Modern devletin ve hukukun gelişimini kendine has bir tarih anlayışıyla okuyan liberal paradigma, işkencenin aydınlanma ve modernleşme ile birlikte marjinalleştiğini ve hukuk dışı bir anomali haline geldiğini savunur. İşkenceyi gelişen sistemin dışında, tikel sapmalarla değerlendirir. Bu anlatıya göre işkence, çağdaş demokratik sistemlerde ancak kurumların yozlaşması veya “çürük elmaların” görevde bulunmasıyla açıklanabilecek bir sapmadır. İnsan hakları evrensel beyannameleri ve uluslararası sözleşmelerle yasaklanmış olan bu pratik, hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelendiği istisnai anlara indirgenir.
Oysa Marksist teori, devleti sınıflar üstü, tarafsız bir hakem olarak görmez; aksine, egemen sınıfın ezilen sınıflar üzerindeki tahakkümünü sürdürmek için kullandığı bir şiddet aygıtı olarak tanımlar. Friedrich Engels ve Karl Marx’ın eserlerinde net bir şekilde ifade edildiği üzere, devletin özü, silahlı insanlardan ve hapishanelerden oluşan bir “zor” mekanizmasıdır. Bu bağlamda işkence, devlete sızan bir hastalık değil, bizzat devletin genetik kodlarında bulunan ve mülkiyet ilişkileri tehdit edildiğinde derhal devreye sokulan siyasal bir araçtır. Yetkenin içine sızmış ahlaki zayıflık değil bizzat yetkenin karakteridir.
Louis Althusser’in “Baskıcı Devlet Aygıtları” kavramsallaştırması bu noktada ufuk açıcıdır. Kapitalist sistemin yeniden üretimi normal koşullarda ideolojik devlet aygıtları (eğitim, medya, din, aile) aracılığıyla, yani rıza üretilerek sağlanır. Ancak hegemonyanın sarsıldığı, işçi sınıfının veya ezilenlerin mülkiyet ilişkilerini radikal bir şekilde sorguladığı kriz anlarında rıza inşası çöker. İşte bu noktada devlet, maskesini indirerek çıplak zora, polis şiddetine, hapsetmeye ve en uç noktada “işkenceye” başvurur. İşkence, ideolojinin sustuğu yerde bedenin konuşmaya zorlanması ve muhalif öznenin fiziksel/psikolojik olarak parçalanarak sistemin bekasının sağlanması işlemidir.
İşkencenin kapitalizmin tarihindeki yeri, sistemin şafağında, Karl Marx’ın “Kapital”’in birinci cildinde “İlksel Birikim” olarak adlandırdığı süreçte en berrak haliyle görülür. Feodalizmin çözülüşü ve kapitalist üretim ilişkilerinin inşası, barışçıl ve doğal bir ekonomik evrimle değil; kan, ateş ve olağanüstü bir şiddetle gerçekleşmiştir. Topraklarından ve ortak kullanım alanlarından, yani müştereklerden zorla koparılan köylü kitleleri, yaşamak için emek güçlerini satmaktan başka çaresi olmayan proleterlere dönüştürülmüştür. Ancak, üreticilikten ücretli köleliğe geçiş kendiliğinden olmamıştır. Topraksız kalan ve şehirlere akın eden kitleler, başlangıçta kapitalist çalışma disiplinine girmeyi reddetmiş, uyum yasalarının dışında kalmayı tercih etmişlerdir. Marx’ın “Mülksüzleştirilenlere Karşı Kanlı Yasalar” başlığı altında incelediği süreçte devlet; kırbaçlama, dağlama, kulak kesme, zincire vurma ve idam gibi sistematik işkence yöntemlerini devreye sokmuştur. İşkence, burada doğrudan ekonomik bir işlev görmüştür: Başıboş kitleleri, ücretli emeğin acımasız disiplinine boyun eğmeye zorlamak.
“Böylece, zorla topraklarından koparılan, sürülen ve serseri haline getirilen tarım halkı, grotesk ve terörist yasalarla kırbaçlanarak, dağlanarak, işkence görerek ücretli emek sistemine uygun bir disiplin içine sokulmuştur.” (Marx, Kapital Cilt 1, sf. 704-711)
Bu dönemin bir diğer kritik işkence pratiği ise Silvia Federici’nin “Caliban ve Cadı” eserinde detaylandırdığı cadı avlarıdır. Kapitalizm, sadece ücretli emekçiye değil, aynı zamanda işgücünün yeniden üretimini sağlayacak kadın emeğinin ve bedeninin kontrolüne de ihtiyaç duyuyordu. 16. ve 17. yüzyıllarda yüz binlerce kadının “cadı” suçlamasıyla akıl almaz işkencelerden geçirilerek yakılması, irrasyonel bir dinsel fanatizmden ziyade, kadın bedeninin üzerinde devlet ve sermaye tahakkümünün kurulması operasyonuydu. Engizisyonun işkence aletleri, kadınların doğurganlıklarını ve toplumsal konumlarını devletin (ve dolayısıyla yeni yeni palazlanan burjuvazinin) hizmetine sunmayan dirençli bedeni kırmak için kullanılmıştır.
Kapitalizmin ulusal sınırları aşarak küresel bir pazar arayışına girmesi, işkencenin coğrafyasını ve niteliğini de genişletmiştir. Amerika kıtasının keşfi, Afrika’nın köleleştirilmesi ve Asya’nın sömürgeleştirilmesi süreçleri, burjuvazinin servetini katlarken sömürgelerdeki yerli halklar için eşi benzeri görülmemiş bir işkence çarkının dönmesine işaret ediyordu. İşte bu dönemde sermayenin küresel birikim süreci, ırkçı ideolojilerle meşrulaştırılan sistematik bedensel cezalandırmalarla iç içe geçiyordu. Motivasyon ve meşruiyet kaynağı olarak kafatasçı, cinsiyetçi ve homofobik aparatların, düşünce sistematiklerinin öne sürülmesi boşuna değildir. Çünkü sömürgeci bağlamda işkence, sadece cezalandırıcı değil, beraberinde üretimi maksimize edici bir “yönetim tekniği” olarak kurguluyordu. Plantasyonlarda çalışan kölelere veya madenlerde zorla çalıştırılan yerlilere uygulanan işkence, emeğin sınırlarını sonuna kadar zorlamak, üretkenliği artırmak ve en ufak bir direniş eğilimini kolektif bir hafıza yaratarak ezmek amacı taşıyordu. Burada insan bedeni, salt bir üretim aracına, bir “makine parçasına” indirgenmiş; işkence ise bu makinenin durmasını engelleyen, arıza çıkaran parçaları ezen rasyonel bir araca dönüşmüştür.
Frantz Fanon, “Yeryüzünün Lanetlileri” adlı eserinde, sömürgeci şiddetin ve işkencenin sömürgeleştirilenin psikolojisinde ve bedenselliğinde yarattığı tahribatı incelerken, bu şiddetin sömürgeci sistemin yapısal bir zorunluluğu olduğunu vurgular. Sömürgecilik, özünde sürekli bir şiddet halidir ve yerlinin varlığı ancak devletin (sömürge yönetiminin) dipçiği, kırbacı ve işkence tezgâhı aracılığıyla “kontrol edilebilir” bir düzlemde tutulur. Yani amaç panoptik bir gözetimin başarıya ulaşmasıdır.
Akabinde 20. yüzyıl, işkencenin kapitalist devlet tarafından bürokratikleştirildiği, bilimselleştirildiği ve küresel bir karşı-devrim stratejisine dönüştürüldüğü dönemdir. 1917 Ekim Devrimi ile birlikte burjuvazinin mülkiyetine yönelik tarihteki en büyük ontolojik tehdidin ortaya çıkması, devlet şiddetinin boyutlarını da değiştirmiştir. Artık hedef sadece disiplinsiz işçiler veya köleler değil, örgütlü, politik ve sistemi devirmeyi amaçlayan öncü işçi sınıfı ve devrimci kadrolardır.
Yüzyılın önemli bir kısmına adını veren “Soğuk Savaş” dönemi, işkencenin emperyalist merkezlerde (özellikle CIA ve Fransız ordusu tarafından) kuramsallaştırılıp “kontrgerilla” eğitimleriyle çevre ülkelere ihraç edildiği bir çağdır. Fransa’nın Cezayir Kurtuluş Savaşı’nı bastırmak için uyguladığı “modern” işkence teknikleri, daha sonra ABD tarafından Vietnam’da (Phoenix Programı) ve Latin Amerika’da (Condor Planı) sistematik olarak kullanılmıştır. Bu dönemin marksist analizi, işkencenin “bilgi toplama” (istihbarat) bahanesinin ötesindeki asıl işlevine odaklanır. İşkencehanelerde hedeflenen, sadece yoldaşların isimlerini veya örgüt evlerini öğrenmek değildir; devrimci öznenin politik inancını kırmak, kişiliğini parçalamak ve onu kendi davasına ihanet ettirerek ideolojik bir zafer kazanmaktır. İşkence gören bedenin teşhir edilmesi, kaybedilmeler ve “beyaz Toroslar”, tüm topluma yönelik pedagojik bir terör işlevi görür. Toplumun geri kalanına verilen mesaj açıktır: Sermayenin düzenine başkaldırmanın bedeli, insanlıktan çıkarılmaktır.
Yine yüzyılın ikinci yarısı ya da bitimine doğru boy gösteren Şok Doktrini, yani 1970’lerden itibaren Keynesyen refah devletinin krizine bir yanıt olarak geliştirilen Neoliberalizm, sermayenin önündeki tüm engellerin (sendikalar, işçi hakları, sosyal güvenlik, kamu varlıkları) yıkılmasını gerektiriyordu. Naomi Klein’ın “Şok Doktrini” adlı çalışmasında etkileyici bir şekilde ortaya koyduğu gibi, bu radikal mülksüzleştirme ve serbest piyasa politikalarının demokratik yollarla halklara kabul ettirilmesi imkansızdı. Bu anlamda Neoliberalizmin laboratuvarı olan Şili’de, 1973 Pinochet darbesi tesadüf değildir. Milton Friedman ve “Chicago Boys”un ekonomik şok terapisi, ancak CIA destekli cunta rejiminin uyguladığı elektroşok terapisi ve sistematik işkence ile uygulanabilmiştir. On binlerce solcunun, sendikacının ve öğrencinin stadyumlarda işkenceden geçirilmesi ve katledilmesi, yeni kapitalist birikim rejiminin (neoliberalizmin) önündeki örgütlü direncin fiziksel olarak ortadan kaldırılmasıdır. Başka bir deyişle, işkence, neoliberal “özgürlüklerin” (sermayenin özgürlüğünün) kanlı ebesi olmuştur.
Türkiye örneği de bu yelpazede dikkate değerdir. Sermayenin neoliberal işkenceciliği ülkemizde de kendisini göstermekten geri durmamıştır. Çünkü küresel kapitalizmin çevre ülkelerindeki işleyişi, merkeze kıyasla çok daha çıplak bir şiddet mekanizmasıyla karakterize edilir. Türkiye, sermaye birikim rejimindeki yapısal krizlerin ve dönüşümlerin, devletin baskı aygıtları ve sistematik işkence yoluyla nasıl aşıldığını gösteren en çarpıcı tarihsel laboratuvarlardan biridir. Türkiye’de işkence kültürü, “kötü muamele” veya bireysel sadizm sınırlarını aşarak, devletin bekası ve sermayenin krizden çıkış stratejileri etrafında örgütlenmiş kurumsal bir refleks niteliği taşır.
Türkiye’de 1960’lar ve 1970’ler, işçi sınıfı hareketinin, sendikal örgütlenmenin (özellikle DİSK’in) ve sosyalist siyasetin devasa bir toplumsal güç haline geldiği yıllardır. Emeğin milli gelirden aldığı payın tarihi zirvelere ulaşması ve siyasal militanlık, Türk burjuvazisi ve uluslararası sermaye (IMF/Dünya Bankası ekseni) için kârlılık oranlarını tehdit eden ve sürdürülemez bir durumdu. 24 Ocak 1980 Kararları ile ilan edilen neoliberal yapısal uyum programının (ücretlerin baskılanması, tarımsal desteklerin kesilmesi, özelleştirmeler, sendikal hakların gaspı) güçlü bir toplumsal muhalefet varken patronların demokratik rejimi içinde uygulanması imkansızdı.
Bu noktada 12 Eylül 1980 askeri darbesi, tıpkı Şili’deki Pinochet cuntası gibi, sermayenin önündeki engelleri zor yoluyla temizleme ve ekonomiyi yeniden yapılandırma misyonunu üstlendi. 12 Eylül rejimi, yüz binlerce devrimciyi, işçiyi ve aydını işkence tezgahlarından geçirirken (filistin askısı, elektrik, falaka, tecavüz) amacı yalnızca örgütleri çökertmek veya ifade almak değildi. Asıl hedef tüm toplumu terörize etmek, sınıfsal dayanışma ve kolektif eylem kapasitesini felç etmek ve yeni serbest piyasa düzeninin “dikensiz gül bahçesini” yaratmaktı.
Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi, Mamak ve Metris’teki akıl almaz işkenceler, devrimci kimliğin, Kürt siyasal muhalefetinin ve işçi sınıfı iradesinin bütünüyle teslim alınmasını hedefleyen politik bir kırımdı. Ve burjuvazinin meşhur temsilcilerinden Halit Narin’in darbe sonrası sarf ettiği “Bugüne kadar işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde” sözü, karakollarda ve zindanlarda yankılanan şiddetin ve kurumsallaşan işkence kültürünün sınıfsal özünü en net biçimde ortaya koymaktadır.
Daha sonrasında 1990’ların sonu ve 2000’li yıllarla birlikte, hem uluslararası insan hakları kurumlarının (AİHM vb.) baskısı hem de küresel kapitalizme (AB süreci) entegrasyon politikaları, karakollardaki “kaba” işkencenin şekil değiştirmesini zorunlu kıldı. Burjuva devlet, beden bütünlüğüne yönelik fiziki saldırılardan ziyade, işkenceyi bizzat hapishane mimarisinin içine, yani mekâna yedirmeye başladı. Türkiye hapishaneler tarihindeki koğuş sisteminden “hücre sistemine” (önce F Tipi, günümüzde ise daha da ağırlaştırılmış S, Y, Yüksek Güvenlikli tipler) geçiş süreci, Marksist açıdan değerlendirilecek olursa, sadece bir “infaz rejimi” değişikliği değil, bedeni ve zihni parçalamaya dönük postmodern, zamana yayılmış bir işkence pratiğidir.
Kamuoyunda “kuyu tipi” olarak da adlandırılan ve yeraltına doğru inşa edilen bu tecrit hapishaneleri, devrimci tutsakları kolektif yaşamdan, politik dayanışmadan ve üretimden kopararak tekli veya üçlü hücrelere gömmeyi hedefler. Foucault’nun hapishane analizlerinde belirttiği “disiplin” mekanizmasının bir adım ötesine geçilmiştir. Bu mimari, tutsağın gökyüzüyle, doğayla ve yoldaşlarıyla bağını kesecek, insani temasını neredeyse sıfırlayacak şekilde, adeta dibi görünmez dar bir kuyu formunda tasarlanmıştır. Kapitalizm nasıl insanı toplumsal ve üretici özünden koparıp atomize, bencil ve uysal bir tüketici bireye dönüştürmeye çalışıyorsa; kuyu tipi hapishaneler de politik tutsağı “örgütsüz, yalnız ve itaatkâr” bir özne haline getirmeyi amaçlar. Marksist ontolojinin, insanı “toplumsal ilişkilerin bütünü” olarak tanımlamasından yola çıkarsak; bu bağlamda mutlak tecrit ve izolasyon, insanın toplumsallığına, yani ontolojik varoluşuna yönelik kesintisiz bir işkencedir.
Bu işkenceci anlayışa karşı; 2000 yılındaki 19 Aralık “Hayata Dönüş” Katliamı ve sonrasında yıllarca süren büyük ölüm orucu direnişleri, F Tipi hapishanelerin devrimci özneyi imha etme stratejisine karşı, tutsakların bedenlerini son bir barikat olarak öne sürmesi eylemidir. Bugün Türkiye’de giderek standartlaşan Y Tipi ve S Tipi cezaevi uygulamaları, burjuva devletin “suçluyu” sadece kapatmakla yetinmediğini, muhalif kimliği, zamana yayılmış bir çürütme, yalnızlaştırma ve sessiz bir “beyaz işkence” politikasıyla sistemik olarak tasfiye ettiğini göstermektedir.
Sonuç olarak tarihsel materyalist bir okuma ve yazılan yazı, bize işkencenin çağlar boyu süren, zaman zaman biçim değiştiren (fiziksel azaptan mekansal izolasyona) ama özünü hep koruyan sınıfsal karakterini göstermektedir. Feodalizmin çöküşünden kapitalizmin yükselişine, sömürgeci yayılmadan 12 Eylül gibi neoliberal darbelere ve günümüzün “kuyu tipi” yüksek güvenlikli zindanlarına kadar işkence; bedeni sermayenin ihtiyaçlarına göre yontan, sisteme karşı direnişi ezen ve mülkiyet/sınıf ilişkilerini teminat altına alan devletin karanlık çekirdeğidir.
Bu analiz, liberal insan hakları söyleminin sınırlarını da gözler önüne serme amacı içerisindedir. İşkenceyi önlemek için salt hukuki düzenlemeler, Avrupa Birliği uyum yasaları veya “demokratikleşme paketleri” talep etmek, meselenin kök nedenini göz ardı etmektir. Türkiye örneğinde görüldüğü gibi, yasalarda işkencenin “yasak” olması, F tipi veya Y tipi zindanlardaki mutlak tecrit gerçeğini değiştirmemekte, sadece işkencenin yasal bir kılıfa bürünmesini sağlamaktadır. Devlet aygıtı varlığını sürdürdüğü ve sermayenin tahakküm aracı olarak işlediği sürece işkence yeni formlarda üretilmeye devam edecektir.
Bedenin ve zihnin üzerinde kurulan bu vahşi iktidar pratiğinin nihai olarak ortadan kaldırılması, ancak insanın insan tarafından sömürülmesine dayanan kapitalist üretim ilişkilerinin ve bu ilişkilerin bekçiliğini yapan devlet mekanizmasının bütünüyle aşılmasıyla, yani komünist bir toplumun inşasıyla mümkündür. İşkencesiz bir dünya, ancak sömürüsüz bir dünya yaratıldığında gerçek bir ihtimal haline gelecektir.
Althusser, L. (1970). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. (Çev. Alp Tümertekin), İthaki Yayınları.
Fanon, F. (1961). Yeryüzünün Lanetlileri. (Çev. Şen Süer), İletişim Yayınları.
Federici, S. (2004). Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim. (Çev. Öznur Karakaş), Fol Kitap.
Foucault, M. (1975). Hapishanenin Doğuşu. (Çev. Mehmet Ali Kılıçbay), İmge Kitabevi.
Klein, N. (2007). Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi. (Çev. Selim Özgül), Agora Kitaplığı.
Marx, K. (1867). Kapital Cilt I. (Çev. Mehmet Selik, Nail Satlıgan), Yordam Kitap.


