Gaston Bachelard, alev imgesini yaşamı ifade eden fiillere ilave bir canlılık ve hareketlilik kattığını, yükselen her nesnede alev imgesinin dinamizminin olduğunu iddia eder.[1] Alev sürekli kendini aşmaya yönelik bir hareketliliğin somut görünümüdür, yanarken daima yeniden tutuşarak ışığını sürekli kılar. Alev, bir birliği sürdürmek için desteklenmesi gereken tüm mücadeleleri söyleyip durur.[2] Bachelard, alevin şiirsel bir gücü olduğunu, alev karşısında hayal kuran herkesin potansiyel bir şair olduğunu ve alev karşısında dalınan her hülyanın bizi nesnenin varoluşunun temellerine götüreceğini tartışır. Alev karşısında hülyalara dalan alev düşçüsü artık kendi varlığından öte çok büyük hayallere dalar, mumun karşısına geçip dünyayı hayal ettiğinde her şeyi -şiddeti ve barışı- hayal edebilir.[3]
Bugün okuyacağınız mektup da yangınlı yıllardan bir alev düşçüsünün yazdıkları olacak. Bu mektubu ve Nicolas Boulte’un yazdığı diğer mektupları özel kılan temel şey aslında herhangi bir özelliğinin bulunmuyor olması. Bundan kastım yazdıklarının değersiz olduğunun bir ifadesi olmaktan ziyade; aslında bir devrimci militanın aşk, gelecek kaygısı, yeni bir dünya kurmanın umut ve endişeleri gibi temalara ayırabileceğimiz kişisel ve gündelik sorunlarıyla nasıl yüzleştiğini görmenin getirdiği değerin bir ifadesi. Yani devrimci bir militanın devrimin taktik ve stratejilerini düşünmekten öte, fetişleştirmelerin ve mitleştirmelerin ötesinde nasıl bir “sıradanlığı” olduğunun ifadesi.
Genelde devrimciler çeşitli biçimlerde mitleştirilir, devrimcilerin politik mücadelelerinin ardında birer insan oldukları gerçeği göz ardı edilir ve devrimci öncüler bize devrimci çizginin “ahlak timsalleri” olarak sunulur. Bunun sonucunda devrimciliğe insan üstü bir pozisyon atfedilerek aslında insana dair olan bir pratik insana yabancı bir biçimle kavranır. Mitleştirmelerden ve fetişleştirmelerden öte, devrimci bir militan olmanın insanlık üstü bir “rütbe” olmadığını kavramak açısından, devrimci bir militanın da yeni bir dünyayı kurmanın peşinde koşmanın yanında kişisel ve gündelik çelişkilerle yüzleşmesi açısından bu mektuplar, tematize edebileceğimizden öte bir değer içeriyor. Nicolas Boulte; 1968 küresel gençlik isyanıyla birlikte tanıdığımız binlerce devrimci öğrenciden, Spartaküs’lerden bugünlere okulu önünde bildiri dağıtan bir militana kadar, tarih boyunca yeni bir dünya yaratma umuduyla devrim yolunda yanıp tutuşan sınırsız sayıdaki alev düşçüsünden bir tanesi.
Yangınlı Yıllarımız: 1968
1968 küresel gençlik isyanı, geliştiği küresel koşullar ve yarattığı etkiler ile birlikte, içerisine sıkıştırıldığı biçimden çok daha fazla bir içerik vaadediyordu. 1968’in taşıdığı tüm içerik aslında biçimlerde kendini gösteriyordu ama biçim artık içeriğin de yerini almıştı. Bundan dolayı 1968 küresel gençlik isyanı dünden bugüne hep sembol isimleri (Kızıl Dany, Rudi Dutschke, Alain Krivine), görkemli sokak çatışmalarıyla (10-11 Mayıs Barikatlar Gecesi) veya simgeleşmiş sokak yazılarıyla (“Yasaklamak Yasaktır”, “Kaldırım Taşlarının Altında Plaj Var”) birlikte anıldı. Fakat 1968’i sıradan bir “eylem” değil de bir küresel gençlik isyanı yapan dinamikler, bize biçimin taşıdığı içeriği de görmemizi gerektiriyor. Mesela Büyük Proleter Kültür Devrimi’ni, Cezayir Kurtuluş Savaşı’nı, Küba Devrimi’ni, Vietnam Devrimi’ni ve bu mücadelelerin içinde yoğrulmuş bir gençlik kuşağını görmemiz gerekiyor.
Bu mercekten baktığımız zaman 1968’i küresel gençlik isyanı haline getiren ruhu ve birikimi çok daha iyi görebiliyoruz. Toplumsal mücadele ile yoğrulan bu kuşak, Michel de Certeau’nun deyimiyle 1789’da Bastille nasıl alındıysa, 1968 Mayıs’ta da sözü almıştı.[4] Yani artık seyirci kalmak, razı gelmek, yorumlamaktan öteye geçerek, gençler değişimin aktif katılımcıları yani özneleri haline gelmişlerdi.

Fotoğraf: Nanterre Üniversitesi’nde zamanın ruhunu yansıtan bir yazılama: “Faşistler Dien Bien Phu’dan kaçtı, siz Nanterre’den kaçamayacaksınız!”
Nicolas Boulte
Nicolas Boulte da bu koşulların yoğurduğu, 1968 küresel gençlik isyanının içerisinde yer almış bir militandır. 1960’ların ortalarında Hristiyan sol hareketin örgütlenmesinde yer aldı, katolik dinamiklerden beslenen işçi ve öğrencilerin örgütlenmelerini yürüttü. Bir emperyalist merkez ülkesinde, vatandaşı olduğu ülkenin sömürge sonrası ilişkilerde bölgede kritik bir konumda olduğu bir bağlamda, polis ve devlet baskısı karşısında Vietnam ulusal kurtuluş mücadelesinde aktif rol aldı. Vietnam ulusal kurtuluşu için Fransa’da kurulmuş Vietnam Ulusal Komitesi (Comité Vietnam National)’nde yer aldı, 1968 senesinde Vietnam Ulusal Komitesi’nin genel sekreteri oldu. 1968 Mayısı’nın atardamarı 22 Mart Hareketi’nin gizli kahramanlarından birisi de oydu. 20 Mart’ta Vietnam Ulusal Komitesi’nin lise ayağı Paris’teki American-Express banka şubesine taş ve sopalarla camları indirerek, anti-emperyalist sloganlar atarak bir eylem gerçekleştirmişti. Ardından gelen gözaltı ve tutuklamalar 22 Mart Hareketi’ni başlattı. Nicolas Boulte da 22 Mart Hareketi öncesi tutuklanan, sonrasında bu hareketin kazanımlarından biri olarak serbest bırakılacak militanlardan birisiydi.
Önce Hristiyan solu içerisinde olan Boulte, marksizmle tanıştıktan sonra konseyci komünist bir çizgiye geçti. 1968’den sonra Renault’nun Billancourt fabrikasına işçi olarak girdi, burada tamamı Gauche Prolétarienne (Proleter Sol)’deki maoistlerden oluşan Renault fabrikası mücadele komitesine girdi. Bu sıralar maoist olmamasına rağmen GP’de yer aldı. Uzun süre burada faaliyet gösterdikten sonra yaşanan anlaşmazlıklardan ötürü GP’den 1972’de ayrıldı. Ayrıldıktan sonra GP üzerine, GP’nin pratiğini “günlük gerçeklikten kopuk aktivistler” olarak niteleyerek eleştiren yazılar yazdı, GP’nin tarihsel maddeci pratiği tamamıyla terk ettiğini düşünüyordu.[5] Bunun yanında GP’yi askeri bir yöntem benimsemekle eleştiriyordu, Boulte bu askeri yöntemin aynı zamanda Pierre Overney’in öldürülmesine de yol açtığını düşünüyordu. Eleştirilere karşı GP, oluşturduğu halk mahkemesinde Boulte’u yargıladı ve mahkum ederek dövdü, Boulte ilk intihar girişimini o zaman gerçekleştirdi ve kıl payı kurtuldu. Yıllar sonra 1974’ten itibaren yaşadıklarından kaynaklı mücadeleden uzaklaştı ve kamyon şoförlüğüne başladı. 10 Mayıs 1975’te Le Monde gazetesine gönderdiği kendi ölüm ilanıyla birlikte hayatını sona erdirdi:
“Nicolas Boulte’un 10 Mayıs 1975’te gönüllü ve bilinçli bir şekilde kendi hayatına son verdiğini duyurmamız istendi. ‘Kaybın boyutu, zihnin neyle yetindiğiyle ölçülür (Hegel)’” [6]

Fotoğraf: Nicolas Boulte, Pierre Overney’in öldürülmesi üzerine PSU (Birleşik Sosyalist Parti)’nün düzenlediği basın açıklamasında. 24 Şubat 1972.
Nicolas Boulte’un, partneri olan 1968’in feminist militanlarından Acacia Condès’e 1970-1974 arasında gönderdiği mektuplar, 2019 yılında Acacia Condès tarafından kitaplaştırıldı. Boulte’un 36. mektupta da belirttiği “mektupları sakla” çağrısı, Acacia Condès için bu mektupları kitaplaştırma yolunda temel motivasyon olmuştu.[7] Mektupları okunduğunda yoğun şiirsel dili dikkat çekiyordu, Arthur Rimbaud, Antonin Arnaud, René Char gibi şairlerin diliyle beslenmişti yazdıkları.[8] En sıradan konudan bile bahsederken alevin dinamizmini sözlerinde bulabiliyordunuz. Çeviri sırasında her ne kadar sözlerinin bu şiirsel boyutu işimi biraz daha zorlaştırsa da kullandığı bu dil ve anlatımda başvurduğu referanslar, oldukça derinlikli; bu bir yandan kendi iç dünyasını yansıtırken diğer yandan içerisinde yaşadığı çağın atmosferi ile ilgili de ipuçları sunuyor. Oldukça kişisel ve samimi olunan bir insana yazılmış olmasından kaynaklı mektuplarda çokça samimi monolog, iç tartışmalar ve daha önce sürdürülen tartışmaların devamı niteliğinde tartışmalar da sürüyor. Samimi bir dille yazmış olması aslında bize yaşadığı iç çelişkileri bütün bir çıplaklığıyla gösteriyor.
Boulte; militandı, şairdi, alevli yıllara bakıp hülyalara dalan bir alev düşçüsüydü. Condès’in ifadesiyle: “ateşi hep canlı kaldı, yanması hiç durmadı.”[9]
Mektup[10]
Paris, 29 Temmuz 1970
Sevgilim,
Bildiğin kişiyle randevum yarın, düşündüğümden daha erken. Yani seninle buluşmak için yola çıktığımda her şey halledilecek. Ancak, Pazartesi öncesinde Nibelle’den ayrılmayı planlamıyorum çünkü yol koşulları hiç hoşuma gitmiyor. Ama ne zaman varacağımı hiç bilmiyorum; çünkü dolambaçlı yollardan ağır ağır gitmeyi ve biraz da yalnız başıma kafa dinlemeyi düşünüyorum. Yine de bu sırada Bourgogne’a uğramayacağım, çünkü arkadaşlarım bana bu tarihlerde orada olmayacaklarını yazdılar. Bu yüzden varışım konusunda endişelenme, nasıl olsa ya çok erken ya da çok geç varacağım. Ve bu beni korkutuyor. Artık tatillerin ne olduğunu bilmiyorum, hele ki aile tatillerinin. Önceden bana oldukça korkunç geliyorlardı, her halükarda nefret ettiğim şeye o kadar yakınlar ki, tatilin benim için bütün bir ay boyu süreceğini söyleyebilirdim…
Giriş biraz ani oldu, kabul ediyorum, ama uzlaşmaya açık değilim ve derinlerde yatan köklü ve şiddetli korkularımı anlayacak kadar aklıselim olduğunu biliyorum.
Şimdi şu an neler olduğunu biraz daha iyi açıklamaya çalışacağım ve umutsuzluğumun bazı yönlerini kavrayamamış gibi göründüğün için daha da gerekli görünen bazı ek bilgiler vereceğim.
Elbette, Raoul Vaneigem’de okuduklarımın da bunda bir payı var. Ama şunu iyi anlamalısın: Orada benim kişisel sorunlar olarak nitelediğim ya da devrimci bakış açısına yabancı birçok şey var. Onları yeniden gün yüzüne çıkarıyor, radikal bir çerçeveye yerleştiriyor ve devrimci projenin temel bileşenleri haline getiriyor. Sonuç olarak, derinlere gömdüğüm şeyler çılgınca, alışılmadık bir şiddetle yeniden gün yüzüne çıkıyor. İdeolojik pelerinlerle maskelenmiş hayallerimizdeki, ütopyalarımızdaki, basit arzularımızdaki yaralar yeniden açıldı ve bu sefer kalıcı olacaklar, asla kaybolmayacaklar. Bunlar, devrimci pratiğimizin tutarlı radikalizmine özgü, kalıcı sorunlardır.
Artık umutsuzluğun kaçınılmaz olduğunu, bunun bizim “çocukluk hastalığımız” olduğunu biliyorum.
Bu, sorunun ilk boyutu.
İkincisi ise biziz; yine birinci ile ikinci arasındaki gerekli bağlantıyı (terimin felsefi anlamında) ne kadar vurgulasam azdır. Biz, iki perspektiften: bir yandan çiftin perspektifinden, diğer yandan ailenin perspektifinden.
Kendimi hapsedilmiş hissediyorum, ne yapayım? İki kişilik yapı beni seyreltilmiş ve kelimenin tam anlamıyla nesneleştirilmiş hale getiriyor ve aşk (eğer buna gerçekten aşk denilebiliyorsa) hiçbir şeyi değiştirmiyor, ya da daha doğrusu, hapishane haline gelen aşk oluyor. Böyle bir ilişkinin dayattığı tekillik; zamanın, tavırların ve hislerin giderek daralması; birinin öteki üzerinde sahiplik iddia etmesi; insanın kendisini sürekli ötekinin bakışı altında görüyor, gözetleniyor, ispiyonlanıyor gibi hissetmesi; durmaksızın hesap vermek zorunda kalması; kendine dair görünür her şeyin ötekinin bakışı aracılığıyla kendisine geri yansıtılması… Bütün bunlar bana katlanılmaz geliyor. Özgürlük tutkum, tek başına beni ayakta tutmaya asla yetmeyecek olsa bile, en ufak ölçüde aşınmasını dahi kabul edemeyeceğim kadar önemlidir (şimdilik). Aşkın kendi etrafına sardığı bu dışlayıcılık beni tiksindiriyor. Çok fazla insanı seviyorum, beni çok heyecanlandırıyorlar, beni kırıyorlar, çekiyorlar, hepsi beni hayata bağlıyor, bu yüzden onlardan birini bile aşka veya aşk denilen şeye feda edemem.
Bundan öte, devrimci tutarlılık projesi her türlü tutsaklığa karşıdır. Benim için bu, ölüm kalım meselesi gibi (bu konuda son derece ciddiyim) ve kendimi yavaş yavaş senin sıradan beklentilerin, sürekli bakışların, umutların, planların, sıkıntıların, yaralı çocukluğun tarafından tuzağa düşürülmüş hissediyorum… Bunların hepsinin benim için büyük bir önem taşımadığından değil, fakat kalıcı ve temel bir değişimi sadece devrimin getirebileceğini bildiğimden. Ve bunca şeyden vazgeçmiş biri olarak, sonunda kendimi böyle bir kapana kısmak için vazgeçmedim.
Ve devrim; hakkında konuşulacak, gevezelik edilecek, izlenecek, beklenecek, teorize edilecek, hayal edilecek, dile getirilecek bir şey değildir. Taviz vermeden, uzlaşı olmadan yapılacak bir şeydir, bunun benim için acı verici olmaması nasıl mümkün olabilir ki? Bir devrimci, bunu söyleyen, hayal eden, umut eden ve hatta kişisel hayatına, geleceğine, düzenine ve sefilce hayatta kalmanın tüm sahte saçmalıklarına uygun olduğunda, zaman zaman harekete geçen biri değildir. Ve devrim hakkında bu kadar rahat bir şekilde, hiç rahatsız olmuyormuş ya da hiç endişelenmiyormuş gibi görünererek konuşabilenlere hayranım -ben yaptığım zaman kıçım tutuşuyor-. Sen ise -benim aksime- sakin, dengeli, mutlu görünüyorsun. Ve tüm bunlar senin hakkında beni korkutuyor, şaşırtıyor, kıskandırıyor ve öfkelendiriyor, ayrıca aramızda oldukça ciddi anlaşmazlıklara yol açabilecek boşluklarda birikiyor.
Başka… S.[11] benim için bir trajedi. Sorunu sana işaret ettim ve sen onu bir kenara iterek, silerek çözdüğünü sandın. Sonuç? Fiziksel olarak dayanılmaz bir şekilde yeniden ortaya çıktı. Size bakan, mutlu, özgür, yaratıcı, kısacası bir insan olmanızı bekleyen ve asla olmayacağını bildiğimiz bu inatçı mutluluk. Çocuk sahibi olmayı sorumsuzluk olarak görüyorum ve kendimin baba olabileceği fikrini düşünemiyorum. Çünkü onları yetiştirmeye, onlara bir şeyler öğretmeye, onlara rol model olmaya çalışmak, kısacası onların polisi olmak demek. Bu konuda gerçeklikler kişisel zevklerim karşısında ağır basıyor, siz o mutluluktan başka bir şey beklemeyen ve muhtemelen onu tadamayacak küçük bir çocuğa sizin zevkiniz için çok ağır bir bedel ödeteceksiniz. Bu tarz sıradan şeyleri, ayağınla kenara itmek dışında, başka zamanlarda düşünüyor musun?
Öyleyse, bu şekilde düşünen veya bu şekilde yaşayan (ya da yaşamaya çalışan) kişiler için, ölmeden önce hâlâ kolektif bir gelecek var mı?
Cevaptan korkuyorum.
Sevgiler ve öpücükler
Nicolas
[1] Bachelard, G. (2023)[1961]. Mumun Alevi (I. Ergüden, Trans.) Minotor Kitap.
[2] a.g.e.
[3] a.g.e..
[4] De Certeau, M. (2008). Pour une nouvelle culture: Le pouvoir de parler. Études, 408(5), 628-635. https://doi.org/10.3917/etu.085.0628.
[5] Zorobabel, B. [Boulte, N.] (1972, July 5). Tentative de bilan du Comité de lutte Renault. Informations et Correspondances Ouvrières.
[6] Hamon, H., & Rotman, P. (2008). Génération: 2. Les années de poudre. Seuil.
[7] Condès, A. (2019). Nos années brûlantes: Lettres de Nicolas Boulte (1970-1974). (sf. 159-160) L’Harmattan.
[8] a.g.e.. (sf. 28)
[9] a.g.e.. (sf. 22)
[10] Mektupların tümü yazılı olarak Acacia Condès’in referansını verdiğimiz kitabında yayınlanmıştır. 1970 ve 1974 arası süren mektuplaşmalarda 53 adet mektup vardır. Bugün çevirdiğimiz bu mektup, 29 Temmuz 1970 tarihinde yazılmış 2. mektuptur. Condès, A. (2019). Nos années brûlantes: Lettres de Nicolas Boulte (1970-1974). (sf. 87-89) L’Harmattan.
[11] Mektupta adı gizlenmiş muhtemelen çocuk sahibi olmuş veya olacak birisi.


