1- İran’a saldırının çok fazla sebebi olmakla beraber en yakın en somut hedef, Ortadoğu’nun yeni düzeninin inşasına hız vermek ve bu inşada İsrail’in belirleyici olmasını sağlamaktır.
11 Eylül 2001’deki El Kaide saldırısı gerekçe gösterilerek 2003’te yapılan Irak’a askeri müdahale, İsrail’in bulunduğu coğrafyadaki “yalnızlığını” gidermek için 2020’de BAE-İsrail arasında ilk adımı atılıp sonra genişleyen “İbrahim Anlaşmaları” (Abraham Accords) etrafında oluşturulan bloklaşma, kontrollerinde olan IŞİD eliyle Suriye’ye dayatılan iç savaş ve sonunda günümüzdeki Şara diktatörlüğü hamleleri, kurulması hedeflenen İsrail merkezli Yeni Ortadoğu Düzeni’ne doğru atılmış adımlardı.
Şimdi yapılan son hamleyle hedeflenen öyle görünüyor ki İran’ın yaşar kalabilmek için sadece kendisiyle meşgul olacağı bir güç seviyesine indirilmesi ve hatta mümkünse İran’ın var olma iradesinin çözülerek dağılmasıdır. İran çözülürse bölgedeki istikrarsız ve dağınık durum İran coğrafyasına da yayılacaktır.
Sonra 2003’te yapılan askeri müdahaleye rağmen ABD kontrolünün yeterli güce sahip olmadığı Irak’a yeniden müdahale edilecek ve Körfez’deki “emirlik” diye adlandırılan çete-devletler şimdi olduklarından daha yoğun kontrole alınacaktır.
Ve nihayet, cemaat operasyonuyla deneyip başaramadığı Türkiye’yi daha derin ve daha yoğun olarak içermek ve İsrail’in bölgedeki hegemonyasını kabul edebilecek bir seviyeye yerleştirmek hedeflenecektir. İsrail’den bu yönde açıklamalar şimdiden başladı. Ancak, Türkiye’de kapitalizmin gelişmesinin ve yerel sermayenin Batı ile iç içe geçme düzeyinin geldiği aşamanın derinliği farklı bir müdahale biçimini gereksiniyor. Bir saldırı sonrasında yaşanacak “yıkım” küresel ekonomiye zarar vereceği için askeri hamle göze alınamayacaktır.
Hedef açıktır, bölgeye cehennem dayatılıyor. Gazze örneği farklı biçimlere bürünerek bölgeye yayılıyor, daha da fazlasıyla yayılacak ve bölge etnik ve inanç eksenindeki çatışmaların hakim olduğu istikrarsız bir konuma yerleştirilecektir.
Bölgedeki hedef istikrarsızlık, ucuz emeğin kullanılması, doğal zenginliklerin yağmalanması ve kalıcı yoksulluktur.
***
2- Savaşın şu ya da bu biçimde ABD-İsrail ikilisinin üstünlüğüyle bitmesi, vurguladığımız gibi ikilinin bölgedeki yeni hamlelerinin önünü açacaktır.
Ama daha ötesinde, ABD şayet İran’da başarılı olursa kazanacağı moralle Trump’ın yeniden canlandıracağını iddia ettiği Monroe doktrinini pratikleştirme yönünde hamleler yapacaktır. Bu hamlelerin, Venezüella’da daha güçlü konumlanıştan başlayarak bütün Amerika kıtasına yöneleceği anlaşılıyor. Küba ilk hedef olarak görülüyor, ama güncelliğin yaratacağı fırsatlar değerlendirilerek süreç başta Meksika olmak üzere başka ülkelerden de başlanabilir. Sömürgeleştirme, ucuz emeğin kullanılması, doğal zenginliklerin yağmalanması ve yoksullaştırma tıpkı Ortadoğu’ya olduğu gibi Latin coğrafyasına da dayatılacaktır.
Bilinçli olarak bizzat yarattıkları kaotik küresel ortamda her türden yasaları çiğneyip emrivakiler yaparak ilerleyecek böylesi yapıdaki bir küresel yönelimde, sürecin histerik ve vurguncu yapısı gereği herhangi bir yerde durmak imkansızdır. Durmak, dünyaya dayattıkları yeniden sömürgeleşme sürecinin asabiyetinin dağılıp tıkanması ya da hatta geriye düşmesi riskini yaratıp güçlendireceğinden; asla durmayan, daha doğrusu duramayan bir saldırganlığı sürdürebilmek için ek güçler olarak dünyanın birçok bölgesinde yerel devletleri de hizmetine alarak benzeri yönelimler gerçekleştirilecektir.
Bu durum, açıktır ki dünyanın tümü açısından bir felaket anlamına gelecektir.
Elbette, gelişmeler aynen bu biçimde akmayabilir, saldırganların hesapları savaşın iniş çıkışları içinde sürekli yeniden yapılanacak, farklı biçimlere bürünecektir. Ancak, şimdi yaşanılan çok yönlü ve çözümsüz krizlerin doğurduğu sıkışmaları küresel bir imparatorluk kurma hedefine doğru hamle yaparak aşma niyeti çok açıktır. Ellerindeki muazzam boyuttaki askeri güce dayanarak hedeflerine doğru ilerleyebileceklerini hesaplıyor olmalılar.
Hedef büyüktür: Çin’i yalnızlaştırmak ve 2000’lerin başında denenip başarılamayan “Küresel İmparatorluğu” günün koşullarının yarattığı fırsatları yeryüzünü kana bulayarak değerlendirip inşa etmek!
Sonra sıra Çin’e diz çöktürmeye gelecektir.
ABD-İsrail şeytan ekseninin Trump-Netanyahu önderliğinde hiçbir insani etik kaygı, gelenek, savaş hukuku tanımadıkları ve tanımayacakları nettir; Gazze ortadadır.
Henüz müzakere sürecinde olduğu muhatabına ani baskın yapmayı marifet sanan, silahsız bir tören kıtasını taşıyan gemiyi bombalayacak bir düşkünlüğü rahatça yaptıktan sonra, bir savaş geleneği olarak her zaman uygulanan batan gemiden hayatta kalan askerleri kurtarılma çalışmalarını da bombalayacak kadar paçavralaşabilen ağırlıkta bir çürümüşlük ve düşkünlükle yüzleşiyoruz. Birisinin arkasında Epstein sefilliği, diğerinin arkasında Gazze soykırımı olan bu şeytani ikili, gerçekten de kutsal kitaplarda anlatılan şeytanın gerçekleşmiş halidir. Ancak, öyle metafizik bir simülasyon olmayıp, finans kapital biçiminde sivrilmiş sermayenin günümüzde ulaştığı çürümüşlüğü çok iyi temsil eden temsilcileridir.
Yeryüzünü Gazzeleştirmek, insanlığa Epstein kültürünü dayatmak istiyorlar!
***
3- Hemen belirtilmelidir ki; şeytani ikilinin yeryüzüne dayattığı sürecin gerçekleşmesi neredeyse imkansızdır. ABD elitlerinin Trump’ın sözcülüğünü yaptığı bir kesimi küresel hegemonik güç olma üstünlüğünü kaybetmenin yarattığı adeta histerik bir ruh haliyle çılgınca hesaplar yapıyor olsa da, yürütmeye çalıştıkları sürecin her adımında şimdi İran’da olduğu gibi şiddetli tepkilerle karşılaşacak, kendi yollarında ilerledikçe yalnızlaşacak ve kaybedecektir. Ama şimdi yöneticisi oldukları haydut devlet ABD’nin elindeki muazzam askeri güçle yöneldikleri bütün alanlarda ağır yıkım yaratabilirler.
Yeryüzündeki insanlığa karşı açılmak istenen bu savaşta ABD-İsrail ekseninin yaşayacağı başarısızlık ise, sadece saldırgan ABD ve işbirlikçilerinin önünü kapatmayacak; aynı zamanda, dünya halkları açısından özgürlük ve demokrasi mücadelesinin önünü açacaktır. Ve elbette, öylesi bir mücadelenin içinde ve önünde olacak komünistler açısından da çürüyüp tıkanan kapitalizme seçenek olarak sosyalizmin inşasını merkezine koyacak yeni dünya devrimci sürecinin moral ve ivme kaynağı olacak bir ortam oluşacaktır.
***
4- ABD elitlerinin tümü şimdi yüzleştikleri küresel hegemonyayı kaybetme sürecinin travması içindeler ve bu durumu kabullenmeyip bir biçimde yeniden yeryüzünün zirvesine yerleşmek arzusunda olsalar da; daha çok muhalefetteki Demokrat Parti’de kendisini ifade eden güçlü bir odak, böyle bir yönelimin Trump’ın öncülüğünde şimdi yürütülen tarzının karşısında konumlanıyor.
Bu güçler, Trump tarzı gidişin şimdi var olduğu kadarıyla hegemonik konumlarını da hızla ve tümüyle kaybettireceğini savunuyorlar. İran’la yaşanan savaş bu güçleri seslerini daha fazla çıkarmaları yönünde zorladı.
O arada, ABD’nin küresel hegemonyasının ancak Çin’le gerilimi kontrollü bir yapıya büründürerek kurulabileceği yönünde görüşler de oluşmaktadır.[1] Hatta, Çin’le rekabet içinde ama dengeyi bozmayan bir ikili hegemonik yapı da dillendirilmektedir.
ABD devleti ve siyasi güçleri arasındaki bu tartışmaların nasıl sonuçlanacağında İran’la yürütülen savaşın gidişatı ve sonuçlarının etkili olacağı açıktır.
Öte yandan, kamuoyu yoklamalarına göre ABD halkının sadece yüzde 20’si İran’la savaşı desteklemektedir. Bu rakamın abartılı olabileceğini düşünsek bile, halkın savaşa karşı olduğu açıktır.
Öte yandan, ABD içinde İsrail’e dönük sınırsız destek eğilimi de Gazze soykırımından başlayarak zayıflamaya başlamış, günümüzde yaşanan İran savaşı sırasında azınlık düzeyine inmiştir.
Son olarak, herkesin yüzünü buruşturup midesi bulanarak öğrenmeye maruz kaldığı Epstein olayında ortaya çıkan başta Trump olmak üzere ABD elitlerinin yüz kızartıcı suçları, hem ABD’de hem de dünyanın tümünde ABD’li elitlere dönük bir aşağılama ve nefret doğurdu, ortaya çıkan her yeni belge bu nefreti körüklemektedir. Bu güçlerin hegemonya ve hatta imparatorluk dayatmalarının yeryüzündeki bütün toplumlar için hiçbir meşruiyet taşımadığı bellidir.
Trump’ın ABD dışındaki coğrafyalardaki çılgınca hamlelerini ABD içinde yapması durumunda; ki şu kısa dönem başkanlığında yaptıklarına bakılırsa şayet imkan bulursa yapabilir, yapacaktır; ABD bir iç savaşa sürüklenme tehlikesi içindedir.
Trump, Yahudi inancının işgalci-terörist yorumunu esas alan Siyonizm’le, Hıristiyan inancının aynı yapıdaki yorumunu esas alan Evangelistlerin ittifakını esas alıp, sadece yeryüzünde değil ABD’ye de kendisini dayatıyor. İran’a saldıran ordunun “İsa Mesih’in yeniden yeryüzüne inişini sağlayacak” bir “Armageddon” savaşı içinde olduğu propaganda ediliyor.
Deccal’in öncülüğündeki “kötüler” Allah’a karşı son isyanlarını yapmak için Megiddo Dağı’nda toplanıp isyanı başlatır, ama savaşın en kritik anında İsa Mesih gökyüzünden beyaz atıyla ve meleklerden oluşan kutsal ordusuyla inip tek başına savaşarak Deccal’i ve ordusunu yenip, Deccal’i ateşe atar. Deccal yok olduktan sonra bin yıl süren Barış Çağı başlayacaktır. Megiddo Dağı (aslında dağ değil, bir höyüğün oluşturduğu küçük bir tepedir) günümüzdeki İsrail’in Hayfa şehrinin yakınındadır.
İncil’de yer alan bu ayet günümüze uygulanmaktadır; Deccal İran, İsa’nın yeryüzüne inmesini sağlayacak savaşı başlatan da ABD-İsrail ordularıdır. Şimdi yürütülen savaş ve İran’ın yenilgisi sonrasında kurulacak ABD imparatorluğu, Allah’ın ve İsa’nın kutsallık halesiyle kutsanıp dokunulmaz-sorgulanmaz yapılmak istenmektedir.
İşte, Evangelist din insanlarının Beyaz Saray’da naklen yayımlanan dini ayinleri Deccal’e karşı savaşı başlatan Trump’ı kutsamak için yapılıyor. Başlatılan savaşın bir noktasında İsa Mesih’e yeniden kavuşacaklardır. ABD’de 70-80 milyon civarında Evangelist vardır. Hemen belirtelim aynı inanç İslamiyet’te de var; İsa Mesih yine beyaz atıyla yeryüzüne inip Deccal’i öldürüp adaleti sağlar, yalnız burada inilen yer Amik Ovası’dır.
Böylesi bir radikal sağ uca doğru savrulmanın karşıtını da aynı netlikte oluşmaya zorlayacağı ve 2026’da yapılacak seçimlere kadar olan sürenin daha şimdiden olağanüstü gerginlikle yüklendiği açık değil mi? Hatta seçimlerin olup olmayacağı, olursa da sonuçlarının kabul edilip edilmeyeceği bile belli değildir.
Trump İran halkını mollalara karşı ayaklanmaya teşvik ederken kendisi de Amerikan halkının isyanıyla yüzleşebilir.
***
5- Çin’in, kendi medeniyetinin içinden süzülüp gelen bir tutum olarak soğuk ve elini göstermeyen hesaplı bir tarzda davrandığı, zaman aktıkça gücünün arttığının ve önümüzdeki 10-15 yıl içinde daha da fazla artacağının bilinciyle zamana yayılan bir küresel iddia geliştirdiği görülüyor.
Çin, ekonomik gücünün artmasına öncelik verip o konuda bazı eşikleri geçtikten sonra askeri gücüne, ulusal coğrafyasındaki altyapıya, ilkokullardan yüksek eğitime dek uzanan eğitim sistemine ve bilimsel-teknik gelişimin her alanında güçlenmeye yoğunlaştı. Bu alanların hepsinde ciddi başarılar kazandığı herkes tarafından görülüyor.
Çin, kendi tarihinden gelen bir gelenek olarak ABD’nin tam tersine kendi coğrafyası dışında askeri hamleler yapmaya yönelmiyor.[2]
Konfüçyüs öğretisiyle bağlantılı olan “dışıyla ilgilenmeyen” ve “savunmayı esas alan” bu geleneği bozan 1405 yılında çıktığı seferle Amiral Zheng He’dir. Kendisi Müslüman kökenlidir. Amiral 1433’e kadar toplam yedi sefer yaptı. Filosu 317 gemiden oluşuyor, 27-30 bin kişi arasında mürettebat bulunduruyordu. Son seferinde öldüğü ve adet olduğu üzere denize gömüldüğü tahmin ediliyor, temsili mezarı boştur.
Amiral öldükten sonra Konfüçyüsçü bürokratların kararıyla gemileri yakıldı ve kayıtlar da yok edildi. Anlayacağımız, dışa müdahale etmeme sorunu Çin açısından biraz derin bir mevzudur.
Çin, günümüzde ekonomisinin gelişmesiyle orantılı olarak sürekli artan ekonomik ve kültürel ilişkiler üzerinden küresel hegemonya geliştiriyor. Ancak, tarih akıyor ve kapitalizmin ulaştığı küresel yoğunlaşma aşamasında üstelik dünyanın her yerinde büyük ve taşınamaz ekonomik yatırımları olan Çin ne yapacaktır?
Çin günümüzde enerji ihtiyacının karşılandığı kaynakların, mesela Venezüella veya İran’ın başta ABD olmak üzere rakip güçler tarafından istila edilip sömürgeleştirilmesi ya da söz gelimi Afrika veya Latin Amerika’da yaptığı yüz milyarlarca dolarlık yatırımların güvenliğinin yok edilmesi tehlikesiyle yüzleşiyor. Böylesi durumlar günümüz koşullarında askeri bir şemsiye altına alınma ihtiyacı içindedir. Kendi coğrafyası dışında askeri eylemde bulunmama geleneği bu ihtiyaçla çelişmektedir.
Çin, halen “stratejik soğukluk” diyebileceğimiz söz konusu tutumunda ısrarlıdır.
Ama İran savaşında ortaya çıktı ki, İran Çin’in en son teknikle geliştirdiği silahları kullanmakta, Çin’in ABD’yi izleme imkanlarından yararlanmaktadır. Şayet bu yöndeki iddialar doğruysa, Çin’in farklı yönelimlere doğru küçük de olsa adımlar attığını düşünebiliriz.
Söz gelimi, şimdilerde pervasızca sanki sıradan bir hamleymiş gibi dillendirilen Küba’ya yönelik istila girişimi karşısında Çin ne yapacaktır?
Küresel güç olmanın maliyetleri vardır, iddia sahibi olanın o maliyetleri karşılamaktan kaçma lüksü yoktur; aksi takdirde ciddiye alınmama gerçekliğiyle yüzleşmek kaçınılmazdır.
Öte yandan, Çin, herkesin de gördüğü üzere, son yıllarda yaşanan küresel gerilimlerde söylemlerinin ağırlığını arttırmış ve iddia düzeyinin çıtasını yükseğe çıkarmıştır.
Çin’in dış politikasıyla ilgili kendi yayımladığı belgelerden birisine bakarsak, sözgelimi Latin Amerika hakkında olan belgenin[3] ilk paragrafı şöyle başlıyor:
Şu anda dünyada yüzyıldır görülmemiş değişimler hızlanmakta ve uluslararası güç dengesinde önemli bir kayma yaşanmaktadır. Küresel Güney güçlü bir ivme ile öne çıkmakta ve insanlığın ilerlemesinde giderek daha önemli bir rol oynamaktadır. Bu sırada dünya; sönük ekonomik büyüme, sık yaşanan bölgesel çatışmalar ve huzursuzluklar ile uluslararası barış ve güvenliği baltalayan tek taraflı zorbalıklarla kuşatılmış durumdadır. İnsan toplumu benzeri görülmemiş zorluklarla karşı karşıyadır.
2025 Aralık ayında yayımlanan belgede Çin iki coğrafya arasındaki ilişkiyi “Güney-Güney” ilişkisi olarak adlandırmakta ve beş temel prensibe bağlamaktadır: “Eşitlik, karşılıklı fayda, inovasyon, açıklık ve halka fayda!”
ABD’nin Monroe Doktrini’ni canlandırıp uygulayacağını ilan ettiği dönemde, Çin tam tersi yönde bir iddiayla Latin Amerika’ya yaklaşmakta ve hedefini açıklamaktadır: “Asya-Pasifik bölgesinde ekonomik entegrasyonu teşvik etmek!”
Çin bombalarla değil, ekonominin çarklarının dönmesiyle ilgilidir. 2025 yılı itibariyle Çin ve Latin Amerika arasındaki ticaret hacmi 565 milyar dolara ulaşmış olup, bölgenin çok daha yakınındaki ABD ile olan 1,3 trilyon dolarlık hacmin neredeyse yarısına ulaşmıştır.
Afrika kıtasında da, ABD ve Avrupa tam bir çapulcu tarzıyla kıtanın doğal zenginliklerini yağmalar ve yağmaya karşı çıkanları yerel işbirlikçileri eliyle öldürür, askeri darbelerle yol alırken; Çin, kıtayı bir uçtan kat eden demiryollarının, her bölgesini diğerlerine bağlayan karayollarının, ticaretin yürütüleceği limanların ve hava alanlarının inşasıyla uğraşmaktadır. Madenler işletilmektedir.[4]
Çin’le Afrika arasındaki ticaret 2025 yılında 348 milyar dolara ulaşarak rekor kırmıştır. Burada Trump’ın gümrük vergileri dayatmasından sonra Çin’in Afrika ile ticarete daha fazla yoğunlaşmasının belirleyici rolü vardır. Ticarette Çin’in 101 milyar dolar fazlası vardır.
Eleştiriler, Çin’in bu süreçte kazançlı çıktığı ve Afrika’yı kendisine bağımlı kıldığı yönündedir. Doğrudur, ama yağmacılıkla ya da darbeler yaparak halklara diz çöktürmekle kıyaslanabilir mi?
Sonuç olarak, kendisine doğrudan yönelinmediği günümüzde rakibi ABD’nin önce Afganistan’da, sonra Libya ve Ortadoğu’da, şimdi İran’da milyarlarca dolar harcayarak askeri işgal ve yağmacılıkla adeta kendisini kendi eylemiyle hırpalayarak zayıflamasını izlerken, Çin’in geleceğe hakim olacağını hesapladığı ve sessiz ve soğuk olarak yürüttüğü faaliyetlerle şimdiden kendi küresel hegemonyasının inşasında yoğunlaştığını yazarsak, acaba gelecekle ilgili olasılıklardan birisi olan bu durumu fazla mı öne çıkarmış oluruz, fazla uzun olmayan bir zaman sora anlaşılacaktır.
İşte, Çin’in Ortadoğu’ya şimdilik aktif müdahale etmemesi tarihsel bir derinlikten çıkıp gelen böyle bir stratejinin ürünüdür. Ancak, bölümün başındaki vurguya dönecek olursak, çok yönlü küresel kriz ortamının sürmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan gerginlikler çözümsüz kalarak askeri kanala akıp yoğunlaştıkça Çin askeri alanda da küresel bir rol oynamaya zorunlu kalabilir.
***
6- 20. yüzyılın başında önce Fransa, sonra da İngiltere’nin imzalamasıyla 16 Mayıs 1916 tarihinde yürürlüğe giren Sykes-Picot Anlaşması, artık netleşen Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması sonrasında bölgedeki yeni sınırların nasıl olacağının İngiltere ve Fransa tarafından “gizlice” belirlendiği bir belgeydi.
Anlaşma bölgedeki etnik ve inanç farklılıklarını gözetmeksizin ya da sonrasındaki olası çatışmaları düşünüp bilhassa gözeterek yapılmıştı. Farklılıklar bilinçlice birbirleriyle sürtünüp çatışacakları konumlara yerleştirilmişti. O arada, anlaşmayla Irak, Suriye, Lübnan ve Ürdün gibi devletler oluşturulurken; bölgedeki kadim halklardan olan Kürtler “devletsiz” bırakılıp şimdiki dört devletin sınırlarının içine dağıtılmıştı. Açıktır ki, Kürtlerin bağımsız iktidarlaşma eğilimi göstereceği ve içinde oldukları dört devletin de buna karşı çıkacağı, sonuçsuz kalmaya eğilimli olan bu çatışmalarla yorulan dört devletin ve Kürtlerin o zaman Batı’nın öncü gücü olan İngiltere ve Fransa’ya olan bağımlılığının artacağı hesaplanıyordu. Nitekim tarih tam da böyle yaşandı.
İşte, şimdi de, bölgeye yeni bir düzen (ya da aslında düzensizlik demeliyiz) dayatırken, yine aynı bakışa, avına sinsice yaklaşan bir vahşi hayvan bakışına sahipler.
Kürtler günümüzde de ne Irak’ta ne de Suriye’de kalıcı bir konuma sahipler; her an yerel devletler tarafından ezilebilirler. Ama mücadeleyle adeta koparılarak alınan bu kazanımlar sanki emperyalist Batı’nın bir lütfuymuş gibi sunuluyor ve şimdi İran saldırısının “kara” ayağının başlangıcında Kürtlere vaatler dağıtılarak “koçbaşı” olmaları teklif ediliyor.
Bu, Sykes-Picot’da kurulan tuzaktan çok daha büyük bir tuzaktır.
İlkin, Şam’ın tepesine helikopterle Colani kondurulurken neredeyse 10 yıl IŞİD’e karşı savaşıp ezerek yenen Kürt savaşçılara parya muamelesi yapılması unutulmayacak kadar yeni, değil mi? Epstein sanığı Barack’ın sırıtarak “durumlar değişti” demesi de unutulamaz. Sanki bir “mal” gibi Kürtler “satıldı.” Bu satışın sebebi Kürt hareketinin aslında bütün gücünü aldığı özgürlükçü-demokratik yapısıdır ve alacakları güçlü inisiyatifin bölgeyi sömürgeleştirme hedeflerine engel olacağı yönündeki tespitleridir.
Peki, İran’daki Kürtler özgürlükçü-demokratik değil midir? Öyledirler ve müneccim olmaya gerek yok, aynı senaryo orada da hayata geçirilecektir.
İkincisi, İran’a dönük savaş bölgeyi tümüyle sömürgeleştirme hedefine doğru genel yönelimin iç sekmelerinden birisidir; İran’da bu yönelimle bir biçimde ilişkilenme ise, o genel yönelimin hem bölge hem de dünya çapındaki çekim alanına girmek, oluşmaya başlayan saflaşmada ister istemez taraf olmak anlamına gelecektir.
Özellikle Trump’la başlayan yeni dönemde sürekli daha hızlı ve daha yoğunlaşmış olarak bir saflaşma dayatılmakta, ABD’nin etrafında bir saldırgan-savaşçı alan oluşturulmaktadır. Ve, elbette böylesi bir hat oluşturulurken, karşısında da Çin, Rusya ve henüz belirginleşmemiş olsa da Avrupa odaklı başka kutuplar oluşmaktadır. Birçok güç alanı da bu kutupların dışında konumlanma arayışı içindedir. Kürt halkının tarihsel çıkarları nasıl bir safta durmaktadır?
Eğer şimdi Rojava diye bir gerçeklik varsa, bu onu tasfiye etmek için hayata geçirilmeye çalışılan Paris komplosunun Kürt savaşçılarının kahramanca hamleleri, Kürt halkının ve dostlarının milyonlarca kişiyle sokakları doldurarak komploya karşı mücadele etmesiyle sağlanmıştır.
Peki, Kürt halkının çıkarları şimdi nasıl bir tutum almaktan geçiyor?
Dünyanın güncel durumunda hiçbir tutum kendi başına bir özgürlüğe sahip değil; nispeten “küçük” süreçler ister istemez daha “büyük” süreçler tarafından kapsanıp, belirleniyor.
Açıktır ki, Kürtler özgürlükçü-demokratik yapılarıyla esas olarak dünyada oluşabilecek “özgürlükçü-demokrat” bir alanın içine sımsıkı yerleşebilirler. Aksi durumda, emperyalist Batı ile kurulan ilişkilerde yaşanacak en ufak bir yanılgı bile, Suriye’de yaşananların İran’da da tekrarlanmasıyla sonuçlanacaktır.
Peki, somut olarak Kürtler İran’da ne yapabilir?
Geçmişten günümüze gelen Sykes-Picot düzeninin kemikleşmiş-yerleşik bölgesel dengelerinin içinde olduğu kaotik ortam ve bu ortamda sürekli olan siyasal ve toplumsal depremlerde oluşan sarsıntılarda kendilerini ayakta tutmaya çalışan devletlerin yaşadıkları zorlanma, Kürtlere kendilerini “özgürlükçü-demokratik bir alanda kendileri olarak gerçekleştirebilme” imkanları sunacaktır. Uygun koşulların hangi biçimde ne zaman olacağı şimdiden tam olarak bilinemese de olması kaçınılmazdır.
Şimdi, tam zamanıdır! Her an gelebilecek fırsatlara hazır olmak gerekiyor.
Kürtler, “eski” Kürtler değil; soğuk ve bağımsız bir stratejik akılla gelişmeleri izleyip taktik kurnazlıklarla yol almak ve Kürt özgürleşmesinin adımlarını atmak için koşullar uygundur.
İran’da oluşan kaotik ortam İran’ın bütününü kapsayan demokratik bir cumhuriyet hedefine yöneliminin önünü açıyor. Kendi aralarında birliği sağlayarak büyük bir adım atan Kürt güçlerinin İran’daki bütün etnik ve inanç topluluklarıyla ve İran demokrasi güçleriyle özgür ve demokratik İran için ittifaklar kurabilir.
Bu ittifaklar basit bir iktidar ya da molla karşıtlığı üzerinden inşa edilmemeli, özgürlük ve demokrasi zemininde yeniden inşayı esas alan bir “kurucu” iradeyle kuşanmalıdır. Emperyalist tuzaklar dışlanarak yol alınmalıdır.
Evet, sadece Kürtler için değil bütün İran halkı için şimdi tam zamanıdır; ama özgürlük ve demokrasi hedefine doğru yürüyüş için yol açan “şimdiki zaman” aynı zamanda bin bir yok edici şiddette riskle de doludur, hedefe o risklerin içinden onlarla çarpışıp aşarak ulaşılabilecektir.
Kürt Özgürlük Hareketi ortaya çıkacak riskleri aşabilecek yeterli tecrübe ve savaşçı dokuya sahiptir.
KÖH, herhangi bir örgüt olmaktan çıkıp küresel dengelerde önemli olan, Ortadoğu’da belirleyici siyasi ve askeri güçlerden birisi olduğu için olayların akışı içinde kaçınılmaz olarak bazı uluslararası toplantılara katılmaktadır. Bu toplantılarda bulunan beyefendi ve hanımefendi görünümlü ve modern davranış kalıplarını içselleştirmiş kişilerin Batı dışındaki coğrafyaları “medenileştirme” masum örtüsüyle karanlıkta bırakarak soyan ve şimdiki göz kamaştıran bütün zenginliklerinde bu soygunların da katkısı olan; o soygunları yapabilmek için milyonlarca insanı “medeni olmayan insanımsı varlıklar” diye kodlayarak vahşice katleden Cecile Rhodes geleneğinin güncel aktörleri olduğu hiç unutulmamalıdır.
Görüşmeci arkadaşlarımıza her görüşmeden sonra ellerini sterilize etmelerini, el sıkışmak zorunda oldukları kişilerin ellerinde Batı’nın vahşetiyle ezilenlerin kanları olduğunu; her görüşme sırasında arkalarını duvara yaslamalarını, karşılarındakilerin kucaklarken arkadan hançerleme konusunda uzmanlaşmış bir geleneğin güncel aktörleri olduklarını sürekli hatırlamalarını öneririz.
***
7- Peki, ABD üslerinin olduğu diğer ülkeler vurulurken bölgedeki en büyük üslerinden İncirlik ve NATO üzerinden ABD kontrolünde olan Kürecik’i barındıran Türkiye neden bombalanmamaktadır?
Evet, üstelik İran’ın Malatya-Kürecik’teki NATO’ya ait ama ABD tarafından yönetilen askeri üs tarafından izlendiği, İran’a ait özel bilgilerin buradan alınıp (aslında NATO dışı ülkelere verilmesi yasakken) İsrail’e verildiği, Azerbaycan tarafından karşılanan enerji ihtiyacının Türkiye üzerinden İsrail’e aktarıldığı, bizzat Türkiye’nin İsrail’in birçok ihtiyacını sözüm ona “gizli” yollarla Mersin Limanı’ndan İsrail’e ihraç ettiği bilinirken neden Türkiye’deki ABD üsleri vurulmuyor?
İlk akla gelen Türkiye’nin NATO üyesi olması ve üyelerden birisine saldırı olunca hepsinin destek vereceği yönündeki NATO taahhüdüdür. Gerçekten bütün NATO üyesi ülkelerin bir gerekçe oluştuğu için İran’a saldırabileceği bir ortam yaratmak İran için aptalca bir tutum olurdu. Dolayısıyla, NATO üyesi olmak Türkiye’ye özel bir koruma sağlamış olmalıdır. Ancak, “bombalanmama” durumunu sadece NATO üyesi olmaya indirgemek basit bir cevap olabilir. Azerbaycan NATO ülkesi değil ama İran buradaki İsrail’e enerji sağlayan tesislere de bomba atmıyor.
Azerbaycan konusunda ilk akla gelen gerekçe İran nüfusundaki Azeri etnik kimliğinin fazlalığıdır. Bu gerçeklik tek başına yeterli olabilir. İran nüfusunun yüzde 50-60 arası Fars, yüzde 20-25 arası Azeri, yüzde 10 civarı Kürt’tür ve doğal olarak Azerbaycan hedef alınmamıştır. Azerbaycan’ın nüfusu 10 milyonun biraz üstünde olup; İran’daki Azeri nüfusu 20 milyonun üstündedir. İran’da Azerilerle Farslar arasında özel bir ayrılık yaşanmıyor, uzun yüzyıllara yayılan ve ortak olan Şiilik asabiyetiyle beslenen bir iç içelik söz konusudur. Azeriler İran devletinin asli ögelerindendir; öldürülen dini lider Hamaney ve İran devlet başkanı Pezeşkiyan Azeridir. (Bu bölüm yazıldığının ertesi günü Azerbaycan’a dönük bir bombalama oldu, ancak henüz bombanın kim tarafından atıldığı netleşmedi.)
Türkiye, enerji ihtiyacının bir kısmını İran’dan karşılıyor. Petrol ithalatı İran’a dönük yaptırımlara uyma zorunluluğu yüzünden özellikle 2019 yılından itibaren durmuştur. İthalat doğalgazla sınırlıdır ve toplam ihtiyacın ortalama yüzde 15 civarı İran’dan yapılmaktadır.
Türkiye’nin bu yüzden İran konusunda duyarlı davrandığı söylenmektedir. Bu tespit kısmen haklı olsa da, belirleyici olamaz.
İki konunun ama özellikle ikincisinin Türkiye’nin İran’a yaklaşımını belirlediği ve ABD-İsrail saldırganlığını durdurmaya çalıştığı, İran’ın da bu yüzden Türkiye’ye ayrıcalıklı bir konum verdiği görülüyor.
İlkin, İran coğrafyasının Türkiye ve Irak’la sınır bölgesi, 20. yüzyılın başında İngiltere-Fransa ortaklığı tarafından bilinçlice 4 devlete paylaştırılan Kürdistan coğrafyasının Doğu/Rojhilat parçasıdır. İran’da 10 (bazı iddialara göre 15) milyon civarında Kürt nüfus yaşamaktadır. İşte, Türkiye adeta kendisiyle bütünleşmiş Kürt korkusu-düşmanlığı yüzünden savaşla dağılabilecek İran devletinin coğrafyasında tıpkı Irak ve Suriye’de olduğu gibi bir Kürdistan iktidarlaşması yaşanabileceği, bu yeni Kürt alanının bölgenin diğer parçalarındaki Kürt alanlarıyla birleşerek bütünlüklü bir Kürdistan iktidarlaşması oluşturabileceği ve nihayet bu durumun Türkiye’deki Kürtlere de örnek olabileceğinden korkmaktadır.
İkincisi, olası bir yenilgiyle İran devletinin dağılması ya da kendi coğrafyasındaki kontrolünün gevşemesi sonrasında Ortadoğu’da yaşanacak gelişmelerin Türkiye’ye dönük yaratacağı olumsuz gelişmeler sebebiyle, Türkiye ABD-İsrail ekseninin saldırısına karşı çıktığı için İran Türkiye’ye sakınımlı davranıyor olabilir.
İran’ın “Suriyeleştiği” bir durum, hemen arkasından Irak’ı da hızla aynı konuma sürükleyecek ve ABD odaklı Batı’nın gözüyle iki süreçte de aktif olan İsrail’in bölgedeki pozisyonu güçlenecek, Türkiye’nin ağırlığı azalacaktır.
Bu yönde olabilecek bir gelişme, Türkiye’nin olağanüstü risklerle yüklü olsa da itinayla yürütmeye çalıştığı hem ABD-NATO’nun güvenlik şemsiyesi altında konumlanmak hem de bir yandan güvenliğini sağlayan Batı’ya hizmet ederken bölgedeki gelişmelerde kısmen “özerk” davranma odaklı konumlanışını boşluğa itebilir.
Batı, bu konumlanmayı şimdilik kabul etmektedir. Peki, neden? Çünkü, böylesi bir konumlanmayla Türkiye Batı’ya daha iyi hizmet etmektedir.
Öte yandan, kısmi de olsa “özerklik”, bölgedeki devletlerde de Türkiye’ye karşı daha dikkatli ve dengeli davranma eğilimini yaratmaktadır.
Türkiye “herkesle” bir biçimde “iyi” olan bu konumlanışıyla özel bir ağırlık kazanmaktadır.
Oysa, yenilip dağılmış İran-Irak ve güçlenerek belirleyici bir ağırlık kazanmış İsrail konumlanması sonrasında, Batı’nın bölgede Türkiye’ye olan ihtiyacı azalacak, Türkiye gelişmelere kısmen de olsa kendi ihtiyaçları doğrultusunda yön verebilen ağırlığını kaybedecektir. O durumda İsrail-Türkiye gerginliğinin güç kazanması ve bölgedeki emperyalist sürecin Türkiye içinde gezinmeye başlamasının zamanı gelmiş olacaktır.
İşte, esas olarak bu yüzden Türkiye İran’a dönük güncel hamleyi desteklememekte, İran’da bu durumu görerek davranmaktadır. Ancak, Türkiye’nin bu tutumunun kalıcı olmadığını, İran devleti belirgin ölçüde zayıflar ya da çözülürse hızla konum değiştireceğini tahmin edebiliriz.
Yine de, şayet kulaklarınız siyasal kıpırtıların seslerini duymakta yeterli hassasiyete sahipse çanların Türkiye için çalmaya başladığını duyabilirsiniz!
***
8- Mollalar diye aşağılanan İran devlet yöneticileri çok iyi eğitim almış entelektüel kişilerdir. İran devletindeki “radikal” kanattan olduğu söylenen ve ilk günkü bombalamalarda konutu hedef alınıp vurulduğu için öldüğü iddia edilen ama sonradan yaşadığı anlaşılan eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejat Tahran Teknik Üniversitesi Makina Mühendisliği bölümünde profesördür, devlet başkanlığı görev süresi bittikten sonra geri döndüğü işine halen devam etmektedir. En çok sözü edilip adeta şeytanlaştırılan Ali Laricani Tahran Üniversitesi’nde matematik ve bilgisayar mühendisliği eğitimi aldıktan sonra doktorasını Batı felsefesi üzerine yapmış ve Kant üzerinde yoğunlaşmıştır. Laricani’nin Kant üzerine yazdığı üç kitabı bulunmaktadır. Dışişleri Bakanı Arakçi, İngiltere’deki Kent Üniversitesi’nde Siyasal Bilimler doktorası yapmıştır. Öldürülen Hamaney ise, modern eğitim almamış, küçüklüğünden itibaren medreselerin sıkı disiplini içinde eğitilmiştir. Epstein bataklığında boğulanlardan daha gelişkindir.
Batı ülkelerindeki liderlikler “gelişmiş” de bu kişiler mi “eğitimsiz, saplantılı, basit” kişilerdir?
Burada amacım politikalarını asla desteklemediğim bu kişileri methetmek değil, ama Batı odaklı kuru gürültünün sürekli olarak Doğu’yu ve Güney’i aşağılayan yayınlarındaki sömürgecilik döneminden kalma ve sömürge talanına gerekçe üretmeye çalışan aşağılayıcı ideolojik söylemlerin içi boş niteliğini açığa çıkarmaktır.
Molla rejimi başarısız olmuş, teokratik bir diktatörlüğe dönüşerek halkına zulüm uygulamış, zengin petrol ve doğalgaz yataklarından elde ettiği geliri halkın refahı için değil ya başarısızlığa mahkum teokratik hedefleri için boşluğa saçmış ya da kendi rejiminin yaratıp büyüttüğü sermaye güçlerinin semirmesine sunmuştur. Halk yoksulluk içindedir, toplumsal yaşam tıkanmış, kendini tekrar eden bir çıkmaz sarmalın içine hapsolmuştur. Halkın isyanları devletin acımasız terörüyle gerçekleştirdiği kitlesel katliam ve idamlarla durdurulmakta, ancak fırsatını bulduğu her an yeniden parlamaktadır.
İsrail gizli servisi MOSSAD’ın molla rejiminin zirvesinden bolca ajan devşirebilmesi zaten rejimin ayakta kalmakta zorlanmasının sonucudur. Batan gemiyi ilk fareler terk etmektedir. Alman faşizminin son aylarında Hitler’in en yakınındaki yardımcılarından olan, hatta resmen Hitler’in “halefi” ilan edilen Hava Kuvvetleri Komutanı Göring ve gizli servis Gestapo’nun şefi Himler düşmanları olan İngiltere ve ABD ile ilişki kurmaya çalışmıştır.
Emperyalist saldırı halkın yurtsever duygularını harekete geçirerek teokratik diktatörlüğe karşı muhalefetlerini söndürse de, bu durum geçicidir ve savaş molla diktatörlüğünün şu ya da bu biçimde sonunu getirecektir.
Emperyalist güçler halkın muhalefetini kendi kontrollerine alarak halkın meşru öfkesini rejime saldırılarının sıradan bir aletine indirgemeye çalışmaktadır. Hatta hadsizce davranarak İran’ın önceki diktatörü Şah’ın şarlatan oğlunun kukla olarak atamak yoklansa da tutmayacağı bellidir. Ayrıca, emperyalist saldırının böyle bir “atamayı” yapacak güce ulaşması da zordur. İsrail kararlı olsa da, esas güç olan ABD’nin hızlı sonuç alamadığı ve toplumsal desteği yüzde 20’lerde olan bir savaşı sürdürmesi zordur. Ancak, savaş zaten önce de ayakta kalmakta zorlanan rejimi iyice zayıflatacak ve halk güçlerinin inisiyatif alabileceği farklı olasılıklara kapı açacaktır.
***
9- Savunmasız kalmış, yoksullaştırılmış, savaşta iradesi kırılmış Ortadoğu halkları olası bir Yeni Dünya Düzeni için kobay olarak kullanılıyor, daha fazlasıyla da kullanılmaları hedefleniyor.
Kapitalizm kendi yapısal açmazlarının ürettiği işsizlik, yoksullaşma, ekolojik kriz ve sermayenin kâr oranlarının düşme eğilimi gibi çok yönlü krizlerin ulaştıkları yoğunluğun ve sertliğin talep ettiği çözüm gücüne artık sahip olmadığı için, kendi sistemlerinin tarihsel sınırlarının görüldüğü gerçekliğiyle yüzleşen sermaye güçlerinin, ömürlerini uzatabilmek için örgütlemeyi umdukları Yeni Dünya Düzeni!
Gazze vahşeti ve şimdi Tahran’a uygulanan vahşi bombalama kendi güncel gerekçeleri dışında ek olarak bir de böylesi bir tarihsel ihtiyacı karşılayabilmek için gerçekleştirilmiştir. Her ne kadar dünyanın bütün halkları Gazze dehşetine karşı çıksa ve şimdi de İran’a yönelik saldırıyı protesto etseler de, özellikle emperyalist ülkelerdeki elitlerin içinde bu vahşetin ve saldırılan “kaçınılmaz” olduğunu savunanlar da var ve gittikçe güç kazanıyorlar. Emperyalist ülkelerin halkları ile devletleri arasında günümüze özgü bir gerilim alanı oluşuyor.
Cecile Rhodes’e rahmet okutacak söylemlerin egemenlerin ağzından sanki gayet normalmiş gibi çıktığını görüyoruz.
Genişletilmiş Ortadoğu, Libya’dan Pakistan’a kadar olan coğrafya bir distopya coğrafyası olarak yeniden sömürgeleştirilmek isteniyor.
Ancak, hedeflenen sadece doğal zenginliklerin yağmalanması ya da emeğin bedava denilebilecek bir seviyeye indirilmesi değildir; aynı zamanda şayet mümkün olursa bölgede bir distopya cehennemi inşa edilecektir: Her yeri ve anı kuşatan bir gözetleme ağı, başta beyin olmak üzere vücutlara müdahale, kadın ve çocukların var olma haklarına el koyularak başta cinsel kölelik ya da organ nakli olmak üzere farklı kullanımlar için metropollere kaçırılması gibi şimdi ürpertici gelen uygulamalar denenecektir. Aynı uygulamaların yeryüzünün başka bölgelerine de yayılmaya çalışılacağını tahmin edebiliriz.
Son savaşlarda kullanılan silahların arkasındaki teknik düzey ve onun da arkasındaki yapay zekanın kullanımının yarattığı yeni imkanlar küresel sermayenin en tepedeki en alçak ve insanlık düşmanı olan kesimlerinin tekelindedir. Bahsettiğimiz distopyanın gerçekleşebilmesi için teknik imkanlar yeterlidir, ihtiyaç böylesi bir vahşeti hayatın normal akışı haline dönüştürebilme imkanını bulabilmektir. Dünya-tarihsel bir dönüşüm anlamına gelecek böylesi bir “normalleşme” için iradesizleşmiş, köleleştirilmiş topluluklar ve coğrafya gereklidir. İşte Ortadoğu’ya müdahaleye güncel hedeflerinin dışında, yaşananlara bir de böyle bir konuma yerleşerek bakmak ve insanlığın nasıl bir tehlikeyle yüzleştiğini çıplak olarak görmek gerekiyor.
Elbette bu çapta vahşet gerektiren bir dönüşüm için karar almak ve uygulamak da zordur. Her ne kadar sermayenin böylesi bir dönüşüm için hazırlık yapma ihtiyacı olsa da kim öncülük yapacaktır. Zamanında Hitler, Mussolini ve Franco kişilikleri öncülük yapmıştı, herkes bilir; yani, yapılabilir, yaptılar!
Sermayenin distopyası gökyüzünden bir anda düşerek gerçekleşmeyecek; işte günümüzde emperyalist metropollerin elitlerinin kaldığı kadarıyla burjuva demokrasisini tasfiye ve günümüze özgü bir faşizmi inşa çabaları, faşist partilerin yükselişi, olağanüstü askeri güç dengesizliğini kullanarak uyguladıkları vahşet vd. aynı zamanda distopyanın/sermaye cehenneminin ayak sesleridir. Epstein adasının müdavimleri, fanatik Evangelistler, siyonistler vd. küresel sermayenin en irileriyle iç içe geçerek yoğunlaşmış olarak çalışıyorlar.
Savaşta en modern teknikler kullanılırken, dini inançların en uç yorumları meşruiyet üretmek için propaganda malzemesi oluyor.
Belirtmiştik, İran’da Trump İsa’nın yeryüzüne dönüşü için Armageddon Savaşı’nı yürütüyor; Amerikan ordusunun generallerinin erlere bu yönde konuşmalar yaptığı yazılıyor. Beyaz Saray’da ülkenin Evangelist rahipleri toplanıp kendi yaşamında vergi kaçıran, ticari muhatabına borç takmayı marifeti diye anlatan, küçük kız çocuklarına musallat olan Trump’ı kutsama ayini düzenliyorlar. Siyonistler ise, bu savaşla Tanrı’nın kendilerine bahşettiği “vaat edilmiş toprakları” ele geçirmeye çalıştıklarını, Mescid-i Aksa’da bulunan “3. Tapınak”ı yeniden inşa edeceklerini açıklıyorlar.
Hem ABD hem de İsrail, meğer dünyevi işlerle ilgilenmiyor çok “kutsal” işler yapıyorlarmış!
Meçhuller alemiyle gerçeğin üstünü örtüyorlar!
Meçhuller aleminden konuşuyorlar, gerçeğe ihtiyaçları yok!
Tartışılmaz bunlarla, savaşmak tek çare!
Peki, başarılı olabilirler mi; özel bir önemi olmasa da, yazıyı yazan kişi olma avantajını kullanarak kendi tahminim üzerinden diyebilirim ki; başarılı olma şansları yok denecek kadar az! Evet, “niyetlenip” yola çıktılar, devam da edecekler, ama yeryüzünde başka toplumsal ve siyasal güçler de var, hepimiz biliyoruz.
Uzun sürecek bir çatışmalı sürecin henüz başında olduğumuzu düşünüyorum; sermaye ve halk güçleri saflaşmasında tarafların birbirini durdurabilecek gücü yok, herkes kendi yolunda yürüyecek!
Eski dünya bitiyor, yeni dünyanın nasıl olacağı henüz belirsizdir. Şimdilerde içine girdiğimiz “geçiş” döneminin birbiriyle sarmaş dolaş olmuş zıt ya da ara güçlerin aynı anda hem birbirleriyle çatışacakları hem de kendi düzenlerini kuracakları bir yapısallık içinde olacağını düşünüyorum.
Zor günler!
Gramsci’nin belirttiği “canavarların” zaten şimdiden ortalıkta dolaşmaya başladığını görüyoruz; ama aynı zamanda zamanımızın Marx, Engels, Lenin, Rosa, Gramsci ve Che’lerinin de çıkıp geleceklerinden emin olabiliriz. Hatta belki de dünyanın herhangi bir köşesindeki bazı gençler ne yaptıklarının pek de bilincinde olmadan şimdiden ilk yoklamaları yapmaya başlamış olabilirler.
Büyük insanlık çıkış yolunu bulacaktır!
Dipnotlar:
[2] Bu konu dahil Çin tarihi ve günümüzdeki durumuyla ilgili daha güçlü bilgi edinmek isteyenlere marksist İtalyan düşünürü Arrighi’nin kitabını öneririm. Kitabın özellikle son bölümdeki kimi tezlere katılmasamda oldukça yeterli bir kaynak olduğunu düşünüyorum. https://www.kitapyurdu.com/kitap/adam-smith-pekinde/124691.html
[3] China’s Policy Paper on Latin America and the Caribbean
[4] China and Africa in the New Era: A Partnership of Equals
*Sendika.org’tan alınmıştır.

