Rehabilitasyonda Biyometrik Kelepçe: Sermayenin Yeni Rant Kapısı

Bizler; her sabah özel gereksinimli bireylerin hayata tutunması için emek veren, rehabilitasyon merkezlerinin görünmeyen dişlileri, yani eğitim ve sağlık emekçileriyiz. Halihazırda rehabilitasyon merkezlerinde düşük ücret, elden maaş, hak gaspı, ağır iş yükü ve etik dışı uygulamalarla örülü sömürü düzeni, uzmanları mesleki tükenmişliğe ve derin bir güvencesizliğe sürüklenmekteyken bugün karşımıza “modernizasyon” ve “şeffaflık” maskesiyle çıkarılan Biyometrik Kimlik Doğrulama Sistemi (BKDS), aslında kapitalist sömürü düzeninin eğitim alanındaki yeni bir kuşatmasıdır. 

Sömürü Düzeni İçerisinde MEB’in “Hayali Dersleri Engelleyeceğiz” Tezi

Geleneksel iktisat okumaları sömürüyü genellikle fabrikadaki çarklar arasında, üretilen fiziksel bir meta üzerinden anlatır. Ancak özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde durum daha çıplaktır: Burada üretilen şey bir eşya değil, doğrudan insan emeğinin ta kendisi olan eğitim ve sağlık hizmetidir. Bu kurumlarda hammadde yoktur, enerji gideri düşüktür; ana maliyet ve aynı zamanda kârın tek kaynağı eğitimcinin canlı emeğidir.

Eskiden tekstil atölyelerinde gördüğümüz “üretim düştü, ücretsiz izne çık” mantığı, bugün rehabilitasyon merkezlerinde “öğrenci gelmedi, resmi tatil var, dersin boş, ücretinden kesiyoruz, ücretsiz izne çık” şeklinde tezahür ediyor. Eğitimci, tıpkı 19. yüzyılın dokuma işçisi gibi, emeğini satamadığı her dakika açlığa mahkûm ediliyor. Asgari ücretin altına çekilen maaşlar, gasp edilen kıdem tazminatları ve esnek çalışma modelleri; aslında tekstil işçisi ile rehabilitasyon emekçisinin kaderini aynı sömürü havuzunda birleştirmiştir. Fabrika ile dersliklerimiz arasındaki duvarlar yıkılmış, sömürünün dinamiği aynı sertlikte tüm emekçileri kuşatmıştır.

Milli Eğitim Bakanlığının “hayali dersleri engelleyeceğiz” tezi, aslında bir itiraftır. Kendi kurduğu sistemi denetleyemeyen devlet, çözümü eğitimciyi bir “potansiyel suçlu” olarak biyometrik prangaya vurmakta bulmuştur. Bu sistem, emekçiyi sadece sömürmekle kalmaz, onu bir nesneye, taranacak bir karekoda indirger. Bu kontrol, patronun çıkarlarının bahanesi mi olacak, mobbing olarak veya daha hangi hak gasplarıyla karşımıza mı çıkacak deneyimin içerisinde göreceğiz.

Peki, Neden Şimdi? 

Derinleşen ekonomik krizde, sermaye artık her kuruşun peşindedir. Eğitim, sağlık ve hukuk gibi alanlarda yaşanan bu saldırılar, meselenin sadece “teknik” birer düzenleme olmadığını; aksine sınıfsal bir kuşatma olduğunu göstermektedir.

Şimdi bu “eski” ve “yakıcı” sorunların üzerine Biyometrik Kimlik Doğrulama Sistemi (BKDS) getirilmesiyle sömürünün artığını söyleyebiliriz. Oysa teknolojinin insanı özgürleştirmek ve iş yükünü azaltmak için kullanıldığı söylenir. Bugün rehabilitasyon merkezlerinde teknoloji, öğretmen üzerinde bir “Panoptikon” (gözetleme kulesi) etkisi yaratmak ve bu yolla bir piyasa yaratmak için kullanılıyor. Milyarlarca liralık bu yatırım; özel gereksinimli bireylerin ücretsiz rehabilitasyon hakkı, sınıfların fiziksel iyileştirmesi ve rehabilitasyon emekçisinin insanca yaşam ücreti için değil, gözetim sanayisinin kâr marjı için harcanıyor.

İktisadi bir okuma yaparsak; ortada rasyonel bir teknolojik ihtiyaç değil, devasa bir sermaye transferi vardır. Devlet, “usulsüzlüğü engelleyeceğim” iddiasıyla halkın vergilerinden oluşan devasa bir kaynağı, yine kendi bünyesindeki dev bir holdinge, yani Türkiye Varlık Fonu1 iştiraki olan İnnova’ya aktarıyor. Burada amaç kamuyu korumak değil; kamu kaynaklarını, denetimden muaf tutulan “paralel hazine” benzeri yapılar üzerinden sermaye döngüsüne dahil etmektir. Halkın parası, halkın çocuklarına harcanmak yerine, teknoloji tekellerinin kasasına “zorunlu alım” yoluyla akıtılmaktadır.

Serbest piyasada 40-50 bin TL’ye mal edilebilecek bir sistemin, Varlık Fonu iştiraki olan bir firma (İnnova) üzerinden 200 bin TL bandında zorunlu tutulması, kamu kaynaklarının (ve dolaylı olarak halkın cebinden çıkan paranın) bir cepten diğerine, yani devletten kendi kontrolündeki devasa holdinge aktarılmasıdır.

Bedeli Kim Ödeyecek? 

Sermaye sahibi (patron), yani doğası gereği sermayesini korumakla mükellef olan patron. Ödenen bu 200 bin TL’lik fahiş fatura, patronun kâr marjından eksilmeyecektir. Rehabilitasyon merkezinin başka bir üretim girdisi (hammadde vs.) olmadığına göre, bu “teknolojik yatırımın” bedeli doğrudan emekçinin alın terinden tahsil edilecektir. Bu; daha az maaş zammı, daha fazla ücretsiz izin, ücret kesintileri esnek çalışma ve daha yoğun sömürü demektir. Yüzünü taratan öğretmenin cebinden, o kameranın parası her ay birer birer çekilecektir.

Ancak bu sömürü düzeninin karşısında, eğitim emekçileri, sağlık çalışanları, rehabilitasyon emekçileri ve tüm hak savunucuları asla yalnız değildir. Biyometrik denetimin yarattığı o soğuk ‘kara düzen’ içerisinde, umudu yeniden yeşerten somut bir direniş alanı da filizleniyor. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Rehabilitasyon Birimi çatısı altında birleşen rehabilitasyon emekçileri, bu mücadeleyi sadece bir hak arayışı değil, kendi öz güçleriyle var olma kararlılığı olarak sürdürüyor. Teknolojinin bir baskı aracı olarak kullanıldığı bu noktada; dayanışma, sömürüye karşı en güçlü panzehir olarak öne çıkıyor. Karanlığın içinde açan bu filiz, bize mücadelenin olduğu her yerde umudun da her zaman var olacağını hatırlatıyor. Örgütlü irademiz, yarının mutlak kazanımı haline gelerek hep birlikte büyüteceğiz.

Bizim Talebimiz:

  • Eğitimde şeffaflık, kameralarla veya yüz taramayla değil; liyakatli, kamusal ve demokratik bir denetimle sağlanır.
  • Varlık Fonu gibi denetimsiz yapılara aktarılan kaynaklar, derhal özel sektör eğitim emekçilerinin taban maaş hakkı ve çocukların ücretsiz ulaşım/beslenme hakkı için kullanılmalıdır.
  • Bilişim ve teknoloji, bir grubun zenginleşme aracı değil, tüm halkın ücretsiz erişebildiği kamusal bir hizmet olmalıdır.

Yüzümüzü sermayeye değil, aydınlık bir geleceğe dönüyoruz! Eğitim ve Sağlık Emekçisi Köle Değildir!

Dipnotlar

  1. Bir parantez açarak Varlık Fonu nediri anlamak bu uygulamayı daha anlamlı hale getirecektir. Varlık Fonu; Norveç veya Katar örneklerindeki gibi bütçe fazlası olan ülkelerde, bu fazlayı geleceğe yatırım için kullanmak amacıyla kurulan devlet yönetimindeki yatırım fonlarıdır. Ancak Türkiye bütçe açığı ve cari açığı olan bir ülkedir. Bu yapının aslında bir “yatırım fonu” değil, kamu varlıklarını teminat göstererek dışarıdan borç bulma aracıdır. Buna “Darlık Fonu” veya “Batık Fonu” gibi isimler kullanmak daha doğru tarifleyecektir, fonun ülkenin gelecekteki kaynaklarını ipotek altına aldığını da söyleyebiliriz. Denetleyeni denetlenen kişinin atadığı bir sistemdir. Yani Varlık Fonu; halkın malı olan köklü kurumların denetimden kaçırıldığı, borçlanma için teminat olarak kullanıldığı ve kamu kaynaklarının liyakat yerine siyasi sadakatle yönetildiği bir ‘arka kapı’ ekonomisidir.” ↩︎