Hayattan Sahneye Bir Mor Şalvar Hikayesi 

Tiyatro bu aralar hayatımıza daha fazla girdi. Kimin hayatından bahsediyorum? İzmir Mor Dayanışma etrafında yan yana gelmiş olan kadınların. Bir süredir dernekte doğaçlama tiyatro gösterileri yapıyor ve izliyorduk. Bunu daha önce yazmıştım. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü’nden Prof. Dr. Özlem Belkıs ile feminist bir sanat izleyicisi olma yolunu örmek için söyleştik. Söyleşinin kolektif bir yazısını da yazmıştık. O söyleşide, izleyiciliğimizi ve değerlendirmelerimizi kuvvetlendirmek için birlikte bir oyuna gidelim, üzerine söyleşelim dedik. Söyleşide üzerine konuştuğumuz oyunların takvimine bakarken İzmir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’ndan bir telefon geldi. Telefonun ucundaki kişi bizi Mor Şalvar’ı izlemeye davet etti. Birlikte bir oyuna gitme planımız varken ismi de çekici gelen bu oyunu kaçıramazdık. Duyuru gruplarımızdan hemen organize olduk ve böylelikle 25 kadın beraberce oyunu izlemeye gittik.

Feminist bir topluluk olarak bir organizasyon düzenlerken pek çok şey üzerine düşünmek gerek. Özellikle de içeriği üzerine. ‘‘Oyunda neyle karşılaşacağız?’’ sorusu bizim için önemli bir soru. Önce oyunun künyesine baktık. Adında ‘mor’ var. ‘Kadın oyunu’ diye geçiyor. Ama yazar ve yönetmen kısmında erkek isimleri görüyoruz. Şimdi neler olacak diye korkuyor insan. Sadece yazar ve yönetmen kısmındaki erkek isimlerinden kaynaklı değil. Kadın oyunu diye oynanan oyunlarda kadınların şiddete maruz kaldığı, mağdur edildiği, mağdurlukla ezilip ezilip bir çıkış aradığı ama ya trajik sonla ya da kaçışla karşılaştığımız oyunların hâkimiyeti düşünüldüğünde, bu korkunun sebepsiz olmadığına bir kez daha hak veriyoruz. Erkek egemen sanat dünyası kadınları daha çok birbiriyle rekabet eden, birbirini kıskanan rollerde sergiliyor ve bunu yeniden üretiyor. Kadın oyunu olma iddiası olmayan genel oyunlarda da, yine eril kalemlerin ve bakışların eserlerini görebiliyoruz, kadınları hiç göremeyebiliyoruz. Ee yani kaygılanmakta haklıyız.

Mor Şalvar’a giderken benim kaygılarımı canlandıransa birkaç ay önce gittiğim başka bir oyundu. Sonbahar, park, bir kadın, kitap, bir erkek, Nazım Hikmet, sohbet… Bu kelimeleri yan yana görünce romantik, tatlı bir oyun canlanıyor değil mi? Ama hayır! Benim izlediğim, bir erkeğin parkta tek başına kitap okumak isteyen bir kadını sürekli rahatsız edişiydi. Ve oyun bize maalesef ki kadının erkekten hoşlanmasını ve giderek ona bağlanmasını anlatıyor. Neden? Kadınlar en fazla iki kere hayır diyebilir, diyor sanırım, hele erkek edebiyattan, şiirden falan söz ediyorsa, kitap okuyan bir kadın “çok rahat ikna olur”. Velhasıl, bahsettiğim oyunda aslında bir taciz hikayesi izlediğim gerçeği belleğimdeyken Mor Şalvar’a gidiyorum.

Şalvarda Hayat Var

Mor Şalvar bunlardan farklı oldu. Arkadaşlar, ağız dolusu güldük. İçimiz cız da etti ama kahkahalarımız yankılanırken göz göze geldik, bir daha güldük. Kaygıyla gittiğim ve beklentimi düşürdüğüm için mi çok tatlı geldi, dedim ama hayır! Önyargılarımın gerçekleşmemesinden çok mutlu oldum. Hatta “oh be” bile demiş olabilirim. Yine de abartmayayım tabii. 🙂 Oyun sonrası, oyunu birlikte izlediğimiz kadınlarla bir kahvecide oturduk ve oyun üzerine sohbet ettik. Nasıl bulduk, kimin aklında neresi kaldı, orada o ne demek istemişti? Çeşitli sorular ve yorumlarla keyifli bir sohbet oldu. Bir tiyatro oyununu bir kişi izlemek ile çok kişi izlemek arasında gerçekten ciddi bir fark var. ‘‘Aa o öyle miydi?’’ dediğimiz de oldu, ‘‘Yok bence oradaki hareket doğru değildi’’ dediğimiz de. Nihayetinde tartışmalarımız, bakış açılarımız buluştu, gelişti. Eh artık nesini beğendik şalvarın, ne hayatlar bulduk şalvarda anlatayım. (Spoiler içerir, taşırır)

“Kolay Gelsin Kızlar”

Müjgan, Eşli, Nurdan ve Serap, Mor Şalvar isimli bir temizlik şirketinin işçisi olarak banka temizliği işine giderler. Bankanın güvenlik görevlisi Güven, bankada bir kademesi olan herhangi bir ‘erko’ Murat, bankada çalışan Eylül, Mor Şalvar’ın kurucularından olan ve Nurdan’ın eski dostu olan Kevser, bir de pizzacı Adem’le tanışıyoruz. Öncelikle kadınların işbirliğini görüyoruz. Dördü de kendi hayatlarından bıkmış, çaresizlik içinde kalmışlar. Nurdan’ın öncülüğünde de banka soymaya karar veriyorlar. Biraz şebek olsa da, bu bankanın bir güvenlik görevlisi ve kameraları var. Kasanın da şifreleri var. Yani o iş o kadar kolay değil! İzlerken de çok kolay olmayacağını, bir şeylerle karşılaşacaklarını anlıyoruz. Başta gördüğümüz soru işaretleriyle de olsa, işbirliği, kolektif davranma, birbirine güvenin yarattığı hisler oldukça etkileyiciydi. Buralarda takıldığım nokta iki karaktere de saf/salak görüntü verilmiş, diğer ikisi ise daha akıllı. Komedi unsuru olması, neşe verip hareket katması için bu gibi ortamların bir safı olmalı gibi geliyor, ama bu yöntem şart mı, emin değilim. Kadınlara yapıştırılan saflık rolüyle mi karşı karşıyayız diye düşünüyor, ama yine de oyunun tamamında aynı işlenmediği için buradan fazla not kırmıyorum.

Bu dört kadının dördünün de hikâyeleri hayatımızla çok benzeşiyor. Eşli, çocuk yaşta evlendirilmiş, mutsuz ve şiddetli bir evliliği var. Serap eşiyle mutlu, ama çocukları olmadığı için aile tarafından baskılanıyor. Müjgan, kadın bedeninde mutlu olmayan, parayı bulunca cinsiyet ameliyatı olmak istediğini düşündüğümüz birisi. Diğeri de Nurdan. Eşi içip içip ölmüş, çocuklarının biri cezaevinde, diğeri de iftira sonucu kaçak yaşıyor. Bu dört kadının hikâyeleri mahallelerindeki Kevser’in açtığı temizlik şirketinde birleşiyor. Kevser’in de bir hikayesi var tabii. Onu satmaya çalışan herifi öldürdüğü, yani öz savunma uyguladığı için, yıllarca cezaevinde kalıyor, Kevser. Oyunun başında görmüyoruz onu, plandan haberi yok. İş ne durumda diye bakmaya gidince anlıyor ve o da mor şalvara dahil oluyor. Hareketli, gürültülü, patırtılı aksiyonların içinde bir de bankanın içini görüyoruz. Oyunun başında ‘herhangi bir erko’ diye tariflediğim Murat’ın banka müdürüyle olan telefon konuşmasına tanığız. “Eylül mü? Yok, yok, Müdür Bey, o yöneticilik yapamaz. Yarın öbür gün çocuğu olur, zaten iyice aksatır işlerini.” Bu cümlelerin gerçek oluşuna elbette sinirleniyorum ama ücretli emek sektöründeki bir işletmenin bu cinsiyetçi  yüzünü gösterdikleri için oyuna teşekkür ediyorum. 

Sonra Eylül’le de karşılaşıyoruz. Ertesi günkü sunumu için bankadan alması gereken bir şey var, böylece giriyor bankaya ve sahneye. Ama o sırada soygun olduğu için rehine oluyor Eylül. Önemli noktalardan bir tanesi Eylül ile Eşli arasında geçen diyaloglar ve mini bir arkadaşlık ilişkisi. İkisi de kimse duymasın diyerek hamile olduğunu söylüyor birbirine. Eşli’nin hamileliğinde zorbalık ve şiddetli bir evlilik olduğu için kürtaj planı görüyoruz. O yüzden söylemek istemiyor. Eylül ise isteyerek anneliğe adım atıyor ama banka istemeyeceği için saklayabileceği kadar saklamaya çalışıyor. O yüzden söylemek istemiyor. Bu gizli anlaşmalarını saklıyorlar. Burada yine önemsediğim noktalardan birisi, oyun banka işçisi kadın ile temizlik işçisi kadın arasında uçurum yaratmamış. Eğitim görmemiş, çalışmayan kadın okuyan, çalışan kadına göre cahildir algısının karşısında, belli bir mevkide olan kadınların işçi sınıfından kadınlarla aynı kefeye konulamayacağı yaklaşımının karşısında erkek egemenliğinin farklı tezahürleriyle ortak ezilmişliği görüyoruz. 

Bu ve buna benzer ezilme biçimlerinden hiçbirinde gözyaşları sel olmadı. Evet tabii ki o gerçek hallerine üzüldük. Hem hallerine hem gerçeğe üzüldük. Ama bir dram bombardımanı ile değil, patırtılı kahkahalarla üstesinden geldik, geldiler. Erkek yazar ve yönetmen bilgisinin getirdiği önyargılarla düşündüğüm ütopik bir nötr işletmeyle değil de toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin vuku bulduğu gerçek bir banka ile karşılaşmak mutlu etti. Murat, Eylül’ün başarılı olma ihtimaline bile savaş açmış durumda. Başlangıçta bahsettiğim diyalog birazcık parmak sokar nitelikteydi, evet, ama finale doğru olan flash bellek detayı çok zekice işlenmişti. Eylül’ün bu erkeklikleri apaçık görmesi, eşli ve diğer kadınlarla kurduğu duygudaşlık, Eylül’ün rehinelikten “kurtulurken” bizimkilere dönüp “Kolay gelsin kızlar.” demesi o duyguyu tüm seyircilere yaydı. 

Alkışlar Mücadeleye

Oyunun en sevdiğim taraflarından birisi de finali oldu. Başarabilecekler mi, başaramayacaklar mı geriliminin benim gibi diğer seyircilerde de oluştuğunu düşünüyorum. Bir yandan Nurdan’ın kendisi için değil de oğlunu yurt dışına kaçırmak için canla başla bu soygun işine girmesi “Ya kadınlar yine çocukları için kendilerini perişan etmek zorunda mı?” sorusunu sordu kafamda. Ama bir yandan toplumsal bir gerçeklik ile karşı karşıyayız anne-çocuk ilişkileri konusunda ve bu da taşınmış oluyor sahneye. Ve dördü de aynı kategoriden olmadığı için tamam diyorum. Nurdan’ın oğlunun ölüm haberini aldığında, o düşen enerji, gözyaşları ile bir dram finali mi geliyor endişesi oluştu. Haklı bir acı var. Oğlunu yurt dışına kaçırmak için giriştiği soygun işinde oğlunun çoktan öldüğünü öğreniyor. Acı, haykırış, gözyaşları, isyan. Ama bitmedi. Evet, oyun böyle bitmedi. Ya da kapının önüne, sokağa yığılan ve megafonla “soyguncularla” konuşan polisin baskını sonucu yaka paça gözaltılarla da bitmedi. Final sahnesini anlatmadan önce, oyunu izledikten sonra öğrendiğim bilgiyi burada paylaşmak istiyorum. Yazar ve yönetmenle yapılan söyleşide yazarın iki final yazdığını, yönetmenin umutlu olan finali tercih ettiğini öğrendim. Ne de güzel olmuş. Evet, her girişim, bir banka soygunu şeklinde de olsa, her başkaldırı başarıyla sonuçlanmayabilir, ama yüreğimizi tüketen finaller yerine umutla perdeyi kapatmak hepimizin yüreğine su serpti. Kadınlar başardılar, parayı aldılar. O zafer pozlarında Eylül de bebeği ile birlikte o şalvara girmişti. Eşli’nin de bebeği yoktu. Hepsinin yüzünde inat ve mücadele gülüyordu. 

Baskın anı ve kadınların başarıya ulaşması, kaçması televizyon ekranlarına uluslararası bir terör örgütünün soygunu olarak lanse edildi. Ardından penguen belgeseli başladı… 🙂 

Genel olarak oyundan aklımda yer edinenlerden ve çıkışta yaptığımız sohbette konuştuklarımızdan hareketle oyuna dair fikirlerimi yazmaya çalıştım. Günümüzün hâkim sanat gerçekliğinin yanında bu tarz işlerin olması oldukça kıymetli. Oyunun sergilenmesinde katkısı olan herkesin emeğine sağlık.