Emperyalizme Karşı Mücadele Neden Feminist Bir Meseledir? 

Emperyalizmin derinleşen krizleri, savaşlar ve hegemonya mücadeleleri, anti-emperyalist mücadelenin olanaklarını olduğu kadar önemini de arttırıyor. Ancak bu mücadeleyi yürütebilmek için öncelikle emperyalizmin bugünkü işleyişini anlamak gerekiyor. Çünkü emperyalizm yalnızca devletler arasındaki güç mücadelesinden ibaret değil; emeğin, kaynakların ve toplumsal yaşamın nasıl örgütlendiğini de belirleyen bir sistem.

Emperyalizm teorisi denildiğinde akla gelen ilk isim kuşkusuz Lenin’dir. Lenin’in çözümlemesi; sermayenin yoğunlaşmasını, tekellerin ve finans kapitalin güç kazanmasını, sermaye ihracını ve dünyanın “büyük güçler” arasında paylaşılmasını ele alır. Bu çerçeve, kapitalizmin tarihsel gelişimini ve emperyalist ilişkilerin dinamiklerini anlamak açısından önemini koruyor. Türkiye’de ise Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Emperyalizm: Geberen Kapitalizm adlı eseri, emperyalizmi bu toprakların tarihsel ve toplumsal özgünlükleri içinde kavramak için önemli bir kaynak sunuyor.

Bugün küresel üretim zincirleri, finansal ilişkiler, ekonominin finansallaşmasının geldiği boyut, doğal kaynakların kontrolü ve stratejik bölgeler üzerindeki hegemonya mücadelesi emperyalist ilişkilerin temel boyutları arasında yer alıyor. Bu ilişkilerin yarattığı çelişkiler, ekonomik ve siyasal krizleri derinleştiriyor. Savaşlar, yaptırımlar, borç ilişkileri ve kaynak mücadeleleri, bu krizlerin farklı biçimlerde ortaya çıkmasına neden oluyor.

Ancak emperyalist ilişkiler yalnızca devletlerin dış politikalarını belirlemiyor. Emeğin hangi koşullarda çalıştırılacağını, ekonomik krizlerin maliyetinin kimlere yükleneceğini ve toplumsal kaynakların nasıl dağıtılacağını da etkiliyor. Kadın emeği, bu düzenin hem ücretli üretim hem de toplumsal yeniden üretim süreçlerinde önemli bir yere sahip.

Bu nedenle emperyalizm, kadınların gündelik yaşamlarından bağımsız bir uluslararası siyaset meselesi değildir. Sermayenin küresel ölçekte örgütlenmesi, kadınların çalışma koşullarından bakım sorumluluklarına, göç deneyimlerinden özgürlük mücadelelerine kadar pek çok alanı doğrudan etkiliyor.

  • Kadın Emeği, Toplumsal Yeniden Üretim ve Emperyalizm:

İnsanların beslenmesi, çocukların büyütülmesi, hastaların ve yaşlıların bakımı, toplumsal yaşamın devamı için vazgeçilmezdir. Ancak bu işlerin önemli bir bölümü, tarihsel olarak kadınların sorumluluğu kabul edilerek karşılıksız biçimde yürütülüyor. Kadınlar ücretli işlerde çalışırken ev içindeki bakım yükünü de taşımaya devam ediyor.

Bu eşitsizliğin sonuçlarını gündelik yaşamda açıkça görüyoruz. Kamusal kreşlerin yetersizliği, yaşlı bakım hizmetlerinin eksikliği ve sağlık hizmetlerine erişimin zorlaşması, ailelerin üzerindeki yükü artırıyor. Bu yükün önemli bir kısmı kadınların ücretsiz emeğiyle karşılanıyor. Ekonomik kriz dönemlerinde ücretler gerilediğinde, işsizlik arttığında ya da kamusal hizmetler daraltıldığında kadınlar çoğu zaman daha fazla bakım işi üstlenmek zorunda kalıyor.

Böylece krizlerin maliyeti yalnızca işsizlik, ücret düşüşü veya yoksulluk olarak ortaya çıkmıyor. Hanelerin içinde de yeniden dağıtılıyor. Kamusal hizmet olarak karşılanmayan ihtiyaçlar, kadınların zamanı ve emeği üzerinden karşılanıyor.

Ücretli çalışma alanlarında da kadınların emeği eşitsiz koşullarda örgütleniyor. Kadınlar düşük ücretli, güvencesiz ve sendikal örgütsüz çalışacakları işlere yönlendiriliyor hatta zorunda bırakılıyor. Küresel ölçekte bu eşitsizlik, uluslararası üretim ve bakım zincirleriyle daha da belirginleşiyor.

Bir ülkede ihracata yönelik üretim yapan bir fabrikada düşük ücretle çalışan kadınlarla başka bir ülkede göçmen bakım işçisi olarak çalışan kadınların çalışma koşulları aynı değil. Ancak her iki örnekte de kadın emeğinin ucuzlatılması ve güvencesizleştirilmesi, küresel kapitalizmin işleyişiyle bağlantılı. Sermaye sınırları aşarak üretimi ve yatırımları örgütlerken emekçiler milliyet başkaca ve kimlikler üzerinden birbirinden ayrılma yolları bizzat yine sermaye tarafından bilinçlice örgütleniyor.

Bu parçalanma, ortak mücadele olanaklarını da zayıflatıyor. Enternasyonal feminist mücadelenin görevi, farklılıkları yok saymadan bu ayrışmayı aşmak ve kadınların ortak çıkarları etrafında mücadele olanakları yaratmaktır.

Burada liberal feminizmin sınırları da ortaya çıkıyor. Kadınların yönetim kademelerinde, parlamentolarda veya şirketlerin karar mekanizmalarında daha fazla temsil edilmesiyle sınırlı liberal söylemler, kapitalist sömürünün ve sınıfsal eşitsizlikleri görünürlüğünü engelliyor. Temsil alanlarının genişlemesi, emek ve mülkiyet ilişkileri sorgulanmadığında mevcut düzenin sınırları içinden çıkamıyor.

Bu nedenle şu soruları sormak gerekiyor: Savaşların, ekonomik krizlerin ve zorunlu göçün toplumsal maliyetini kimler üstleniyor? Kamusal hizmetler gerilediğinde ortaya çıkan bakım ihtiyacını kim karşılıyor? Bir ülkede ucuz işgücü olarak çalıştırılan kadınlarla başka bir ülkede göçmen bakım işçisi olarak çalışan kadınların yaşamları arasındaki bağlantı nedir?

Bu sorular, emperyalizmi feminist bir perspektiften ele almanın gerekliliğini ortaya koyuyor. Kadınların karşı karşıya kaldığı bütün eşitsizlikleri yalnızca emperyalizmle açıklayamayız. Patriyarka, kapitalizmden daha eski tarihsel köklere sahip bir tahakküm ilişkisidir. Kapitalizm de patriyarkal ilişkilerin içinden doğmuş, bu ilişkileri kendi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden üretmiş ve dönüştürmüştür.

Dolayısıyla kapitalizm ve emperyalizm, patriyarkayı her koşulda aynı biçimde yaratmasa da mevcut eşitsizlikleri derinleştirebilir ve kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullanabilir. Kadınların yaşadığı sömürü ve tahakküm, sınıfsal ilişkilerle patriyarkal ilişkilerin kesiştiği alanlarda şekillenir.

Sosyalist feminist perspektifin önemi burada ortaya çıkar: Kapitalist sömürü ile patriyarkal tahakkümü birbirinden koparmadan ele almak ve her ikisini de ortadan kaldırmayı hedefleyen bir mücadele geliştirme yolunu bize açan sosyalist feminist teorinin kendisidir. 

  • Emperyalizm, Savaşlar, İşgaller ve Kadın Emeği:

Emperyalizmin en görünür sonuçlarından olan savaşlar ve işgaller, yalnızca cephelerde yaşanan askerî çatışmalardan ibaret değildir. Hastanelerin ve okulların işlevsizleşmesi, barınma ve gıda sorunlarının büyümesi, zorunlu göç ve toplumsal yaşamın parçalanması da savaşın sonuçlarıdır. Kadınlara yönelik cinsel şiddet, kaçırılma ve diğer saldırılar ise bu yıkımın toplumsal cinsiyet boyutunu açığa çıkarır.

Savaş, toplumsal yaşamı sürdürmenin koşullarını da ortadan kaldırır. Sağlık hizmetlerine erişim zorlaştığında hastaların bakımı, okullar kapandığında çocukların eğitimi ve güvenliği, insanlar yerinden edildiğinde barınma ve beslenme ihtiyacı daha ağır sorunlara dönüşür. Bu sorumlulukların önemli bir bölümü yine kadınların omuzlarına yüklenir. Kadınlar hem savaşın doğrudan sonuçlarıyla karşılaşır hem de parçalanan toplumsal yaşamı ayakta tutmaya çalışır.

Filistin’de işgal, zorla yerinden edilme, en temel insani ihtiyaçlara erişimin engellenmesi, kadınların yaşam koşullarını ağırlaştıran somut örneklerdir. Suriye’de Alevi kadınlara yönelik katliamlar, cinsel şiddet ve kaçırılmalar da kadınların kimlikleri üzerinden hedef alınabildiğini gösteriyor. Bu örnekler, savaşın yalnızca toprakların ve siyasal iktidarın kontrolüyle ilgili olmadığını; insanların yaşamları, bedenleri ve toplumsal ilişkileri üzerinde de yıkıcı sonuçlar yarattığını ortaya koyuyor.

Ancak kadınları yalnızca mağduriyet üzerinden ele almak, onların politik iradesini görünmez kılar. Kadınlar savaş koşullarında dayanışma ağları kuran, haklarını savunan ve siyasal söz üreten özneler olarak da var olurlar. Anti-emperyalist feminist mücadele, hak ihlallerini görünür kılmanın yanı sıra kadınların kendi gelecekleri hakkında karar verme, kendi sözünü söyleme ve örgütlenme haklarını da savunmalıdır.

Savaşın toplumsal boyutunu anlamak, militarizmi sorgulamayı da gerektirir. Militarizm yalnızca silahlanma ve askerî harcamaların artması değildir. Şiddetin siyasal sorunları çözmenin doğal yolu olarak sunulması, itaatin yüceltilmesi ve düşmanlıkların sürekli yeniden üretilmesi de militarist kültürün parçalarıdır.

Bu kültür, belirli erkeklik biçimlerini norm hâline getirirken kadınları ulusun anneleri, ailenin koruyucuları veya toplumun namusunun temsilcileri olarak tanımlandığına dair birçok örnek mevcut.  Böylece kadınların bedenleri, doğurganlıkları ve yaşamları ulusal çıkarlar adına denetlenmesi gereken alanlara dönüştürülüyor.

  • Anti-emperyalizm ve Feminizm:

Anti-emperyalizm, emperyalist savaş ve saldırganlığa karşı, halkların kendi gelecekleri hakkında karar verme hakkını, ekonomik ve siyasal bağımsızlığını ve kaynakları üzerinde söz sahibi olmasını savunan bir mücadele perspektifidir. Ancak bu perspektifin özgürleştirici olabilmesi, toplum içindeki tahakküm ilişkilerini de sorgulamasına bağlıdır.

Bir devletin emperyalist güçlerle çatışması, o devletin bütün toplumsal politikalarını kendiliğinden ilerici kılmaz. Benzer biçimde, kadınların özgürlüğünü savunduğunu ileri süren bir yaklaşımın emperyalist müdahaleleri, ekonomik sömürüyü ve halkların iradesinin gasp edilmesini görmezden gelmesi de mümkün değildir.

Bu ilişkiyi kurarken iki politik yanılgıdan uzak durmak gerekiyor.

İlk yanılgı, kadın haklarını emperyalist müdahalelerin meşruiyet aracına dönüştürmektir. Kadınların özgürleşmesi, dışarıdan dayatılacak bir proje değil, kadınların kendi mücadeleleriyle kazanacakları bir süreçtir. Kadınların haklarını savunmak, bir ülkenin işgalini veya halkın iradesinin gasp edilmesini meşrulaştırmaz.

İkinci yanılgı ise anti-emperyalizmi patriyarkal eşitsizlikleri görmezden gelmenin gerekçesi hâline getirmektir. Kadınların özgürlük talepleri, ulusal bağımsızlık ya da siyasal birliğin korunması adına ertelenemez. Kadınlardan eşitlik taleplerini susarak bekletmelerini istemek, özgürlük mücadelesini kendi içinde çelişkili hâle getirir.

Her iki durumda da kadınların kendi yaşamları hakkında karar verme, örgütlenme ve siyasal söz üretme hakkı ikincil hâle gelir. Oysa kadınların özgürleşmesi ne dışarıdan müdahaleyle kurulabilir ne de başka bir siyasal hedefin gerçekleşmesine ertelenebilir.

Sosyalist feminist bir mücadele hattı, kapitalist sömürü ile patriyarkal tahakküm arasındaki ilişkiyi somut biçimde çözümlemeli ve her ikisini de ortadan kaldırmayı hedeflemelidir. Kadınların ezilmesini yalnızca sınıfsal ilişkilerle ya da yalnızca toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle açıklamak yeterli değildir. Asıl mesele, bu ilişkilerin hangi koşullarda birbirini güçlendirdiğini ve nasıl yeniden üretildiğini ortaya koymaktır.

Enternasyonal feminist mücadele de dünyanın farklı yerlerindeki kadınların aynı koşullarda yaşadığını varsayamaz. Savaş ve işgal altındaki kadınların, borç ve yoksulluk politikalarıyla karşı karşıya kalanların, göçmen işçilerin veya siyasal hakları sınırlandırılan kadınların mücadele ihtiyaçları birbirinden farklıdır. Enternasyonalizm, bu özgünlükleri tanıyarak ortak tahakküm ilişkilerine karşı dayanışma ve mücadele geliştirmektir.

  • Enternasyonal Feminist Mücadeleyi Örgütlemek:

Enternasyonal feminist mücadele, dayanışma mesajlarının ve ortak açıklamaların ötesine geçerek somut bir mücadele kapasitesi yaratmalıdır. Bunun için birbirini tamamlayan birkaç temel alana odaklanmak gerekiyor.

Birincisi, savaş karşıtı mücadele ve militarizme karşı ortak bir politik hat kurmaktır.

Silahlanmaya ve askerî harcamalara ayrılan kaynaklarla halkların sağlık, eğitim, barınma ve bakım ihtiyaçları arasındaki çelişki görünür kılınmalıdır. Kamusal kreşlerin yetersiz olduğu, hastanelerin ve okulların ihtiyaçlarının karşılanmadığı koşullarda bütçenin hangi önceliklere göre hazırlandığını tartışmak, militarizmin toplumsal maliyetini somutlaştırır. Örneğin, Epsteincı Trump’ın tüm NATO ülkelerine yaptığı “Bütçenin %5’i” çağrısının o ülkedeki yoksulluk ile bağını kurarak bir hat çizmek bu bütünü daha görünür kılar. 

Barış, yalnızca silahların susması değildir. İnsanların güvenli, eşit ve insanca koşullarda yaşayabilmesidir. Bu nedenle savaşlara karşı mücadele, yoksulluğu ve toplumsal eşitsizlikleri de hedef alan anti-kapitalist bir barış mücadelesiyle buluşmalıdır.

İkincisi, kadın emeğini ve toplumsal yeniden üretimi ortak mücadelenin merkezine almaktır.

Düşük ücretler, güvencesiz ve örgütsüz çalışma, iş yerinde ayrımcılık ve karşılıksız bakım emeğinin kadınların üzerine yıkılması, enternasyonal dayanışmanın temel mücadele alanlarıdır. Kadınların özgürleşmesi, yalnızca iş hayatında eşit haklara sahip olmalarını değil, bakım sorumluluklarının da eşitlik temelinde yeniden örgütlenmesini ve toplumsallaştırılmasını gerektirir.

Bu nedenle kreşlerin yaygınlaştırılması, yaşlı ve hasta bakımının kamusal hizmetlerle desteklenmesi, eşit işe eşit ücret ve güvenceli çalışma talepleri birlikte ele alınmalıdır. Bir yandan ücretli çalışma yaşamındaki eşitsizliklere karşı mücadele ederken diğer yandan ev içinde kadınların üzerine yıkılan karşılıksız emeği görünür kılmak gerekiyor.

Üçüncüsü, göçmen kadınlarla dayanışmayı somut bir mücadele alanına dönüştürmektir.

Göçmen karşıtı siyasetler, farklı ülkelerden gelen emekçileri birbirine rakip göstererek ortak mücadele olanaklarını zayıflatır. Örneğin, bakım sektöründe çalışan göçmen kadınların düşük ücretleri ve güvencesiz çalışma koşulları, yalnızca göçmenlik meselesi olarak görülemez. Bu koşullar, bakım hizmetlerinin nasıl örgütlendiği ve emeğin nasıl değersizleştirildiğiyle de ilişkilidir.

Göçmen kadınların çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek, hem onların haklarını savunmayı hem de bütün emekçilerin ortak haklarını güçlendirmeyi gerektirir. Kadınların eşit ve özgür yaşam hakkı; doğdukları ülkeye, konuştukları dile veya sahip oldukları hukuki statüye bağlı olmamalıdır.

Dördüncüsü, kadınların politik özne olma hakkını savunmaktır.

Başka ülkelerdeki kadınların mücadelelerine destek verirken onlar adına konuşmaktan ve kendi politik önceliklerimizi onların taleplerinin önüne koymaktan kaçınmak gerekir. Dayanışma, başkalarının yerine karar vermek değil, onların sözünü, örgütlenmesini ve iradesini güçlendirmektir.

Bu, yalnızca uluslararası ilişkilerde değil, kadın örgütleri ile emek örgütleri arasındaki ilişkilerde de önemlidir. Kadınların talepleri, daha geniş bir siyasal mücadelenin tali başlığına dönüştürülmemelidir. Enternasyonal feminist ilişki, karşılıklı öğrenme ve ortak mücadele temelinde kurulmalıdır.

Beşincisi, yerel mücadelelerle uluslararası ilişkiler arasında bağ kurmaktır.

Yoksulluk, güvencesiz çalışma, kamusal hizmetlerin gerilemesi, göçmenlere yönelik ayrımcılık ve kadınların artan bakım yükü, kendi özgül nedenleriyle birlikte daha geniş ekonomik ve siyasal ilişkiler içinde değerlendirilmelidir.

Örneğin, bir mahallede kreş talebiyle yürütülen mücadele ile başka bir ülkede bakım işçilerinin hakları için verilen mücadele arasında doğrudan ve kendiliğinden bir benzerlik elbette yoktur. Ancak bakımın kamusal sorumluluk olmaktan çıkarılması ve kadınların ücretsiz ya da düşük ücretli emeğine dayanması, bu mücadeleler arasında ortak bir tartışma zemini yaratır. 

Bu bağlantıları kurmak, her sorunu tek bir nedene indirgemek anlamına gelmez. Amaç, sorunlar arasındaki ilişkileri ortaya çıkararak ortak mücadele olanaklarını büyütmektir.

  • Ortak Bir Özgürleşme Perspektifi:

Emperyalizme karşı mücadele feminist bir meseledir; çünkü küresel hegemonya savaşı kadınların emeğini, yaşam koşullarını ve özgürlük olanaklarını şekillendirir. Anti-emperyalist mücadele, halkların özgürlüğünü o halkların kadınlarının eşitlik taleplerini erteleyerek kuramaz. Feminist mücadele de kadınların özgürlüğünü mevcut düzenin sınırları içinde aramakla yetinemez.

İhtiyaç duyduğumuz enternasyonalizm, dünyanın başka yerlerinde yaşananlara uzaktan bakmakla yetinmeyen bir enternasyonalizmdir. Birbirimizden öğrenen, ortak talepler geliştiren ve mücadele kapasitesini büyüten bir ilişkiyi gerektirir. Kadınların özgürlüğünü başka bir zamana ertelemeyen, hiçbir halkın özgürlüğünü başka halkların ezilmesi üzerine kurmayan ve emeği sömürü ilişkilerinden kurtarmayı hedefleyen bir perspektife ihtiyacımız var.

Meselemiz yalnızca mevcut düzende kadınlara daha fazla yer açılması değildir. Asıl mesele, yaşamın hangi ihtiyaçlar doğrultusunda örgütleneceği ve nasıl bir dünyada yaşayacağımızdır. İhtiyacımız olan dünya; kadınların, işçilerin ve bütün ezilenlerin kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olduğu, toplumsal zenginliğin ortaklaşa paylaşıldığı, savaşın ve sömürünün ortadan kaldırıldığı bir dünyadır.

Bunun yolu, emperyalizme ve patriyarkaya karşı mücadeleyi birbirinden ayırmayan; kadınların, emekçilerin ve ezilen halkların ortak iradesini büyüten örgütlü bir mücadeleden geçer.

Bugün kapitalizmin yapısal çelişkileri ve emperyalist güçler arasındaki hegemonya mücadeleleri, dünya ölçeğinde yeni krizler yaratıyor. Bu krizlerin maliyeti işçilere, emekçilere ve ezilen halklara yoksulluk, güvencesizlik ve hak gaspları olarak yansıyor. Ancak bu çelişkiler, kendiliğinden özgürleştirici sonuçlar doğurmaz. Toplumsal hoşnutsuzluğun örgütlü bir mücadeleye dönüşmesi, ortak taleplerin kurulmasına ve mücadele olanaklarının büyütülmesine bağlıdır.

Görevimiz, bu olanakları somut mücadelelerle geliştirmek; derinleşen çelişkileri görünür kılmak ve kadınların, emekçilerin ve ezilen halkların ortak örgütlenme kapasitesini güçlendirmektir. Anti-emperyalist mücadele ile sosyalist feminizmi buluşturmak, tam da bu nedenle güncel bir politik ihtiyaçtır.