Sarı Zarflar Filmi Üzerine: İlkeler ve Gündelikliğin Politikliği

Sürprizbozan uyarısı: Yönetmenliğini İlker Çatak’ın yaptığı, başrollerinde Tansu Biçer ve Özgü Namal’ın yer aldığı 2026 çıkışlı, Türkiye-Almanya-Fransa ortak yapımı sinema filmi olan Sarı Zarflar’a ilişkin bir değerlendirme içeren bu yazıda filmin içeriğine dair bilgiler yer almaktadır.

Sarı Zarflar filmi, isminden de anlaşılacağı üzere memurlara verilen soruşturma dosyaları sonucu görevden uzaklaştıran bir çifte odaklanarak karakterlerin hayatını politik olarak ele almış bir film. Filmde görevden uzaklaştırılan çift maddi bir darboğaza düşer, ana-baba evine taşınırlar, kent değiştirilir, işler değiştirilir, akademisyen-tiyatrocu karakterlerden baba taksiciliğe başlar. Gündelik hayatta yaşam mücadelesi başlar, ama film politik bir örgü inşa ederek karakterler üzerinden bir anlatı geliştirir.

Gündelik Yaşamda İlkeler

Film zerresine kadar politik, ama politik filmlerin didaktikliği, sloganvari nutukları bu filmde yok. Hatta film kendine dönerek bu konuyu da bir yerde sahneleştiriyor, kendi kendine ayna tutuyor. Politik olanın gündelikte, tercihlerde ortaya çıktığını savunuyor. Hepimizin ilkeleri var, pekiyi bunları hayatımıza ne kadar yansıtabiliyoruz? Yansıtmalı mıyız? Peki, ya sorumluluklar burada nerede duruyor? İnsanın kendine karşı da sorumlulukları yok mudur? Çevresine, çocuklarına… 

İlkeden kasıt şu, gündelik hayatlarımızdan örnekler vererek ilerleyelim. Kişi x sendikasına üye olduğu için başka okula tayini yapılmayabilir. Y sendikasına üye olmadığı için cezalandırılabilir. Bunları duyuyoruz, işitiyoruz. Bazıları işinde yükselmek için farklı angajmanlara girebiliyor. İş bulabilmek için insanlar Z partisinin kapısını çalıyor, “peki bizim için ne yaptın?” diye sorulduğunda “oy verdim” diyor, “e onu herkes yapıyor” cevabı alabiliyor. Veya oğlu kızı işe girsin diye insanlar bir partiye üye olabiliyor. Bunlar gündelik şeyler ve ilkelerle çok ilgili, ancak film bu gibi sınırları müthiş bir ustalıkla gösteriyor. 

Oyuncu olan karakterlerimizi ifşalayan, sosyal medya hesaplarını takip ederek “muhalif paylaşımlarını” silmesini rica eden işverenler karşısında ilk ilkeden sapma söz konusu olacak mıdır? Karakterler filmde barış talebinde bulunmak, muhalif olmak gibi şeylerle suçlanıyor zira. Film bunu profesyonellerin üzerinden anlatarak, hayata karşı sorumluluklarımızı hatırlatıyor. Daha rahat bir yaşam için ilkelerden taviz verebilir miyiz? Bunun sınırları nelerdir? Filmin ilerlediği ana hat bu. Kadın karakter ilkeden taviz verirken, erkek karakter-bir bakıma sanatla dünyayı kurtaracak idealist bir figür-bunu sonuna kadar reddediyor. 

Bu ilkelere bağlılık ile onlardan ne ölçüde ödün verilebileceği, politikanın mı ailenin mi çocukların geleceğinin mi öne alınacağı önemli bir başlık. Film hayata dair ders vermenin ötesinde gerçekliğe ayna tutmayı dert edinmiş. Filmde bir tane fazla sahne yok, bir tane eksik sahne de yok, filmde fazla diyalog yok, eğreti duran, bu konu da ne alaka diyebileceğimiz bir sahne de yok veya tersi de yapılmamış, olması gerektiği gibi hayatı olduğu gibi anlatan muhteşem bir iş çıkmış ortaya. Soluksuz akan iki saatte akılda kalan onlarca sahne desem abartmış olmam. İlker Çatak ortaya sadece bir film koyup çekilmemiş, filmin üzerinizde bırakacağı tesire o kadar iyi çalışmış ki, film İlker Çatak’tan da çıkmış artık, izlendikten sonra, kendi başına etki etmeye devam ediyor. Filmin üzerine düşünüyor; sahneler, diyaloglar aklınıza geliyor ve tekraren filmin etkileyiciliği karşısında büyüleniyorsunuz. 

Gündelik Çatışmalar

Elbette herkeste aynı tesiri bırakması zor bir filmin, ancak hayatı, barışı, savaşı, insan olmayı, bu hayatı onurlu yaşamayı dert edinenler için bırakacağı etki daha fazla olabilir. Çünkü toplumlar tıpkı siyasette olduğu gibi ikiye ayrılır ve bunlar sağ ile sol çatışmasıdır. Bu değerlerin hangi siyasal yelpazeyle daha ilişkili olduğu açık. 

Her sahnesi incelikle işlenmiş bir filmden bahsediyoruz, gündelik hayata, hayatın çelişkilerine odaklanıyor, izleyiciyi olayların başlangıcından uzaklaştırarak ve ara ara olayı hatırlatarak kadın-erkek ilişkisi, idealist olanla-konformist olanın gerilimi, birey-aile çelişkisi dahil pek çok konuyu işliyor. 

Oyunculuklardan konuşacak olursak, ben özellikle Özgü Namal’a hayran kaldığımı belirtmek isterim. Diyalogların ritmini herhangi bir enstrümanın virtüözü gibi otomatik, teklemeden işliyor. Tansu Biçer’i anlatmaya gerek yok. Özellikle tartışma sahnelerindeki “erkeklik performansı” bu kadar doğal ve canlı anlatılamazdı, dedirtecek cinsten. Oyunumuzun genç ve ergen karakteri ailenin çocuğu Leyla Smyrna Cabas ise aileyle çatışmalar yaşıyor haliyle, bunları ne kadar güzel işlediğini kelimelere sığdırmak zor. Otoriteye başkaldıran bir karaktere dönüşmesi, filmin sonunda ve aileye küçük çaplı bir kriz yaşatması ise olayların sürükleyiciliği içinde sadece küçük bir ayrıntı değil, temel bir unsur. 

Çatak hayatın gidiş-gelişlerini kurumlarla karşılaşmaları o kadar iyi anlatmış ki, ailenin kızının bir akşam kaybolmasının karakol sahnesinde polisin ağzından “emir kuluyuz” yaklaşımıyla çaresizliğimize ördüğümüz o kılıfı ne kadar iyi verdiğini anlatamam. Yönetmen bunu birkaç yerde daha yapmış; kurumlar, resmi dil mahkemede ortaya çıkmış, güvenlik görevlisinde ortaya çıkmış, tekraren işlenmiş. Çaresizliğe uydurulan o kılıf, emir kuluyuz olmuş. Yani “Doğru olmadığını bilsek de, yapmak mecburiyetindeyiz”in Türkçesi.

Sarı Zarfın Anlamı

Konumuza dönecek olursak soruşturmalara verilen isim “sarı zarf” almak olarak nitelendirilir ve sarı zarf alan memur davranışlarında daha dikkatli olmaya çağrılır. Zarf sarı olduğu için böyle nitelenir. Disipline etmenin aracı olan sarı zarflar, uyarı amacı taşır esasında, ancak disipline olmayan memura sırasıyla kınama, uzaklaştırma, ücret kesintisi ve işten çıkarma gibi cezalar verilir, soruşturmalar yargıya da taşındığında memur için çok zorlu bir hayatın başlangıcı olur. Bir esnaf veya işçi ile serbest meslek sahibi kişiler işlerini kaybettiğinde gündelik hayata daha kolay adapte olabiliyordur muhtemelen. İş piyasasının çetin ortamında ayakta kalabilen bu tip meslek sahiplerine söylenecek şeyler, memurlar için söylenemez. 

Çünkü memur her ne kadar bir konuda uzmanlığı olsa bile yapabileceği işin piyasada çoğunlukla karşılığı yoktur. Bu da zanaatı olanlarla düz memur olanların bir şekilde kamu hizmetinden uzaklaştırılmaları halinde hayatta kalma becerileri açısından yaşadıkları zorlukta farklılaşmalarına yol açmaktadır. Memurdan istenen de amirin emirlerine uymasıdır. Memur zaten etimolojik olarak amirin emrindeki kişi demektir. Memur işsiz kaldığında çok zorlu bir süreç onu bekler.

Filmin konusu kişilerse devlet kurumunda akademisyen yani memurdur, aynı zamanda oyunculuk ve senaristlik yapmaktadırlar. Siyasi bir meseleden, sonrasında anlıyoruz ki barış talebinden, okuldan uzaklaştırılırlar. Sadece iki kişi değil, onlarca meslektaş meslekten uzaklaştırılır, sokak tiyatrosu kuranlar olur, hayata tutunmaya çalışanlar, ilkelerinden ödün vererek mücadeleye devam etmeyenler olur, aralarında gerilim olur mahkeme köşelerinde, dostlar birbirine bilenir, çocuklu olmanın sorumluluğu hatırlatır, yazarken bile yok yok diyorum kendime, filmde her şey var doğrusu.

Uzaklaştırmanın Geçmişi ve Bugünü

Türkiye’de üniversitelerden uzaklaştırma tarihi 1930’lardaki üniversite reformuna kadar geri gitmektedir. 1930’lara doğru İstanbul Darülfünun’undan istenilen verimin alınamadığı yönünde şikayetler artar. Darülfünun ilmi görevlerini yerine getirmemektedir, iddia o ki, bazı öğretim üyeleri 1930’larda Serbest Cumhuriyet Fırkasında görev almıştır. 1931’deki seçimlerde Darülfünun CHP’yi desteklemez. Hukuk fakültesi İslam hukuku mantığına dayanmaktadır, İlahiyat fakültesi hocaları irticai eğilimlidir, iddia o ki, devletçiliğe karşı liberal esaslara sahiptir. Akademisyenler, inkılaplar karşısında görevlerini yapmazlar. 

İlgili dönemde Darülfünun’da öğrencilik yapan Niyazi Berkes de Darülfünun kadrolarının Kurtuluş Savaşı başarısından rahatsızlık duyduğunu ve devrimlere karşı olduğunu belirtmiştir. Atatürk Prof. Malche’yi Darülfünun’a yönelik rapor hazırlamak üzere davet eder. 1933 yılında kapatılan Darülfünun İstanbul üniversitesine dönüştürülecektir. Diğer yandan kapatılan Darülfünun kadrosunda 155 kişi yer almaktayken bunların 59’u yeni kurulan İstanbul Üniversitesi kadrosuna alınmış, geri kalan alınmamıştır. Cumhuriyet yıllarında üniversitelerden uzaklaştırılanlar bunlarla sınırlı değildir. 1950’ler, 1980’ler ve 2010’lu yıllarda yine üniversitelerden uzaklaştırılanlar olmuştur. Siyasi gerekçelerle uzaklaştırmalar cumhuriyette bir süreklilik olmuştur denebilir. 

Film de bu siyasi uzaklaştırmaları konu edinse de asıl odaklandığı, uzaklaştırılanın gündelik hayatı, hayata yeniden tutunma mücadelesi, burada yapılan tercihlerdir. Karı koca burada iki ayrı tercih yapacak, film de bu gerilime ışık tutacaktır, detayları anlatmıyorum ki filmin tadı kaçmasın, izlemeyenler için.