1980’den itibaren kapitalizmin neoliberal programa uyum sağlamasıyla birlikte, gıda enflasyonu sorunu ve buna karşın gıda egemenliğine olan ihtiyaç ciddi şekilde görünür oldu. Günümüz itibariyle derinleşen yoksulluk, muazzam boyutlara varmış bir gıda enflasyonu ve küresel sermaye tekellerinin gıda üzerindeki egemenliği ile birlikte gıda sorunu şiddetini her zamankinden daha da arttırmış durumda.
İçinde bulunduğumuz bu derin krize karşı bir alternatif üretme çabasında olan ve bu yolda mücadele veren özneler de var. Bugün biz de bu öznelerden biri olan YerDeniz Kooperatifi ile bir röportaj gerçekleştirdik. Sadece üreticiyi tüketiciyle buluşturmak gibi genel bir kooperatif pratiğinin ötesinde, kültür-sanat alanında yaptıkları, sorunsallaştırdıkları meselelere dair ilişkisel ve bütüncül bakışları, değişime yönelik pratikleri itibariyle YerDeniz kooperatifi; hem derinden yaşadığımız gıda kriziyle ilgili bize bir bakış açısı sunuyor hem de buna dair pratik öneriler üretiyor.
Elyazmaları olarak, “asıl olan dünyayı değiştirmektir” düsturundan yola çıkarak, daha iyi bir dünya yaratma motifiyle harekete geçen pratikleri okurlar ile buluşturmayı temel amaçlarımızdan biri olarak kabul ediyoruz. Birazdan okuyacağınız röportaj da sorunlar üzerine sadece masa başından çözüm üretmekten öte, dünyayı değiştirme pratiğini benimsemiş bir anlayışı sizinle buluşturacak.
YerDeniz Kooperatifini tanıtır mısınız? Kooperatifin kuruluş hikayesi, ilkeleri, amaçları, faaliyet alanları nelerdir?
Kooperatifimizin temeli Gezi direnişine dayanıyor aslında. 2013 Yılındaki Gezi eylemlerinden sonra, Yoğurtçu Park Forumu’nda kurulan atölyelerden biri de aktif politika atölyesi idi. Orada Gezi direnişini ortaya çıkaran nedenleri analiz ettik ve bunları üç ana başlıkta toparladık. Bu başlıklar kent talanı, otoriterleşme ve örgütsüzlük idi. Birkaç grup kurduk ve bu konuları derinlemesine inceledik. Örgütlenme modelleri başlığının alt başlıklarından biri ise Kooperatiflerdi. O dönem Sovyetler Birliği, İspanya, Yugoslavya, Rojava gibi pek çok modeli araştırdık. Seferihisar gibi yerel belediyecilik örneklerine baktık. Park forumlarında bu çalışmaları anlattık ve kendi yerelimizde bunu nasıl yapabilirizi tartışmaya başladık. Sonrasında mahalle dayanışmalarında ekolojik pazar tartışmaları, kooperatifçiliğe evrildi ve kooperatif çalışmasının pratik sürecini örmeye başladık. Bir tüketim kooperatifi çalışmasına evrilen süreçte, daha sonra bir grup olarak o çalışmadan ayrılmak durumunda kaldık
Farklı alanlarda çalışan, içlerinde kooperatifçilik konusunda deneyimli olan bir ekiple birlikte 2019’da YerDeniz Kooperatifi’ni kurduk. Bakanlığın kooperatifler için hazırladığı tip sözleşmeler vardır. Biz faaliyet alanımızı kısıtlı tutmamak adına yeni bir ana sözleşme hazırladık. Dolayısıyla bakanlıktan kooperatif sözleşmelerinde normalde olmayan bir isim aldık. Böylelikle resmi adımız S.S. YerDeniz Sosyal İşletme ve Hizmet Kooperatifi oldu. Ana sözleşmemizde teknik elemanlar çalışması, kültür sanat çalışmaları, dayanışma bankası, yenilenebilir enerji, geri dönüşüm, yaşlı ve çocuk bakımı gibi isteyen herkesin katılabileceği ve kooperatifin üst şemsiye gibi herkesi sarabileceği bir çok seçeneğimiz var. En iyi bildiğimiz alan gıda olunca çalışmaya buradan başladık.
Kooperatifin işleyiş biçimi nasıl?
Aslında dörtlü bir yapıyız. Yeldeğirmeni ve Göztepe’de olmak üzere gıda kooperatiflerimiz, Şile’de agroekoloji uygulama alanımız var. Teknik elemanlar ve kültür sanat alanlarında da çalışmalar yürütüyoruz. Kooperatifimizde uzun süredir gönüllü ve yarı profesyonel emek üzerinden işleyen bir yapımız vardı. 2026 yılı başlarında yaptığımız işçi kooperatifi olma tartışmaları sonrasında faaliyet alanlarımızı gıda & agroekoloji, mimarlık ve görsel iletişim & tasarım olmak üzere 3 ana başlık etrafında tam zamanlı çalışacağımız bir işçi kooperatifi olarak yeniden yapılandırdık. Her bir çalışma kendi içerisinde özerk, kendi kararlarını alabiliyor, ileride isterse ayrılabilirler. Şu anda mali ve idari olarak YerDeniz Kooperatifi’ne bağlı bu çalışmalar. Kooperatif modelimiz herkesin gelip çalışabileceği, farklı pek çok alanı içinde barındıran, kapsayıcı bir model. Kooperatifi hem dayanışmacı ekonomik bir model olarak, hem bir örgütlenme alanı olarak, hem de herkesi bir araya getiren sosyal bir yapı gibi görüyoruz.
Kooperatif işleyişinde ihtiyaca göre çeşitli birimlerimiz var. Araştırma gereken konularda birimlerde ön çalışmaları yapıp, kararları haftalık toplantılarda konsensüsle alıyoruz. Konsensüsle karar alamadığımız durumlarda konuyla ilgili çalıştaylar düzenliyoruz ve birbirimizi ikna etmenin yollarını arıyoruz. Ayrıca kendi aramızda yaşadığımız sorunlarla ilgili de iç sorunlar toplantısı yapıyor, sorunları zamana yaymadan çözmeye çalışıyoruz. Birlikte öğrenerek ve her bir süreçten güçlenerek çıkmaya gayret ediyoruz.
Kooperatifin sorunsallaştırdığı temel konulardan birisi olarak gıda krizi kavramından bahsedebiliriz. Kooperatif, özellikle 2007-2008’den itibaren, kapitalizmin dünya ölçeğinde yaşadığı krizle birçok krizin görünür olmasıyla birlikte, gıda krizinin ve gıda enflasyonunun da ciddi sorunlar haline geldiğini tartışıyor. Sizce gıda enflasyonunun ve gıda krizinin temel sebepleri neler?
Gıda krizine ve açlığa çare olarak pazarlanan endüstriyel tarım, yerel ve kendine yeterli üretim döngülerini parçalayarak gıda ürünlerini, fiyatları uluslararası borsalarda belirlenen ticari metalara dönüştürdü. Çok az sayıda tekelci şirketin tohumu ve gıdayı kontrol etmesi bugün yaşadığımız gıda krizinin en önemli nedenlerinden biridir. Ayrıca endüstriyel tarım endüstriyel girdiler ile sürdürülüyor ki bu da fiyatların sürekli artmasına neden oluyor.
2007-2008 krizinden beri dünyada çıkan ayaklanmaların pek çoğu gıda ayaklanması olarak tanımlanabilir ve çıkışlarındaki başat etken temel gıda fiyatlarına yapılan zamlardır. Ardından gelen covid-19 salgını, iklim değişimi ve ithalata dayalı gıda tedariği politikaları gıda krizini daha da derinleştirdi. Bir zamanlar tahıl ambarı olan Türkiye’nin pek çok ürünü ithal etmesi gerçeği ile karşı karşıyayız ki içlerinde hayvan yemi olarak kullanılan samanda var. İthal edilen tarımsal ürünlerin tedariğinde çıkan sorunlarda fiyatları artıran başka bir etken olarak önümüzde duruyor.
Dünyanın her yerinde yerel üreticilerin, küçük ölçekli köylü üretiminin tasfiyesi ve tarımın uluslararası tekellerin eline geçmesi sonucu gıda krizi giderek ağırlaşıyor. Emperyalistler arası rekabet ve savaşlar nedeniyle gıdaya erişim konusunda daha da ağır bir dönem bizi bekliyor.
YerDeniz Kooperatifi’nin gerek pratik gerek teorik bakış açısı olarak gıda egemenliği kavramını sahiplendiğini ve kullandığını görmekteyiz. YerDeniz Kooperatifi’nin gıda egemenliğine dair bakış açısını anlatabilir misiniz?
Gıda egemenliği kavramı “Yeşil Devrim”e karşı tabandan yükselen bir politika aslında. “Yeşil Devrim”le birlikte gıdanın kontrolü ulusötesi şirketlerin eline geçti, topraklar çoraklaştı, halklar yoksulluğa ve açlığa mahkûm oldu. “Yeşil Devrim” bununla da sınırlı kalmadı insanın toprakla, gıdayla, kültürle ve ne yazık ki insanla ilişkisini zaman içinde kopardı. “Yeşil Devrim”le hayata geçirilen endüstriyel tarımda yüksek düzeyde, yaygın olarak kullanılmaya başlanan zararlı pestisitlerin, insan ve çevre sağlığı üzerindeki yıkıcı etkilerinin ortaya çıkmasıyla birlikte yaşam ve çalışma alanlarımıza, gıdamıza, ekosisteme ve bizzat hayatımıza yapılan bu neoliberal saldırılara karşı topyekün bir direniş başladı ve gıda egemenliği üzerinden, tabandan filizlenen bir halk hareketi ortaya çıktı. 2007’de La Via Campesina öncülüğünde Mali’de yapılan Dünya Gıda Egemenliği Forumu gıda egemenliği için bir dönüm noktası oldu. Biz de kooperatif olarak bu forumdan çıkan gıda egemenliği anlayışı ile hareket ediyoruz.
Gıda egemenliği; gıda sisteminin yerelleştirilmesi, gıdanın geleneksel yöntemlerle üretilmesi, toplumun her kesiminin sağlıklı, kültürüne uygun gıdaya erişim hakkı, köylülerin meralar, ormanlar, dereler, tohumlar, tarımsal arazilere erişiminin sağlandığı ve güvence altına alındığı, bilge köylü tarımının yapıldığı ve bilginin ticarileştirilmeden kuşaklara aktarıldığı, ekolojik bir tarım modelinin inşa edilmesi olarak bütünlüklü bir sistemi ifade eder. Gıda egemenliği; gıda meselesini sınıfsal bir mesele, toplumsal cinsiyet meselesi, göçmen meselesi, mevsimlik işçi meselesi ve doğa meselesi olarak görür.
Bu şekilde bir gıda egemenliği anlayışına dair daha detaylı bilgi için Nyeleni Bildirgesinin incelenmesini de yararlı buluyoruz.
Gıda egemenliği kavramı, yine Kooperatif’in değindiği bir başka kavram olan gıda güvenliği kavramından nasıl ayrılıyor?
Gıda güvenliği kavramı daha çok sermaye tarafından kullanılan bir kavram olarak karşımıza çıkıyor ve “gıdaların hasat edilmesi, taşınması, işlenmesi, hazırlanması, depolanması ve son tüketiciye sunulması sürecinde gıda kaynaklı rahatsızlıklara ya da hastalıklara neden olan fiziksel, biyolojik ve kimyasal nitelikteki çeşitli risk unsurlarını önleyecek, zararsız kılacak ya da elimine edecek yaklaşımları ele alan” bir kavram olarak kullanılıyor.
La Via Campesina gıda güvenliği tanımlamasının, gıda sistemlerinin sosyal kontrolünü tartışmaktan kaçındığını ortaya koyarak şöyle diyor; “Gıda güvenliği maddelerine bakınca, insanların hapishanede ya da bir diktatörlük altında güvenli bir şekilde yiyecek alabilmeleri tamamen mümkün gibi gözüküyor, oysa bu tanımlama toplumsallıktan tamamen uzaktır. Gıda temel bir insan hakkıdır. Bu hak ancak gıda egemenliğinin garanti edildiği bir sistemde gerçekleştirilebilir. Gıda egemenliği, her milletin, kültürel ve üretken çeşitliliğine saygılı, temel besinlerini üretme kapasitesini sürdürme ve geliştirme hakkıdır. Kendi yemeğimizi kendi topraklarımızda üretme hakkımız var. Gıda egemenliği, gerçek gıda güvenliğinin bir ön şartıdır.”
Biz de gıda güvenliğinin teminatının gıda egemenliği olduğunu savunuyoruz ve mevcut sistemler değişmedikçe gıda güvenliğinden de bahsedilemeyeceğini düşünüyoruz. Özellikle şimdilerde bakanlığın açıkladığı sayıları 30 binlere varan tağşiş listelerinin bunun kanıtı olduğunu düşünüyoruz.
Günümüzde; savaşların, ekokırımın, yoksulluğun ve doğal felaketlerin ulaştığı boyut göz önüne alındığında, gıda krizi nasıl yorumlanabilir?
Bütün bunlar çeşitli şekillerde halkların gıdaya erişimini zorlaştıran meseleler elbette. Gıda krizinin en temel nedenlerinden birinin gıdanın temel bir hak olmaktan çıkıp, kâr getiren bir sektör olarak görülmesi olduğunu düşünüyoruz. Bunun bir örneğini ABD’nin hegemonik olarak başlattığı İran savaşında gördük. Hürmüz Boğazı`ndan geçişler kısıtlandığında kimyasal gübre tedarik edemeyen endüstriyel gıda üreticisi, azalan kârını hızla ürün fiyatlarına yansıtarak krizi ranta çevirdi. Ayrıca Filistin`de devam eden savaşla birlikte, Filistinli çiftçilerin tarlalarının yakılması, kimyasallarla zehirlenmesi, ağaçların sökülmesi, su kuyularının beton dökülerek kapatılması gibi insanlık dışı uygulamalarla açlığın bir savaş yöntemi olarak kullanıldığına tanık olduk.
Bizce dünyada yeterince gıda üretiliyor ve daha uzun yıllar gıda üretilme kapasitesi de mevcut. Ancak kâr için üretilen gıda ve emeği ile geçinmek zorunda olan milyarlarca insanın çok düşük gelirlerle yaşamaya zorlanması veya işsiz bırakılması bir kontrol etme yöntemi olarak kullanılan gıda krizini daha da artıracak gibi duruyor. Tüm bu sorunların gıda üzerindeki etkileri için çözüm de yine bu temel meseleye karşı mücadele vererek bulunabilir diye düşünüyoruz.

İçerisinde bulunduğumuz bu güncellikte kooperatif kendini nerede konumlandırıyor?
Biz öncelikle kendimizi anti-kapitalist dayanışma ekonomisi olarak tanımlıyoruz ve kâr etmeyi değil dayanışmayı önceliyoruz. Dayanışma ekonomisini bir bütün olarak görüyoruz, sadece kentliler için doğal gıda getirmiyoruz. Üreticileri üretime devam etmesi, doğanın korunması, insani yaşam ücreti gibi pek çok konuyu da göz önüne alıyoruz. Kooperatifte ürün fiyatlarını belirlerken adil fiyat ilkesini uyguluyoruz. Herkesin insani geçimlik gelirini kazanacağı bir modeli esas alıyoruz. İnsani yaşam için gelir kriterimiz var ve işçi kooperatifi olmak için çalışmalar yürütüyoruz. Yerel yönetimlerle gücümüz doğrultusunda ilişki kuruyor, bağımsızlığımızı koruyoruz.
Birlikte öğrenmeyi önemsiyor, bilmediğimiz konularda çevremizle açık ilişki kuruyoruz. Bilginin alınır satılır bir meta değil paylaşılabilir bir şey olduğunu düşünüyoruz. Atölyelerimizi ücretsiz olarak yapıyoruz. Kooperatif gönüllülerinin özne olmasını sağlamaya çalışıyor, katılımcılığı artırmaya çalışıyoruz. Okuma ve öğrenmeye karşı mesafeli olunmasına rağmen içe dönük birlikte öğrenme süreçleri örgütlüyoruz.
Üreticilerle dayanışma ve güven temelli bir ilişki kurmayı önemsiyor, sorunlar olduğunda nasıl olumlu bir hale getirebiliriz diye düşünüyoruz. Ürünü satmaktan ziyade ürünün üretim süreçlerine tüketicileri dahil etmeye çalışarak yarı-üretici olmalarını önemsiyoruz. Üretici ziyaretleri ile ürünle ilgili aldığımız beyanları yerinde görüyor, Katılımcı Onay Sitemini (KOS)’u hayata geçirmek için pratik adımlar atıyoruz. Ürün ve üreticilerle ilgili geri dönüşleri üreticilerle konuşuyoruz.
Farklı toplumsal kesimlerle dayanışma ilişkileri sürdürüyoruz. Hak mücadelesi yürüten işçilere gıda desteği sağlıyor, erkek şiddetine uğrayan kadınlarla dayanışma ilişkileri geliştiriyoruz. Pazarların halkın gıdaya ulaşma sürecinde önemli olduğunu düşündüğümüz için İBB Üretici ve Kooperatifler Pazarında 4 seneye yakın bir süre çalıştık. Pazarların sadece ürün alınan yerler değil, gıdaya dair her şeyin konuşulduğu bir zemin olması gerektiği kanısındayız. Birçok kooperatifinin kuruluş sürecine aktif destek verdik. Temiz gıdayı sadece pestisit kullanımı ile ilgili görmüyoruz. Mevsimlik işçilerin yaşadıkları hak gasplarını ya da bulundukları bölgede kooperatif ya da kolektif bir örgütlenme geliştirmelerini önemsiyor, bu konularda dayanışma pratiklerini geliştirmeye çalışıyoruz. Şimdi aktif olmasak da bir dönem İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi Beslenme Çalışma grubuna katkı verdik.
Websitesi ile bugüne kadarki bilgi birikimimiz ve deneyimimizi ortak kullanıma açtık. Bu konudaki birikimlerimizi kitaplaştırdık. Dünyada alanımızla ilgili örgütlenmeleri takip ederek çıkan yazıları çevirerek, sitemizde yayımlıyoruz. Filistinli çiftçilerle dayanışmak amacıyla kitap çıkardık. Biliyoruz ki dayanışma ekonomileri birlikte dönüşme örgütlenmeleridir. Kooperatiflerin bulundukları semtlerde gönüllü mekanizmaları dışında kooperatif dostları mekanizmasını da geliştirerek semt/mahalle ölçeğinde örgütlenmeyi genişletmeye çalışıyoruz.
Kooperatif, sorunsallaştırdığı temel meseleler -gıda krizi ve gıda enflasyonu gibi- için nasıl alternatifler üretebilir?
Bu alanda yıllardan beri çalışan örgütlenmeler var. Bu örgütlenmelerin dışında kırda yeni kurulan üretim kooperatifleri, kentte gıda dağıtımı yapan kooperatifler, gıda toplulukları var. Kapitalizmin krizine iklim krizi ve ekolojik krizin eklendiği ağır bir süreçten geçiyoruz. Önümüzdeki dönemde gıda örgütlenmelerinin iklim krizine, ekolojik yıkıma ve ticarileşmeye karşı mücadeleyi de içeren dayanışma ekonomileri zemininde, yeni bir perspektifi birlikte inşa etmeleri gerektiğini düşünüyoruz. Bunun içinde dışa bağımlılığı azaltmalıyız söylemi değil Dünya Ticaret Örgütü anlaşmalarına karşı çıkarak; kır ve kentte birlikte örgütlenerek kır kent ilişkisini kuracak çok yönlü bir örgütlenme sürecine ihtiyacımız var.
Ayrıca sendikal örgütlenme ile kooperatif örgütlenmesinin birlikte ele alındığı gıda egemenliği platformu gibi modellere ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. İş yerlerinde ve yaşam alanlarımızda yeterli, dengeli ve sağlıklı gıdaya ulaşmanın birlikte mücadele ile gerçekleşeceğine inanıyoruz.
Kooperatiflerin bu konularda yapabilecekleri neler?
Kooperatifler kentte ve kırda doğal, sağlıklı, adil fiyatlı gıda üretiminin ve dağıtımın temel araçlarından birisi olarak sadece gıda üretimine değil geri planındaki üretim ilişkileri ve üretim süreçlerine de odaklanan, insani gelirden, toplumsal cinsiyet meselesine pek çok soruna değinen geniş bir perspektiften meseleyi ele alıyorlar. Böylelikle bir yandan doğa dostu, insani bir üretim süreci inşa ederken diğer yandan kentliler sofralarına gelen aşın tüm süreçlerine dâhil oluyorlar. Kooperatifler ortak iş yapmanın, kolektif akılla üretmenin, dayanışmayla güçlenmenin pratiklerini ortaya koymaya çalışıyorlar. Bireysellikten çıkıp özne olarak, yaşamın tam da ezilenler cephesinden yeniden inşaa edilmesini sağlamaya çalışıyorlar. Kâr eksenli olmayan, yerelde üretimi teşvik eden, hem kırda hem kentte birlikte hareket eden bir mücadele ekseninde ilerliyorlar.
Ayrıca bizim gibi kentte var olan kooperatifler, gıdanın son kullanıcıya ulaşmasında aradaki aracıların (Bir ürün İstanbul’a gelene kadar 7 ayrı noktadan geçiyor) kalkmasını sağladığı, gıdayı doğrudan üreticiden temin ettiği için hem üretici hem de tüketici tarafında adil fiyat uygulamasını mümkün kılıyorlar. Kooperatif ürünü doğrudan üreticiden aldığı için kooperatiften alınan her bir ürüne ödenen para doğrudan üreticiye gitmiş oluyor. Üretici adil fiyatlarla üretim yaparak hayatını idame ettirebildiği için çiftçilik yapmaya devam edebiliyor.
Üreticilerle yakın ilişkilerimizden dolayı neyi, nasıl, ne kadar ve hangi koşullarda ürettiklerini biliyoruz. Karşılıklı konuşarak planlamalarına destek vermiş oluyor ve insanlar arasında yok edilmeye çalışılan güven ilişkisini dayanışma zemininde yeniden tesis etme yolunda adımlar atıyoruz. Kısacası gıda egemenliği perspektifi ile hareket eden dayanışma ekonomileri olarak yaşamın birlikte örgütlenmesinde mütevazı adımlar atıyoruz.
Kooperatifçilik anlayışı endüstriyel gıda sektörüne bir alternatif üretebilir mi?
Endüstriyel tarım, kapitalist üretim ilişkileri içinde yapılan tarımdır ve bugünün dünyasında kapitalizm nasıl bir kriz içindeyse endüstriyel tarım da yaşanan krizin ana sebeplerinden biridir. Dolayısıyla sorunlara neden olanlar zaten çözüm olamazlar. Bunun için halkların Gıda Egemenliği perspektifini savunuyoruz. Yani gıda meselesi gıda egemenliği tanımında da söylediğimiz gibi bir sınıf, ekoloji, toplumsal cinsiyet, göçmen işçi ve mevsimlik işçi meselesidir aynı zamanda. Yeni bir toplumsal ilişki biçimini tahayyül etme ve kurma perspektifidir.
Agroekoloji bu mücadelenin önemli parçalarından biridir. Örgütlü küçük köylüler hali hazırda dünya gıda üretiminin %35’ine yakınını üretiyorlar. Tabii tarımda sorunların temel kaynağı uluslararası gıda tekelleri ve Dünya Ticaret Örgütü ile yapılan tarım anlaşmalarıdır. La Via Campesina DTÖ’ye karşı mücadeleyi öne çıkaran bir hat izledi. Bugün de DTÖ’ye karşı çıkılmadan bir tarım politikası üretilmesi mümkün değildir. Bu ise bize yeni bir alternatif gıda sisteminin ancak anti-kapitalist bir zeminde ele alınabileceğini gösteriyor.
Genelde 8 milyar insanı nasıl doyuracağız başka türlü diye bir anlayış var ancak halkın yediği gıdanın 1/3’ünden fazlası küçük üreticiler tarafından üretiliyor. Endüstriyel gıda sektörü kimi doyuruyor? Bu sektörün oluşturduğu yıkımdan nasıl kurtulabiliriz?
Başlamadan önce FAO’nun eski ama yaygın bilinen verisini güncellediğini tekrar etmekte fayda var. FAO 2014 yılında yayımladığı raporda dünya gıda üretiminin %70’nin aile çiftçiliği ile üretildiğini yazmıştı. 2021 yılında bunda ölçek bazlı düzeltmeye gitti çünkü eski veri büyük ölçekli üretimleri de sadece bir aileye ait olma kriteri üzerinden içermekteydi. Güncel veri bize 2 hektardan küçük toprağa sahip olanların gıdanın üçte birini ürettiğini gösteriyor.
8 Milyar insanı nasıl doyuracağız sorusu aslında içinde dünya nüfusuna yetişmeyen bir üretim olduğu ön kabulünü taşıyan bir sorudur. Oysa mevcut üretilen gıda dünya nüfusunu beslemeye yetmektedir. Bu soru, endüstri 4.0 ile takviye edilen akıllı tarım, topraksız tarım, GDO’lu ürünlerin yetiştirilmesi, yapay zekâ uygulamaları vb içeren bir tarımın kurtarıcı olduğu mitini beslemek için gündemde tutulmaktadır. Dediğimiz gibi hali hazırda dünyada üretilen gıdanın üçte birini 2 hektardan küçük toprağa sahip küçük aile işletmeleri tarafından sağlamaktadır. O zaman mesele bu ürettiğimiz gıdanın kime, nasıl ulaştığıdır.
Kent nüfusunun kır nüfusunu geçtiği dünyamızda kentlerin yoksul bölgeleri “gıda çölleri” olarak tanımlanan, sebze meyveye ulaşılamayan geniş bir nüfusu barındırıyor. `Gıda çölleri`nde endüstriyel gıdanın dışında gıdaya ulaşamazsınız, dolayısıyla bu gıdayı satan marketlere mahkûm olursunuz. Yani endüstriyel gıdanın kullanıcıları asıl olarak yoksul, geniş emekçi kesimlerdir.
Endüstriyel gıda üretimi sistemine karşı mücadele için ise halkların gıda egemenliği perspektifini benimsemesi gerekiyor. Neyin, ne kadar, nerede, nasıl ve kim için üretileceğinin kararını birlikte verebildiğimiz ölçüde gıda egemenliğinden söz edebiliriz. Bu ise ancak geleneksel bilgiyi içeren, agroekolojik uygulamaları olan bilge-köylü tarımın ve gıda üretiminin ülke, bölge ve dünya ölçeğinde planlanması ve uygulanması ile gerçekleşebilir.
Bu planlama ve uygulamanın ilk adımlarından biri yerel ve bölgesel ölçekte kooperatif ağlarıyla, işçi-emekçi örgütlerini içeren gıda egemenliği platformlarının hayata geçirilmesiyle mümkün olabilir.
Gıda enflasyonunu yoksullaşmanın en önemli yeniden üretim mekanizmalarından biri haline geldiğini kabul edersek. Özellikle Türkiye gibi ücretlerin sistematik olarak baskılandığı ekonomilerde gıda enflasyonu, emekçi sınıfların yaşam standardını en hızlı ve en görünür biçimde düşüren araçlardan biri haline geliyor. Bu bağlamda gıda enflasyonunu sermaye birikim rejiminin emek üzerindeki tahakküm araçlarından biri olarak karşımıza çıktığını söyleyebilir miyiz? Bu bağlamda mücadelenin seyri ve içeriği sizce nasıl örülmeli?
Genel olarak enflasyonist ortam işçilerin ve emekçilerin, gerçek gelirlerini düşürme ve sermaye sınıfına değer aktarma mekanizması olarak çalışmaktadır. Gerçek gelirlerin düşmesi, alım gücünün düşmesi anlamına geldiği için hayatı idame ettirmek ve “eve ekmek götürmek” en önemli başlık haline gelmektedir. Burada genel olarak ülkeyi ucuz emek cennetine çevirme hedefi ile Anadolu ve Trakya`nın her tarafına açılan organize sanayi bölgeleri stratejisinin uygulanması, ekonominin ara malları ithalatına bağımlı olması, ithal edilen tarım ürünlerinin işlenmiş gıdaya dönüştürülerek gıda ihraç edilmesi ( mesela Ukrayna`dan gelen buğdayın işlenerek makarna veya un olarak ihraç edilmesi) gibi nedenlerle enflasyon ve özelde gıda enflasyonu belirli bir politika çerçevesinde “piyasanın kontrolüne” bırakılmıştır.
Mücadelenin seyri ve içeriği bu politikalardan etkilenen işçilerin, kent ve kır emekçilerinin birlikte mücadelesi ile belirlenir. Genel hedefler ve genel politikalar belirlendikten sonra somut adımlar için gerçek ilişkilere bakılarak kısa, orta ve uzun vadeli örgütlenme ve mücadele zeminleri ortaya çıkarılmalıdır.
Bu kapsamda somut hedeflerin;
● Dünya Ticaret Örgütü Anlaşmalarına karşı kamusal politikaların oluşturulması,
● İşçi örgütlerinin gıda politikaları geliştirmeleri,
● Çiftçi örgütleri ve tarımsal kooperatiflerin yaygınlaşması
şeklinde ele alınması gerektiğine inanıyoruz. Son yıllarda artan kooperatifçilik dalgası ile işçi sendikaları örgütlenmelerini birlikte ele alacak modellerin ortaya çıkması mücadeleyi bir ileri noktaya taşıyacaktır diye düşünüyoruz.


