsizdir çünkü. Tarihsel olan ise sonuçları itibariyle daha açıktır, biçimlidir. 

Fakat mücadelede gündelik olanla tarihsel olan arasındaki bu gerilim, hem siyasi mücadeleyi hem de teoriyi besleyen diyalektik bir bağ oluşturur. Çünkü gündelik olan tarihsel olanın bir görüngüsü, ifadesi, örtük biçimlerle de olsa dile gelişidir. Güncel olay olsa olsa tarihsel bir çelişkinin gündelik yaşamdaki alelade bir ifadesidir. Devrimin güncelliği dediğimiz şey tam da gündelik olayların ardında gizlidir.

Mücadele içerisinde bu diyalektik bağ kurulamadığında iki farklı sapma ortaya çıkar. Bir yanda yalnızca anlık deneyime yaslanan, stratejik ufku daralmış bir yaklaşım belirir. Öte yanda ise geçmişi kendi tarihsel bağlamından koparıp kalıplaşmış normlarla bugüne dayatan bir tutum gelişir. Bu iki uç da nihayetinde devrimci hedeflerin somut pratiğinden uzaklaşır.

Gelecek bugüne nasıl taşınır?

Sosyalizm, yalnızca iktidarın ele geçirileceği bir an değilse -ki değildir- o ana doğru yürüyüş, ancak bugünün siyasetinde kurulabilir. Siyaset ise bugünün verili toplumsal ve siyasal koşullar içinde yürütülür.

Bugünün siyasal alanı ani kırılmalar, beklenmedik gelişmeler ve sert yön değişimleriyle şekilleniyor. Sosyalist siyaset bu hızlı akış içinde hem ilkesel duruşunu korumak hem de stratejik yönünü kaybetmemek zorundadır.

Tam da bu yazının kaleme alındığı günlerde İran’a yönelik savaş girişimi, bu kırılmaların en somut örneği olarak ortaya çıktı. Küresel kapitalist sistem, içine girdiği tıkanmayı savaşlar aracılığıyla aşmaya çalışırken, emperyalist müdahaleler bölgesel gerilimleri derinleştiriyor. Bu tablo, sosyalist siyaset açısından iki yönlü bir sınav anlamına geliyor: Bir yandan emperyalizme karşı net ve ilkeli bir tutum almak, öte yandan gündemin yakıcılığı içinde stratejik hattı korumak.

Dünya halklarının gözü önünde yaşanan bu emperyalist haydutluk, emperyalizme karşı duruşun zeminini muazzam derecede güçlendiriyor. Bu sistemin emir kulu olmaya her daim hazır olduğunu göstermeye çalışan AKP-MHP ittifakına karşı da güçlü bir muhalefet cephesiyle pekala teşhir edilebilir ve antiemperyalist duruşla antifaşist duruş bir arada birbirlerini besleyerek kitleleri kucaklayabilir. Evet gündelik birer olgu olarak savaşlar, emperyalist işgaller, yoksulluk ve faşizm bir cephe hareketiyle püskürtülebilir.

Türkiye’de siyaset faşistleşen yönetim biçiminin kurumsallaşması, bölüşüm krizinin derinleşmesi, ücretlerin erimesi, işçi direnişleri, gençliğin gelecek kaygısı, kadınların yaşam ve özgürlük mücadelesi, Kürt halkının mücadelesi ve daha bir dizi mücadele başlığı üzerinden şekilleniyor. Bu tablo, sosyalist siyaset için riskler ama aynı zamanda imkânlar barındırıyor.

Nasıl riskler? Örneğin hayat pahalılığına karşı mücadele… Ücret artışı talebi bugün geniş kesimlerin talebi ve bu mücadeleyi vermek zorunludur. Ancak bu talep yalnızca mevcut düzen içinde bir iyileştirme çağrısına indirgenirse, sistemin sınırlarını aşan bir bilinç üretilemez. Bu mücadele verilirken aynı zamanda üretim ve bölüşüm ilişkilerinin kendisi sorgulanmadıkça, artan ücretin neden sürekli eridiği, zenginliğin nasıl üretildiği ve kim tarafından gasp edildiği ortaya konmadıkça, verilen mücadele düzen içi bir basınç boşaltma mekanizmasına dönüşebilir. Üstelik ücretlerin yıldan yıla kademeli olarak düşmesinin temel nedeninin emeğin örgütsüzlüğü ve bu yüzden de sermaye karşısında bir güç olarak belirememesi olduğu düşünüldüğünde günün görevi ister istemez devrimci mücadelenin yükselişi olduğu zaten açığa çıkacaktır.

İşçi direnişleri yalnızca ekonomik kazanım ufku ile sınırlı kaldığında, sınıfın siyasal özneleşme potansiyeli açığa çıkarılamaz. Haer bir direnişi aslında iktidar ilişkilerinin küçük bir modeli olarak görmemiz gerekir. Bu mücadeleler örgütlü siyasal süreklilikle birleştiğinde stratejik bir anlam kazanır, aksi halde birbirinden kopuk ve dağınık patlamalar olarak kalır.

Temel risk, gündelik siyasetin hızı ve akışkanlığı içinde yönün stratejiden uzaklaşması. Kısa vadeli kazanımlar uğruna uzun vadeli hedefin belirsizleşmesi, siyasetin taktik manevralara indirgenmesi, programın ise “orda bir köy var uzakta” noktasına yerleşmesi tehlikesi vardır. Tarihsel olanı kutsallaştırıp şablonlaştırarak, güncel olguların bu şablonun içerisine girmesine beklemek de diğer sapmadır.

O zaman nasıl kurulacak bu diyalektik bağ?

Bugün geniş kesimlerin küçülen ekmeklerini geri kazanma mücadelesi ile üretim araçlarının mülkiyeti arasındaki bağ kendiliğinden kurulmaz. Emekçilerin gündelik haysiyet talebi ile sınıf egemenliği arasındaki ilişki ancak bilinçli bir siyasal müdahaleyle görünür hale gelir. Demokrasi talebi de ancak emek-sermaye çelişkisi zeminine oturtulduğunda kalıcı bir içerik kazanır.

Bu bağı kuracak olan, mücadelelerin kendiliğinden akışı değil; örgütlü ve programatik bir sosyalist siyasettir. Güncel talepleri tarihsel hedefle buluşturacak olan şey, sınıfın deneyimini stratejik bir hatta bağlayabilen bilinçli siyasal müdahaledir. Aksi halde gündelik mücadeleler, sistemin sınırları içinde eriyip gider.

Bugünün içindeki gelecek dinamikleri

Emek-sermaye çelişkisi ekonomik, toplumsal ve siyasal alanı belirleyen kurucu bir dinamik haline geldi. Ve bu dinamik, bugünün mücadelelerini kaçınılmaz biçimde düzen sınırlarını zorlayan bir hatta doğru itiyor.

Bugün karşı karşıya olduğumuz demokratik sorunlar – yoksulluk, güvencesizlik, hak gaspları ve baskı rejimi – her biri, sermayenin kriz koşullarında kendini yeniden üretme biçimlerinin doğrudan sonucudur. Bu nedenle, ekmek, ücret, barınma talepleri salt kısa vadeli iyileştirmeler değil; aynı zamanda üretim ve bölüşüm ilişkilerinin sorgulanmasına, sınıfın kolektif bilincinin açığa çıkmasına ve sosyalist hedefle somut bağların kurulmasına olanak tanır. 

Her işçi direnişi, kadın ve gençlik mücadelesi, demokrasi talebi, birer deneyim alanı ve örgütlenme fırsatıdır. Bu mücadeleler, tarihsel hedefle bağlandığında, bugünün krizleri içinde filizlenen geleceğin dinamiklerini açığa çıkarır ve sosyalist siyasetin somut zemini haline gelir.

Krizler tehdittir ama aynı zamanda örgütlenme, bilinçlenme ve sosyalist hedefleri bugünün pratiğiyle birleştirme fırsatlarıdır da. Her mücadele, gündelik taleplerle tarihsel hedef arasında köprü kurma potansiyeli taşır kendi içinde. Emekçilerin hak arayışı, sınıfsal ve toplumsal bilincin açığa çıkması ve kolektif örgütlenmenin deneyim alanı haline gelir. 

“Ekmek! Toprak! Barış!” talepleri gibi basit ve sade talepler nasıl 1917’de işçilerin ve köylülerin uzun süren açlık, savaş ve baskıya karşı ayaklanarak devlet iktidarına giden yolu açtıysa, bugün de her bir mücadele başlığımızı sosyalist hedefle bağlayarak geleceğe uzanan bir yol haline getirebiliriz.

Bugünün mücadele dinamikleri de benzer bir potansiyel taşıyor. Hem bugünü dönüştüren hem de geleceğin örgütlü ve özgür toplumsal dinamikleri olarak, en sert krizlerin ve baskıların arasındaki çatlaklardan filizleniyor.