Buraların ucu bucağı gözükmez ama gizli çizgileri vardır
Apsolit oyunu ilk kez Hülya Özdemir Nutku Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali kapsamında geldi İzmir’e. O zaman mesaime denk geldiği için izlemeye gidememiştim. Giden arkadaşlarımdan oyun hakkında duyduğum övgülerden sonra oyunu izleyemediğime çok hayıflandım. İçimde kaldı derken yeni bir yazı yazma girişimimin olduğu bir dönemde bir yoldaşım ‘Apsolit geliyor, izle ve üzerine yaz bence.’ dedi. Güle oynaya biletimi aldım, gösteri gününü beklemeye başladım. Bu bekleyiş çeşitli fikir uçuşmalarıyla doluydu. Daha önce Mor Şalvar oyunu üzerine bir yazı yazmıştım. Bu sefer daha iyi bir hazırlık yapmak istedim ve seyircilerden görüş almaya karar verdim. Oyundan sonra görüşlerini aldığım kişilere de bu yazının yayınlanacağı site linkinin karekodunu bir kitap ayracı olarak paylaştım. Sonunda bu yazıda buluşabildik. Yazıya oyun çıkışı eline geçen kitap ayracından ulaşanlar, siz de hoş geldiniz. 🙂
Bu oyun üzerine bir değerlendirme yazmak kafamda çok karmaşıklaştı. Kendi görüşlerimi nasıl yazacağım? Seyirciden aldığım fikirleri nasıl işlemem gerekir? Oyunun çıkış hikayesini de derinleştirip eklemem gerekir mi? Ekip üyeleri gelecekken onlardan görüş almalı mıyım? Birçok soru işaretiyle birlikte hadi bakalım dedim ve yazının buraya kadarki bölümünü oyunu izlemeden önce yazdım, gerisi tabii ki oyunu izledikten sonra. 🙂

Kanatlarını özgürlüğe çırpmaya çalışan İsmail’in Hikayesi
Apsolit ile birlikte “çeşitli sebeplerle” kente taşınmak zorunda kalmış, köyde de kentte de çalışmak zorunda olan bir işçi ailenin tek çocuğu olan İsmail’in hikayesini izledik.
Oyun çıkışı sohbet ettiğim insanlardan aldığım görüşlerin ortak noktalarının başında İsmail ile kurulan özdeşlik geliyordu. Özellikle çocukluğunu köyde geçiren, bir noktada farklı sebeplerle şehre taşınan Kürtlerin ortak hikayesinin getirdiği özdeşlik. Yukarıdaki tırnağın içini burada açayım: köyde baş gösteren geçim sıkıntısı, uçsuz bucaksız alanlara yerleştirilen gizli, yapay sınırlar; ot yolarken, at binerken karşılaşabildiğin mayınlar, kaçaklaştırılan alışveriş, saldırılar, baskınlar… Ucu bucağı gözükmeyen ama gizli çizgileri olan bu yerlerin tam ortasında yaşamındaki tüm sesleri kanatlarında duyan bir İsmail. Bu özelliğiyle dindar babasının ve köyün imamının ilgisine mazhar olmasının ardından Allah’ın evinden uzaklaşmasıyla mazharlığın yerle bir olduğu, aynı İsmail. Şehirde bir gecekondu mahallesinde hayatına devam etmeye çalışan ailede çocuğunu giderek noksan addeden, ‘hiddetiyle deniz kurutan’ bir baba, bu babanın zulmü karşısında sessiz kalmak zorunda kalan, kağıt ile para arasındaki farkı öğrenme fırsatı bile bulamayan bir anne var. Anadili Kürtçe dışında dil bilmeyen, Türkçe konuşamadığı için de sınırlı kurabildiği iletişimini de İsmail üzerinden kurmaya çalışan ev emekçisi bir anne. Bu ailenin içerisinde köydeki ses duyma fırtınasına şehirde de devam eden, kanatlarını özgürlüğe doğru çırpmaya çalışan bir İsmail. Şehirdeki müzik öğretmeninin keşfiyle absolut olduğunu anlayan, doludizgin bir heyecanla bunu ailesiyle paylaşan, ama heyecanının değil, bir gözünün paylaşıldığı aynı İsmail.
İzlerken kafamda en çok yankı bulan ve kendimce vurgulamak istediğim şey “İsmail nereli?” sorusu ve cevabıydı. İsmail her yerli olabilir. Özdeşlik kuran seyircilerin farklı memleketlerden olması gibi, İsmail de her yerli olabilirdi. Dersim, Varto, Amed, Mardin, Van… Kürt coğrafyasındaki herhangi bir yerdendi. Sonra yankım bana şunu da dedirtti: Aslında İsmail egemen millete mensup olmayan herhangi bir memleketten olabilir. Yani, Türklük egemenliği altında bir Arap mahallesinin de çocuğu olabilir. Alman egemenliği altında bir Türk mahallesinin çocuğu da olabilir. Kendi coğrafyasını paylaşan İsmail’e döndüğümüzde, çeşitli özgünlükleri içinde barındıran bölgenin durumunu ve özgün dışlanma koşullarını görüyoruz.
İsmail’in dışlanma noktalarından bir tanesi oyuna da ismini veren absolutluğu. Benim gibi absolutun ne olduğunu bilmeyenlerin oyunda çok iyi anlayacağını düşünüyorum. Oyunu izlemeden önce sorduğum bir arkadaştan ve kısa bir internet araştırmasından edindiğim bilgi anlamama yeterli olmamıştı. İzlerken tam olarak anladım. Bu konu izleyenlerin görüşlerinde çeşitli tartışma başlıkları açtı. Bir absolut kulak hikayesi izledik, bir nöroçeşitlilik hikayesi, özel olma halinin toplumun genelleştirilmiş davranış özelliklerine “uymaması”nın dışlanmayla sonuçlanması. Yani aslında bir özel çocuk hikâyesi mi izledik, İsmail özel ya da nöroçeşitli olduğu için mi dışlandı? Öyle olmasaydı da benzer bir hikâyeye şahitlik eder miydik? Ya da İsmail burjuva aile çocuğu olsaydı fark eden şeyler olur muydu? İsmail’in özellikle babası tarafından bu kadar dışlanmasına neden olan ama aslında muazzam bir yetenek olan absolut kulak olmak bile bu kadar harcanıyorken ne kadar çok harcanan sıradan çocuk olduğu gerçeği de çarptı suratımıza. Oyunun çıkış hikâyesinde bu hedefleniyor muydu, bilmiyorum ama böyle bir tartışma açtı kafalarımızda. Oyunun başında ve sonunda dile getirdiği ‘haşa huzurdan besmelesiz başlanamaz’, ama kendi hikâyesinin ‘beş para etmez’ dedirttiği çocuk hakları maddelerinin ne kadar yaşamsal olduğunu da bir kez daha hatırlattı bizlere.
Oyunda önce olumsuz, sonra olumlu eleştirdiğim bir nokta çeviri meselesi oldu. Oyunun içinde aksa da minik bir çeviriyle karşılaşmak beni rahatsız etmişti. Konuştuğum kişilerden benzer rahatsızlık duymadım ve biraz daha odaklanınca klasik bir çeviriyle karşı karşıya olmadığımızı, coğrafyanın Türkçe bilmeyen annesi ile Türkçe öğrenmek zorunda kalan çocuğu arasındaki bir tabloyu resmettiğini fark ettim. Doğduğu dil ile büyümeyen pek çok kişinin tanık olduğu bir sahneydi bu.
Köydeki sesler kentteki seslere, içerinin müziği dışarının müziğine karıştı.
Baktığımızda değil, görmek istediğimizde görebileceğimiz bir hikâyeyle buluştuk İsmail sayesinde. Müzikten ışığa, metinden oyunculuğa buram buram emek kokan, gerçek bir hikâyeden değil, birbirine benzer binlerce hikâyeden esinlenmiş bir oyun. Oyunu izlerken kimi çocukluğuna gitti, kimi annesiyle yeniden tanıştı, kimi öğretmenine özlem duydu, kimi ‘‘işte bu bizim müdür’’ dedi, kimi ise mahallesindeki devrimci abisini gördü. Kişisel kümelerimizin kesişim kümesi gibiydi İsmail’in hikayesi. Aynı zamanda kendi kümesi içinde pek çok toplumsal öznellik de barındıran bir hikâye. İsmail’i çok sevdik. Yalnız bu sevdaya oyunun girişi, yetişkin/deli İsmail ve müziğini dahil edemeyeceğim. Çocukla ve hikâyesiyle karşılaştıkça dağa da okula da birlikte gittiğimiz bir hikâye idi ama o sokağa beraber gidebildiğimizi düşünmüyorum. Yetişkin/deli İsmail ile aramda oluşan bu mesafe bir dramaturji tercihi de olabilir, oyuncunun çocukla kurduğu bağ ile yetişkin/deli haliyle kurduğu bağ arasında his farkı olabilir, sokakta yaşatılmaya duyduğum kin de olabilir. Müzik kısmı oyuna girişi uzatmış da olabilir. Buraları sadece aramızda mesafe var diyerek geçiyorum.
Arkası çok, sahnesi tek kişilik başarılı bir oyun izlemenin verdiği güzel hisler, kafamda çeşitli sorular, göz dolduran ama hadi ağla demeyen performans, binbir emekle örülü kolektif bir tiyatro hikayesi, kapılarını açan Sekizde Sahne, İsmail, Sevgi Öğretmen, illegal Yusuf, Strandom Art ekibi, ayraç ulaştırdıklarım, düşüncelerini paylaşanlar, yazıyı okuyanlar, El Yazmaları… Hepinize teşekkürler.

