80’ler Amerika’sında güneşin aydınlattığı küçük bir banliyöde sakin bir günle açılıyor film. Tüm banliyö bir arada ve mutluyken yalnızca Platt ailesinin içinde bir huzursuzluk var. Yine de Oak Caddesi’nin sınırları net çizgilerle ayrılmış evlerinde yaşayan bu topluluk, izleyiciye sıcak bir nostalji duygusu yaşatıyor. Ancak felaketin bir anda başlarına çökmesiyle Oak Caddesi sakinlerini bir daha hiç bir arada göremiyoruz, o kırılgan birliktelikleri adeta tuzla buz oluyor.
1980’lerin başları; Ronald Reagan’ın sosyal devlet harcamalarını kestiği, Amerika’da ekonomik durgunluğun yaşandığı, işsizliğin arttığı, kapitalist sistemin derin bir çalkantıya girdiği yıllardı. Sistemin krizi halkın üzerine bir kara bulut gibi çökerken geleceğe dair hissettikleri umutsuzluk kökleşiyordu. Dönemin ana akım sinemasında da tek bir kusursuz aileyi merkezine alan, bireyci anlatılarla izleyicilere teselli verilmek isteniyordu. Her türlü sınıfsallığa ve başkalığa kör olan bu anlatı hiç şüphesiz bir şeylerin üstünü örtüyordu.
The End of Oak Street’in yönetmeni Mitchell de geçmişe dönerek bu teselli anlatısının temel taşlarını yerinden oynatıyor. Ailenin ve bireyci ideolojinin göz kamaştırıcı büyüsünü bozuyor. Aslında filmin sonunda kendisi de benzer klişeleri tekrar ediyor ancak finale kadar yaptığı hamlelerle alaycı tavrını koruyor ve Amerikan banliyö nostaljisinin, “kahramanlık” anlatısının içini, çoktan boşaltmış oluyor.
80’lerin ekonomik krizini sokaklarda terör estiren ve evleri paramparça eden bir dinozor metaforu üzerinden izliyoruz. Yönetmen bilinçli bir tercihle dışarıda kıyamet koparken içeride tutunabileceğimiz ne varsa yerle bir ediyor. Oak Caddesi’nin zamanda geriye doğru savrulmasıyla bir anda kendilerini dinozorların vahşi yaşam alanında bulan Platt ailesi, evlerinde tutsak kalıyor bu da geçmişte aralarında biriken güvensizliğin ve iletişimsizliğin açığa çıkmasına sebep oluyor. Ebeveynlerin çocuklarının yanında taktıkları maskeleri, baş başa kaldıklarında birbirlerine tahammül edemeyişlerini, içlerinde yaşadıkları derin çaresizliği net bir şekilde görüyoruz. Amerikan idealine uygun sevgi dolu, her türlü zorlukla baş edebilen, aklı başında anne-baba figürü ters yüz oluyor.
Platt ailesinin büyük kızı Audrey’den duyduğumuz “Peki, sokakta dinozorların yediği onca insan, onlara ne olacak?” cümlesiyle somutlaşan vicdansızlığı yapılan tüm kahramanlıkların arkasında bir tür rahatsızlık biçiminde sürekli hissediyoruz. Evi, arabası yeterince sağlam olmayanlar ya da yeterli miktarda erzağı olmayanlar dinozorların kurbanı oluyor. Orta gelirli Platt ailesi, filmin sonunda daha iyi bir hayat standardına ulaşırken maddi durumu kötü olanlar yaşamlarını yitiriyor. Böylece sistemin sınıfsal adeletsizliği net bir şekilde ortaya çıkıyor. Reagen yönetimindeki Amerika’nın neoliberal politikalarının karşılığını filmde, oldukça dramatik bir biçimde görüyoruz.
Amerikan Aile Modelinde Anne Olmak
Platt ailesinin biricik annesi Denise’in, filmin daha başlarında kocasıyla sorunları olduğunu görüyor; uzaklara dalıp gitmesinden içinde bulunduğu aileye yabancı hissettiğini anlıyoruz. Ayrıca bastıramadığı terk etme arzusunu, ailesinden saklayarak yazdığı kitaptaki kurgusal karakter üzerinden öğreniyoruz. Yalnızca anneliğiyle tanımlanmamış, kendine ait ayrı bir dünyası da olan capcanlı ve “gerçek” bir kadın karakterle karşılaşıyoruz.
Sonra mücadelenin ortasında tüm aileyi koruyan, bir araya toplayan, ümit vadeden koca figürünü kaybetmesiyle Denise’in içinde bir şeyler değişiyor. Çocuklarını koruma içgüdüsüyle yola devam etse de hep bir yanı eksik kalıyor. Bu yüzden, filmin akışında zamanda geriye gitmenin mümkün olduğu bir anda kocasını ölümden kurtarıyor. Bir daha hiç gitmeyeceğine ve hep beraber yaşayacaklarına dair sözler veriyor. Denise’in geçmişte kendi içinde yaşadığı sarsıntılar, kocasını kaybetme korkusuyla yok oluyor. Böylece olması gerektiği gibi dayatılan çekirdek aile korunuyor ve Denise yeniden sevilen anne ve mutlu bir eş oluyor. Yönetmen, bunu öyle bir şekilde yapıyor ki yaşananların ne kadar gülünç durduğunu, eleştirel bir yapaylıkla kurulduğunu hissedebiliyoruz.
Felaket sonrasında dinozorları temizlemek için devreye sokulan Amerikan ordusu asayişi sağlıyor, Platt ailesi de bu yeni düzende ekonomik olarak refaha kavuşuyor. Filmin başında gördüğümüz kitabını bir kenara bırakan Denise, daha satılabilir bir şeyi, kendi kurtuluşlarını kahramanlaştıran bir eseri kaleme alıyor. Neoliberalizmle kalkınmış Platt ailesinin, yaşadıkları kâbus döneminden geriye, unutulması gereken ölüler ve çoktan toprağa gömülmüş kaçıp gitme arzuları kalıyor.


