İktidarın Kadın Politikalarının İkili Karakteri 

İktidar, kendinden olmayan herkese saldırı konseptini farklı biçimlerde yineliyor. Kürtler, Aleviler, devrimciler, gençler, çocuklar, LGBTİ+’lar, kadınlar… Liste oldukça uzun. Belirli grupları ezmeye, yok saymaya, yoksullaştırmaya devam edip Türk, Sünni ve erkek iktidarı yaratmaya çalışırken bir yandan da hiçbir ayrım gözetmeksizin ucuz emek cenneti yaratmak için adımlarını sıklaştırıyor. İktidarın bu saldırılarını farklı farklı yönlerden incelemek elbette mümkün. Bu yazının muradı ise iktidarın kadınlara saldırısını iki farklı yönü ile birlikte incelenmek. 

İktidarın saldırı hamlelerini ”muhafazakârlaşma” ve “ekonomi” üzerinden iki farklı yönden yürüttüğünü görüyoruz. Yani bir yandan bu saldırıların muhafazakârlaştırma ile neye karşılık geldiğine bakarken diğer yandan yine bu politikaların ekonomi politiğini yapmaya çalışacağız. 

Kadın düşmanı AKP-MHP ittifakının kadınlara saldırısı her gün başka biçimler alarak karşımıza çıkıyor. Bir bakıyoruz hamile iken gülmemiz yasaklanıyor, bir bakıyoruz kaç çocuk doğuracağımız, ne şekilde doğuracağımız emrediliyor. Bir gün bize tecavüzcümüzle evlenmemiz öğütleniyor. Başka bir gün ise cuma hutbelerinde nasıl giyinmemiz gerektiği binlerce erkeğe vaaz ediliyor. Hayatta kalmak için yaşamını savunan kadınlar yıllarca cezaevlerinde tutulurken kadınları öldürenler “iyi hâl” indirimleri ile ödüllendiriliyor. Bir gece ansızın yaşam güvencemiz olan İstanbul Sözleşmesi’nden tüm itirazlarımıza rağmen çıkılıyor. Bu kadın düşmanı politikalar, ekonomi politikaları ile yan yana gelince tam bir kuşatma altında olduğumuz gerçeğiyle karşılaşıyoruz.

Şimdiye kadar iktidarın cinsiyetçi ve eşitsiz politikaları çoğunlukla muhafazakârlaştırma hamleleri üzerinden değerlendirildi. Bu değerlendirmeler kuşkusuz bir gerçekliğe yaslanıyor. Fakat bu politikaların kendisini sadece kültürel bir dönüşüm ya da iktidarın muhafazakârlığı sınırlılığında düşünürsek yetersiz bir değerlendirme yapmış oluruz. Zira sermayeyi temsil eden, devletin bugün sözcülüğünü yürüten iktidar cephesinde her şey sermaye için gerçekleşiyor. Bu nedenle tüm bu politikalardaki kültürel kuşatmayı ve bunların ekonomi politik değerlendirmesini yapmak, yani olan bitene ikili bir gözle bakmak önem kazanıyor. 

Yeniden Üretimde Kadınlar

İkili sistem olarak adlandırdığımız patriyarkal kapitalizm, aslında çelişkili bir birlikteliği ifade ediyor. Bu çelişkinin temel sebebi ise patriyarkanın ve kapitalizmin en temel özelliklerinin içerisinde yatıyor. Meseleyi biraz derinleştirelim… Kapitalizmden de önce varlığını sürdüren patriyarka, kadını genellikle duvarlarla çevrelenmiş özel alana iter ve bedenini çitleme yöntemi ile buraya hapseder. Kadınların sokaklardan, iş yerlerinden ve sosyal ortamlardan izolasyonunu hedefler. Öteki ilan ettiği kadın cinsini eve hapseder. Diğer yandan kapitalizm ise daha fazla artı değer elde etme uğruna ucuz iş gücü yaratma hevesiyle kadın ve çocuk emeğini özel olarak sömürmeyi hedefler. Yani kadının varlığını, çalışma alanında ucuz emek gücü piyasası içerisinde önemser. Bu özel bir çelişkili durumu gösterse de iki sistem birbiriyle uzlaşma noktalarını hep bulmuştur. Bu durumun en somut örneği ise sosyalist feminist hareketin de çokça üstünde durduğu “yeniden üretim”dir.

Yeniden üretim; üretimin yenilenmesi, hâlihazırda var olanın kendini yenilemesi, sürdürmesi, sürekli bir döngü, sürekli bir hareket anlamına gelir. Toplumsal yaşamın da kendini sürdürebilmesi için toplumsal yaşamın temeli olan üretim sürecinin durmadan, sürekli kendini yenileyerek sürdürmesi gerekmektedir. 

Kapitalizmi Marx Kapital’de “metalar yığını” olarak tanımlar. Kapitalist sistemde sermaye aracılığıyla her şey metalaşır. Hayat sadece meta mübadelesinden ibaretmiş gibi yaşanır. Herkes kendi metası ile konuşur. 

İşçi ve işveren arasında da bir meta mübadelesi söz konusudur. İşçi yaşamak için tek metası olan emek gücünü, işverenin metası olan para ile mübadele eder. Fakat işçinin kendi metasını sürekli yeniden üretmesi gerekmektedir. Zaman nasıl durmuyorsa bu meta mübadelesi de durmaz ve sürekli yenilenmek ister. 

Peki, işçi kendi metası olan emek gücünü nasıl yeniden üretir? Yani psikolojik, duygusal, türün devamlılığı açısından emek gücünün yeniden üretimi nasıl sağlanır? İşte burada görünmez kılınmaya çalışılan “kadın emeği” gerçeği karşımıza çıkıyor. Patriyarka ve kapitalizm kadın emeği konusunda sessiz ve güçlü bir pazarlık yapmış ve bir uzlaşı sağlamıştır. İkincil konumdaki kadınlar, emek gücünün yeniden üretimi için birincil, aktif ve önemli bir pozisyona getirilirler. İşçinin ertesi günkü işe, üretime hazırlığı tamamen kadın emeği üzerinden hedeflenir. Yemeğinden temizliğine, cinsel ihtiyaçlarından duygusal ihtiyaçlarına tüm gereksinimleri ev içine kapatılan kadın tarafından karşılanır. 

Sürekli daha fazla artı değer peşinde olan kapitalizm, elbette kadın emeği sömürüsünü sadece ev içi ile sınırlı tutmaz ve gözünü daha fazlasına diker. Bunu yaparken de patriyarka ile kadın emeğinin sömürülmesi konusunda çeşitli uzlaşılarda bulunmaya devam eder. 

Kadınlar Evde Ücretsiz, Piyasada İse Ucuz Emek Gücü

Doyumsuz kapitalizmin tek başına yeniden üretimle yetinmediği, yetinmeyeceği açıktır. Bunun yanı sıra, kadın emeğinin piyasada ucuz emek gücü olarak yer almasını önemser. İşçinin yaşaması ve ertesi gün tekrar işe hazırlanması için gerekli olan her hizmeti ücretsiz olarak kadın emeği üzerinden sağlayarak kadınların emeğini de görünmez kılar. Bu görünmez kılma hâlini ise tamamen patriyarkadan aldığı güçle yapar. Kadınları iyi eş, makbul kadın, iyi anne gibi rollere zorlayarak tüm bu işlerin kadının doğal işiymiş gibi gösterilmesini ustaca beceren patriyarka, kadını eve kapatırken kadın emeğini sömürmenin de bir aracı olur. 

Kadın; çocuk bakımından yaşlı bakımına, çamaşır, bulaşık, temizlik gibi ev işlerinden yemek yapımına haneye ait tüm işlerden sorumluluğunun yanında, erkeği duygusal ve cinsel tatmin etmekten de sorumludur.  Sadık ve “iyi” bir eş olmak zorundadır.

Kadınların karşılıksız ev içi üretim süreci, neslin üretimini, yaşlı ve hastaların bakımını ve ücretli emek gücünün yeniden üretimini içerir ve bunun sonucu olarak bu süreçte kadınlar ihtiyaç nesneleri, kullanım değerleri üretir. “Görünmeyen emek” kavramı tam da buradan şekillenir. Toplumsal olarak kadının ikinci planda olması bir görünmezlik yaratır kuşkusuz. Bunun yanı sıra iktisadi olarak görünmemesinin sebebi ise doğrudan bir artı değer üretmemesidir. Kadınlar yeniden üretim sürecinde artı değer üretimine dolaylı olarak katkı sağlar. 

Bu kapsamda ele aldığımız zaman toplumsal yeniden üretimi iki temel kategoriye ayırmak yanlış olmaz. Bir tarafta ihtiyaç nesnelerinin üretimi diğer tarafta toplumun yeniden üretimi. 

Fakat sömürü sadece ev içinde görünmeyen emek ile bitmez. Kapitalizm sömürüyü sürekli arttırır. O yüzden yeni emek rejimleri ile kadınların emeğini ücretli emek piyasasında değerlendirmekten de vazgeçmez. 

Esnek, güvencesiz, enformel biçimlerle kadının emek gücü piyasasında emeği sömürülür. Örneğin çocuk bakımından tamamen sorumlu olan kadın, evde yapabileceği işlerde çalışır. Bu işler kayıt dışı yapıldığı gibi herhangi bir güvencesi de yoktur. Bir yandan eve hapsedilen kadın, diğer yandan evi iş yeri haline getirilerek bir sömürü girdabına sokulur. 

Özellikle son süreçte atılan her adımda “kadınların istihdamda yer almasının önünü açma” yalanıyla ev içinde olan kadınlara “fırsat” veren iktidarın emek sömürüsü katmerlendi. Bunun en net biçimini Mehmet Şimşek’in Orta Vadeli Program (OVP)’ında gördük. İktidar, bu program aracılığıyla ucuz emek cennetini yaratma hevesiyle kadın emeğini konumlandırmaya devam etti. 

Mehmet Şimşek ve OVP Kadınlara Ne Vaat Etti? 

İktidarın “Şimşek Programı” ile kadın emeğine yaklaşımında en önemli vurgusu, esnek çalışma güzellemeleriydi. “Güvenceli” esnek çalışma diyerek süsledikleri bu söylemin altında güvencesizliğin, işten çıkarmaların, sendikasızlaştırmanın, yaşamaya dahi yetmeyecek düzeyde düşük ücretlerin yattığını biliyoruz. OVP ile bu güvencesizliği derinleştirme de saldırıların bir uzantısı olarak sürüyor.

Esnek çalışma anlayışında kadın emeği, çok hayati bir yerde duruyor. O yüzden OVP’de kadının adının geçtiği tek yer burası! Haliyle bu söylemin patronlar için zamanı geldiğinde kolayca vazgeçeceği ve çok ucuza elde edeceği kadın emeği olduğu aşikâr. Bunu bir de “kutsal aile” ile tamamlayarak bütünlüklü bir saldırı konseptini sürdürmüş oluyorlar. Bir OVP hedefi olarak “Aile ve Gençlik Bankası kurma” hedefi ile aile odaklı bir sosyal yardım sürecini geliştirme derdindeler. Yani, bir yandan ev içinde görünmez kılınmaya çalışılan kadın emeği sayesinde yeniden üretim süreci, diğer yandan kadınları evden çalışma biçimleriyle emek gücü piyasasına sürme yollarını aynı anda izleyen bir ekonomi programı sunuldu. Elbette sınırlar, çalışma yaşamında kadını daha ucuza ve kriz anlarında ilk gözden çıkarılacak biçimlerde çalıştırmaya kadar da genişler. 

Aile Yılının Ekonomi Politiği

İktidarın 20 yıllık politikalarına baktığımızda kadın düşmanı politikalarını önce “Aile Yılı” sonra da “Aile On Yılı” söylemleriyle taçlandırdığını görüyoruz. Bu saldırı boyutunun bugün geldiği düzlem bu olsa da bunun tarihi uzun. AKP’nin 2003 yılından bu zamana kadar bu yolu itinayla döşediğini söylememiz gerekir.  

2025 yılı Cumhurbaşkanı kararıyla “Aile Yılı” ilan edildi. Ardından gerçekleşen Uluslararası Aile Forumu’nda ise “Aile ve Nüfus 10 Yılı” söylemi açığa çıktı. Peki, ne bu aile yılı dedikleri ve bununla ne hedefleniyor? 

Kadını aileden ibaret gören ataerkil bir bakış açısıyla işe girişen iktidar, en temelde kadını eve hapsetmeyi hedeflerken kadın bedenine dair kararları kendi verme cüreti gösteriyor. “En az 3 çocuk” söylemini yıllardır dilinden düşürmeyen Cumhurbaşkanı, aynı söylemi bu defa dozajını da arttırarak söylemeye devam ediyor. Kutsal aile yalanıyla kadını aile içine tıkan bu planda, kadının yeni işçiler dünyaya getirmesi için özel bir çaba sarf edildiğini görmemek mümkün değil. Kapitalizmin krizi bu kadar derinleşmişken krizden çıkış yolunu daha ucuz emek gücü ve daha büyük sömürüde gördükleri kesin. Sermayenin daha ucuza, daha esnek, güvencesiz çalıştıracağı yeni ve genç bir nüfusa ihtiyacı var. İşte AKP iktidarı da bunu aileye sarılarak yapmaya çalışıyor. Bir diğer yandan ise “aile ile iş yaşamının uyumlulaştırılması” safsatasıyla kadınları hane içerisinde sömürmenin yeni biçimlerini yaratmaya devam ediyor. Kadınlar daha esnek ve güvencesiz işlerde “hane bütçesine katkı” adı altında çalıştırılmaya teşvik ediliyor. 

İktidarın kolayca kontrol edebileceği ve kendi güdümüyle hareket ettirebileceği bireyler yaratmadaki önemli bir adımı da sosyal yardımlar. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı eliyle sosyal yardımlardan bir sadaka kültürü yaratan iktidarın bunu kalıcılaştırma arzusu çok açık. Birleşik Metal-İş Sendikası Sınıf Araştırmaları Merkezi (BİSAM), Açlık ve Yoksulluk Sınırı Temmuz 2025 Dönem Raporu’nu 12 Ağustos günü açıkladı. Rapora göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 25 bin 952 lira, yoksulluk sınırı 89 bin 768 lira oldu. Asgari ücret ise 22 bin TL olarak kaldı. Emekçilerin ve emeklilerin temmuzda ara zam taleplerine kulak tıkayan iktidar, sosyal yardım güzellemeleri yapmaya devam ediyor. Doğacak her çocuk için verilecek para miktarını duyurarak kadınları bir kuluçka makinesine döndürmeyi hedeflerken bunu 3 çocuklu kadınlara sınavsız memur olma vaadiyle pekiştiriyor. Yoksulluk sınırının kat kat altındaki asgari ücretli bir aileyi önce sosyal yardıma muhtaç ediyor, sonra da bu aile fertlerini istediği gibi kendi güdümünde istediği gibi çalıştırıyor.

Diğer bir yandan ise 2025 bütçesinde kadın başına ayrılan tutar günlük sadece 38 kuruş olarak belirleniyor. Yoksulluğu ve ekonomik krizi kadının sırtına yükleyen pratik bir de böyle karşımıza çıkıyor. 

Bugün devlet organlarının birçok görevinden el çektiğini görmek mümkün. Özellikle bu yaz yaşadığımız canlı yaşamını tehdit eden çevre felaketlerinde, yangınlarda devletin yetersiz kalmak şöyle dursun hiçbir şey yapmadığını, devlet yetkililerinin sıradan yurttaşlar gibi davrandıklarını hepimiz gördük. Benzer bir anlayışla, aileyi güçlendirme adı altında aslında devletin sosyal hizmetlerden tamamen çekilmesi ve bu sorumlulukların tamamen kadınların üzerine yıkılması planlanıyor. Özellikle yaşlı, hasta ve çocuk bakımındaki sorumluluğu tek başına kadının sırtına yükleyip kadını kafasını evden dışarı çıkaramaz duruma getirmeyi istiyor. Kadını aileden ibaret gören bakışını yaymak, yaygınlaştırmak ve pekiştirmek için her bulduğu fırsatı değerlendiriyor. Üstelik tüm bunların yanında bir diğer yandan aile içerisinde erkek şiddetini görmezden geliyor, vahşileşen erkek şiddetinin sırtını cezasızlıkla sıvazlıyor. Her gün kadınların kendilerine en yakın erkekler tarafından öldürüldüğü bir gerçeklikte “ailenin korunması ve güçlendirilmesi” tartışılmaya devam ediliyor. 2025 yılının ilk yarısında 135 kadının katledildiğine ve 145 kadının şüpheli şekilde ölü bulunduğuna dair veriler karşımızda. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre 2025’in ilk 6 ayında 96 kadın, aile üyesi bir erkek tarafından öldürüldü. İlk 6 ayda kayıtlı kadın cinayetlerine baktığımızda öldürülen kadınların yüzde 35’i evli olduğu erkekler tarafından öldürüldü. Öldürülen kadınların yüzde 65’i evde öldürüldü. Veriler kadınların en çok evlerinde öldürüldüğünü çok çarpıcı bir gerçeklikle bize sunuyor. 

İktidarın sunduğu veriler ise kutsal aile yalanı gölgesinde her şeyin sermaye için olduğu gerçeğini gizlemeyi hedeflerken bu gerçeğin saklanacak bir yanı kalmadı. 

Çözüm: Sosyalist Feminist Mücadele

İktidarın ve sermayenin planları işte böyle açık ve net, bizimki de öyle. Tüm bu tablodan çıkış yolu, mücadelede. Şimdi sosyalist feminist mücadele bayrağını yükseltmenin gerekliliği her zamankinden daha fazla ve daha acil bir ihtiyaç. Kadınların hem ücretli emek piyasasında emeğinin sesini yükseltmek hem de yeniden üretim emeği gibi görünmeyen emeğin sesini yükseltmek önümüzde önemli bir görev. Emeğimizin sesini yükseltmek için bugün elimizde daha güçlü gerekçeler var. Kadın emeğini görünür kılmak için  daha fazla konuşmak ve tartışmak görevleri ile karşı karşıyayız. Bunun bir biçimi, bulunduğumuz her yerde bunu örgütlü bir şekilde dile getirmek ise diğer biçimi örgütlenme çalışmasının kendisi olmak durumunda. 

Sosyalist feminist bir bakış ile ekonomi politik tartışmalarını açığa çıkaran, ücretli ve ücretsiz emeği birlikte analiz eden, kadınların ihtiyaçlarını temel alan alternatif politikaları savunmak, talepler oluşturmak ve kazanmak zorundayız. Bir yandan da emeğimizi görünmez kılan, hiçleştiren, önemsizleştirmeye çalışan ve “iyi anne, iyi eş, makbul kadın” gibi söylemlerle belirli bir kadın tipi yaratarak bu saldırıları genişleten politikalara karşı sözümüzü ve eylemimizi harmanlayan bir pratiği yaratmamız gerekiyor. Bu politikaların iki farklı yönünü de yorumlayan, söz üreten, ürettiği sözü eyleme dönüştüren bir hattı kurma görevi hepimizin. 

Mücadelemizin patriyarkaya ve kapitalizme karşı olduğunu hem kendimize hem yanı başımızdakilere anlattığımız, bilinç yükselten, eyleyen bir direniş yılının ilk yarısını geride bıraktık. İktidarın tüm bu saldırılarıyla  kadınları hapsetmeye çalıştıkları bu sömürü düzeninin farkındayız. Bu farkındalıktan ve örgütlülüğümüzden güç alıyoruz. Şimdi söylenen ve söylenecek sözlerle birlikte yürüyelim…

Scroll to Top