Makaleler

Laikliğin yeniden inşası

Bildiğimiz bir laiklik var; o esas olarak din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Bilmediğimiz laiklik ise, kadın kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak keşfedilip, mücadelenin içinde şekillenerek, özgürlükçü ve halkçı bir dinamik olarak yeniden inşa edilecek olandır. Bildiğimiz-yaşadığımız laiklik; Batı’da gelişip güçlenen kapitalizmin yarattığı modern ulus-devlet/toplum yapısına ve dolayısıyla kapitalizmin gelişimine ayak uyduramamış olan Osmanlı devletinin çöküşü sürecinde yaşanan Kemalist müdahale içinde gerçekleşti. Bu gerçekleşme, despotik Osmanlı devlet yapısını kapitalizmle uyumlu olacağı bir dönüşüme uğratarak korumayı amaçlıyor ve daha genelinde, sosyo-ekonomik yapının, kapitalizmin gelişimine uyumlu hale dönüşecek biçimde yeniden inşasının içinde yer alıyor, onun kurucu ögelerinden biri olarak şekilleniyordu. Kemalist müdahale ise, bir halk isyanı olarak, padişahlık yönetimine ve şeriat hukukuna karşı halkçı bir ayaklanma olarak yaşanmadı. O, yıkılmak üzere olan Osmanlı devletinin ordusu içindeki subayların öncülüğünde yürütüldü ve esas olarak Anadolu sermayesinin güçlenmesinin önünü açmayı hedefliyordu. Dolayısıyla, bizlere öğretildiği gibi, eski despotik yapının tasfiye olduğu ve halkın kendi elleriyle yeniden inşa ettiği bir “Türkiye Cumhuriyeti” hiçbir zaman gerçekleşmedi. Evet, o despotik yapının içindeki Padişahlık Kurumu tasfiye edildi, ama yerine Ordu kurumu geçirilerek ve “uluslaşma” sürecini gerçekleştirecek biçime sokularak devletin sürekliliği sağlandı. Despotik devlet, Cumhuriyet biçiminde kendisini sürdürdü, halen de sürdürüyor. Laiklik de, söz konusu dönüşümün içinde, onun despotik ana yapısı tarafından damgalanarak, despotik bir laiklik olarak gerçekleşti. Söz gelimi, en basit haliyle din ve devlet işleri birbirinden gerçekten ayrılsaydı; birçok farklı inancı barındıran toplumumuzda devletin dini “İslam” olarak kabul edilemezdi. Başörtüsü kullanan kadınların kamusal alanda var olmaları engellenmezdi. Aleviler inançlarından dolayı onlarca katliama uğramazdı. Din İşleri Başkanlığı (DİYANET) diye bir kurum olmazdı… vd. Yani bu topraklarda şimdi bizim yeniden inşa etmemiz gerektiği gibi özgürlükçü bir laiklik hiçbir zaman hayat bulmadı. Laiklik, sadece Osmanlı-T.C devletinin bekasını korumak ve Türkiye’nin kapitalist ekonomiye geçişini sağlamlaştırmak adına, Avrupa’nın modern devlet yapısına ayak uydurabilmek zorunluluğuyla, bu coğrafyanın kendi tarihsel somut gerçekliği içerisinde Batı’da yaşanan laiklikten […]

Sermayenin başkanlık harekâtı

Ekonomik kriz, enflasyonun iki haneli rakamlara ulaşması, işsizlik ve pahalılığın yükselmesi ve Ortadoğu’daki savaş AKP- Saray iktidarını siyasi istikrarsızlığın içine soktu. Devletin içine girdiği krizle de sarsılan iktidar, bu kaotik süreçte anayasa referandumuna adeta can simidi olarak sarıldı. Ancak istediğini alamadı. Bu dönemde ise sermaye karına kar katacak olanaklar sağladı. Asgari ücrete sıfır zam, Varlık Fonu ve Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) OHAL’in etkisiyle sermaye lehine yapılan hamlelerdi. Ek olarak piyasaların referandumdan sonra rahatlayacağı yönlü açıklamalar, istikrara ve büyümeye ilişkin rakamlar referandumdan beklentileri arttırdı. Dolayısıyla hükümet şapkadan tavşan çıkaramasa da sandıktan EVET’i çıkardı. Sermaye kâr istiyor TÜSİAD, referandumun kesin sonuçları açıklanmadan, referandum gecesi yaptığı açıklamayla sermayenin tavrını ortaya koydu. Başkanlık olsa da olmasa da sermaye, kârına bakacağını ifade etmiş, çizgiyi çizmiş oldu. Açıklamanın ekonomi bölümünde “istihdam üzerindeki vergi ve prim yükünün OECD ülkeleri ortalamasına çekilmesi, güvenceli esnek çalışma biçimlerinin geliştirilmesi” maddesi hükümete patronların üzerlerindeki yüklerden kurtarması gerektiğini öğütlüyor. Sermayenin istediği reformları başbakan yardımcısı Nurettin Canikli, “Hızlı bir şekilde reform ajandamıza devam ediyoruz. İlk planda kıdem tazminatı fonunu halletmek var. Şu anda firmaların üzerindeki kıdem tazminatı fonu realize edilmek istense firmaların önemli bir bölümü mali açıdan sıkıntıya girer.” demeciyle açık açık ortaya koymuştur. Kıdem tazminatı meselesi Kıdem tazminatı fonu, istifa edenin de parasını alabildiği, herkesin tazminatına kavuşacağı, işçi 1 gün bile çalışsa tazminatı hak edeceği biçimde düzenleneceği iddia ediliyor. Oysa yapılan işverenlerin tazminat yükünden kurtarıldıkları ve işverene işçiyi keyfi biçimde işten atma imkânı sunan bir düzenleme olacaktır. İşçilerin alın teri ve güvencesi gasp edilecektir. Kıdem tazminatı işçi sınıfının tarihsel kazanımıdır. 1936 yılından beri yürürlükte olan en önemli güvencesidir ve en son kalesidir. Fona devriyle yaşanacak hak kayıplarının yanında eğer bir şekilde kabul görürse işçi sınıfının tüm kazanılmış haklarının tasfiye edilmesinin önü açılacaktır. “Güvenceli esneklik” adı altında tüm güvenceler ortadan kaldırılarak fazla çalışma- az ücret uygulaması yaygınlaşacak buna bağlı olarak da sermaye karlılığını […]

Yaratıcılık ve özgürlük serüveni

İnsan doğa ile ilişki kurarak üretir. Üretim ve yeniden üretim, insan topluluklarında sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir şekilde gerçekleştiriliyor. Doğa ile madde alışverişi yaparken insan, hem kendisini hem toplumu yeniden üretiyor. İnsan içerisinde bulunduğu topluluğun kültürünü de sürekli yeniden üretiyor. Üretim her zaman insanın içinde bulunduğu koşullar çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Bugünkü koşullar ise kapitalist üretim tarzı, sermaye hâkimiyetidir. Sermaye hareketi Sermaye hareketinin içsel dinamiği yayılmacılıktır. Henüz girmediği alanlara girip, henüz metalaşmamış olan her şeyi metalaştırıp, kendi hâkimiyetini kurmaya çalışıyor. Sermaye düzeni sadece ekonomiyi değil, bütün toplumu ve bireyleri eti ve kemiğiyle kapsamaya doğru gidiyor. Sermaye hegemonyası, devletin zor aygıtlarına ihtiyaç duysa da, her zaman doğrudan baskıcı davranmaz. Her şeyi ve herkesi kendi etki alanına çekip ve o alanda her şeyin ve herkesin “kendi rızasıyla” hareket etmesini sağlamaya çabalar. Bilincimizi ve hayal gücümüzü işgal edip, başka bir düzen, başka bir dünya, başka bir düşüncenin, başka bir kültür, başka bir sanatın mümkün olmadığı anlayışına zorlar bizi. Bu mekanizmaların, bilindik söylemlerin, eylemlerin ötesine geçmek yaratıcılıktır. Sanatçıya ait değildir. Her türlü toplumsal alanda olabilir. Yeni ufuklara ulaşmak, siyasetin, sanatın, her türlü toplumsal faaliyetin ütopik yanıdır. Ütopya ulaşılmaz hedeflere yönelik değildir. O, mevcut madde, mevcut düzenin sınırlarını aşan bir eğilimdir. Her yaratıcı eylem bir nevi ütopiktir. “Dans eden bir yıldız doğurabilmek için insan içinde kaos taşımalıdır.” Nietzsche’nin bu sözü, yaratma süreci ve yaratıcılığı imgesel biçimde özetliyor. Yaratma sürecinde yaratanın elinde çeşitli malzemeler (doğa, teknoloji, renkler, notlar, dil, tarih, toplumsal süreçler, sanat, vs.) vardır. Bu malzemeler yaratma eyleminin sınırlarını belirler. Aynı anda gerçekten yeni bir şey yaratan eylem bu sınırları zorlar, eldeki malzemeye yeni bir şey katar. Örneğin, ressam renkler ve tekniğiyle yeni bir tarz; yeni bir görme biçimi yaratabilir belki. Yazar, dil ile (kelimeler, gramer, ezgi, imgeler) ile ilgilenip henüz yaratılmamış kelimelerle, bir dil ezgisi inşa edip, yeni bir ufuk açabilir. Yaratma sürecinde bireyin, […]

16 Nisan dönemeci ve tarihin “Demokratik Cumhuriyet” çağrısı

16 Nisan Referandum takvimi, ülkenin içerisinden geçtiği olağanüstü sürece yeni bir parametre eklemiş oldu. Öyle ki, 16 Nisan takvimi, artık ülkenin gidişatı açısından yeni bir başlangıç ivmesini, hareket noktasını ve hatta yeni bir devrimci mayalanma sürecini işaret ediyor. “Kazandığımızı biliyoruz, kaybettiklerini biliyorlar” OHAL koşullarında, devletin tüm imkânları seferber edilerek yürütülen referandum, iktidarın YSK eliyle gerçekleştirdiği bir seçim darbesidir, gayri meşrudur, çalıntıdır ve toplum nezdinde hükümsüzdür. Çalıntı referandumun yüzde 51’e yüzde 49’luk  sandık matematiği sonuçlarının verilerine baktığımızda bile, büyükşehirlerde ve Kürdistan’da Hayır’ın kazanmış olması, 18-25 yaş arası gençlerin, Alevilerin, kadınların ezici çoğunluğunun ve hatta AKP oy tabanının yüzde 10’u aşan önemli bir kesiminin Hayır’a oy vermiş olması, iktidarın mevcut kırılganlığına çarpan oranda etkisi olacak, dengeleri değiştiren çarpıcı sonuçlardır. Mevcut kriz dinamiklerinin devlet içerisinde alabildiğine boy verdiği ve çatlakların derinleştiği bir düzlemde, referandum sonuçları, yeni bir kriz dinamiği olarak ciddi bir “meşruiyet krizini” doğurmuş oldu. Sağda parçalanma Referandum sandık sonuçları, Türkiye sağ siyasetinde alışık olduğumuz muhafazakar milliyetçi sağ blok hattını içeriden ve tabandan alabildiğine sarstı. MHP’den BBP’ye Saadet Partisi’ne değin sağ kesime gelip çarpan ve kriz dinamiklerini harekete geçiren bir referandum süreci gerçekleşmiş oldu. Özellikle MHP’de kazanlar kaynıyor. Bahçeli’nin, AKP/Erdoğan ile kurduğu ittifak ve iktidara koltuk değneği olma misyonunu yürüttüğü siyasal çizgi dolayısıyla içerideki çatlak, parçalanmanın eşiğine gelecek kadar derinleşti. MHP’nin milliyetçi taban nezdinde meşruluğu ve güveni ciddi hasar almış oldu. Olasılıklar, sağda yeni bir inşa sürecine işaret ediyor. Zira, 16 Nisan sonrası şekillenen yeni süreç sağda yeni bir siyasal arayış mahiyetini taşıyor. Önümüzdeki dönemde sağda yeni ittifakların, yeni merkezlerin inşa olacağı bir düzleme doğru evrilebilir. AKP’nin emniyet supabı CHP CHP, Kılıçdaroğlu öncülüğünde yürüttüğü basiretsizlik siyasetini, 16 Nisan ve sonrasında da iktidara oksijen taşıyarak devam ettiriyor. Hayır’a sahip çıkmak şöyle dursun 2019’a randevu keserek süreci geçiştiriyor. Elbette ki, Kılıçdaroğlu’nun söylem ve siyasetini, burjuvaziden ve TÜSİAD’den azade bir yerde konumlandırmıyoruz. Kılıçdaroğlu’nun kulağına fısıldıyanlar […]

Liderlik ufkunu açığa çıkarmak

  16 Nisan öncesinde varolan kaotik ortam ve iç içe geçmiş kriz dinamikleriyle beraber gayrimeşru referandum sonrası meşruiyet krizi de derinleşti. Her türlü hile ve baskıya rağmen “Hayır’ın” enerjisini engelleyemeyen iktidar YSK darbesiyle referandum sonucunu değiştirdi. “Hayır’ına” sahip çıkan binler, günlerce sokaklarda referandum sonuçlarını tanımadığını dilen getiren eylemlilikler yaptı. 8 Mart gece yürüyüşüyle tekrar açığa çıkan, 16 Nisan sonrası “Hayır” eylemlilikleri ve 1 Mayıs ile devam eden toplumsal güçlerin hareket halinde oluşu sürüyor. Bununla beraber bu hareketlenmenin öncülük boşluğu ve görevi de önümüzde duruyor. Emek- yoğun çalışma tarzı Emek-yoğun çalışma; kolay sonuç beklemeden, her ayrıntıyı hesaplayan, zihinsel, fiziksel ve ruhsal olarak tam bir yoğunlaşma halinde hareket edebilmektir. Bu hareket edişte fiziksel yorgunluk, en basit, başa çıkılması en kolay sorundur. Görev ve sorumlulukların, her aşamada artması ve karmaşık sorunların çözümünü talep etmesi karşısında müthiş bir gerginlik-kaygı hali ortaya çıkar ve devrimci kadroyu zorlar. Bu zorlanmayla başa çıkmanın yolu, uyanık ve tetikte olan bir ruh haline sahip olmaktır. Devrimci kadro, savaş sahtında olduğunu bilen yerden, reflekslerinde hassasiyet kazanmak, sezme gücünü arttırmak ve çözüm gücü olmak mecburiyetindedir. Kadrolar, ezilenlerin kurtuluşu, toplumun özgürleşmesi mücadelesinde “partinin işçisi-hamalı” olmaktan şikayetlenmeden, daha fazlasını yapmayı hedefleyebilmelidir. Güçlü duruş Güç, bir işi yapabilme, zorluklarla başa çıkabilme kabiliyetidir. Kendi gücünün sınırlarında gezinmeyen kişilikler, savaşı başından kaybeder. Devrimci kadrolar açısından, zayıf olma hali kabul edilemez. Kadrolar, devrimci bir savaşçı-eylemci olduğunun farkında olarak bilincini ve iradesini inşa eder. Muhalif bir kişiliğin ötesine geçip ihtilalci-kopuşçu bir kişilik kazanır. Bunu yaptığı oranda da güçlenir. Nesnel veya öznel yetmezlikler karşısında yakınmayan, kırılıp kıvrılmayan, yetmezlikleri aşmayı başka tarihe havale etmeyen kadrolar, kendi içinde-kişiliğinde güç odakları oluşturur. Güç odakları arttıkça devrimci kadroların, iç motivasyonu yükselir ve kendine güveni artar. İktidarı kurma perspektifinden doğru iddia sahibi olur. Kendine alan açar ve “görevin sahibi”olur. Kendini adayışta sınırsızlık “Kendini adama” kendinden vazgeçiş değil, yaşanılan kültür-çevre, sistem tarafından belirlenmiş kendiliğinden kopma […]

Doğaya başkanlık darbesi

  Başkanlık hızlı başladı. Başkanlık sisteminin bir “tek adam” rejimi olmadığını, onun açık bir sermaye diktatörlüğü olduğunu en iyi anlayanlar doğa savunucuları oldu. Sermaye ve devlet şimdi daha sıkı bir ittifakla saldırıyor. Henüz ortada bir başkan yok. Yeni anayasa da uygulanmıyor. Ama hileli başkanlığın moral gücünü arkasına alan sermaye güçleri, doğaya karşı saldırılarını dört bir yandan hızlandırdılar. Karadeniz’deki Loç Vadisinde daha önce yapımı durdurulan HES’ler yeniden gündeme gelirken, Çanakkale, Mersin, İskenderun, Adana, Trakya çok yoğun termik santral saldırısı altında. Alakır’ın bitmeyen derdi On yılı aşkın bir süredir süren mücadelede mahkeme yeni bir skandala imza attı. Hatırlanacağı gibi, Alakır Nehri üzerinde inşa etmeyi planlanan Alakır 2 HES projesi için Antalya Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nce ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararı verilmişti. 2010 yılında iptal davası açıldı. Karacaören Doğa Kültür ve Turizm Derneği ile bölgede yaşayan Tuğba Pınar Günal ve çok sayıda doğaseverin Antalya Valiliği aleyhine açtığı davada, Antalya 2. İdare Mahkemesi, ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararını iptal etti. Karar şu anlama geliyor: İnşaat halindeki HES’in ÇED gerekliliği iptal ediliyor. Alakır gibi benzersiz bir doğal alana ÇED raporu almadan HES yapılabilecek. Sürmene yangını ve villalar Ocak ayında meydana gelen yangında Sürmene Çamburnu bölgesindeki şüpheli orman yangınında yaklaşık 20 hektarlık alan yanmıştı. Hükümet bölgenin imara açılacağı iddialarını yalanlamıştı. Yanan bölgenin başka bir maksatla kullandırılmasının söz konusu olamayacağı söylenmiş, bölgenin en kısa sürede ağaçlandırılacağı söylenmişti. Bölgeden gelen haberlere göre yanan alanda hâlihazırda devam eden 15 villa inşaatı var. CHP Trabzon Milletvekili Haluk Pekşen’in aktardığına göre inşaatların üç ortağından biri Sürmene Belediye Başkanı. Trakya’nın yeni belası: kaya gazı Trakya bölgesinde yaşayan tüm varlıklar yıllardır büyük tehdit altında. Ergene havzasındaki sermaye kuruluşlarının yarattığı büyük yıkımın ardından bölgede onlarca termik santral projesi hayata geçirilmeye başlandı. Bu büyük saldırıların ardından Trakya’nın doğasına ve yaşamına bir darbe daha indirilmek isteniyor. Şimdi de kaya gazı çıkarma girişimlerine başlanıyor. Kaya gazı temin […]

Referandum ve sosyalistlerin Hayır’ı

Türkiye yeni bir yol ayrımında. 7 Haziran’dan 1 Kasım’a evrilen süreç, faşist bir diktatörlük anayasası oylaması gündemi ile son derece kritik ve hayati bir tarihsel momente sıçrıyor. Politik gündem tümüyle 16 Nisan’da gerçekleşecek olan Başkanlık/Referandum gündemine endekslenmiş durumda. Zira Başkanlık Referandumu basit ya da herhangi bir sandık oylamasından ibaret değil. Kriz derinleşiyor Kaotik ortamın giderek derinleştiği, ekonominin krize doğru hızla ilerlediği, rejimin kendi iç dengelerinin sarsıldığı ve devlet katmanlarındaki çatlamalarda yeni gedikler açıldığı olağanüstü bir dönemeçte gerçekleşecek olan halk oylaması hem Erdoğan bloku hem de halk güçleri için hayati bir takvim. Öyle ki yalnızca Erdoğan’ın gücünü mutlaklaştıracak şekilde yapılandırılmış ya da sözde kuvvetler ayrılığını tümüyle tasfiye edecek bir anayasa oylamasından öte Erdoğan/AKP iktidarının kaderini belirleyecek bir şeçim bu, keza toplumsal güçler için de böyle… KHK iktidarı Ülke iktidar tarafından değil, OHAL ve KHK hükümeti tarafından yönetiliyor. Erdoğanizm hamleleri ile baskı, terör, sansür, ihraç, operasyonlar yükseltilerek, tek seslilik ve toplumsal kutuplaştırma ortamı keskinleştirilerek, Hayır kampanyasını etkisizleştirme propagandaları ile ilerletiliyor referandum kampanyası. Medyanın her gün daha da keskin bir şekilde yeniden ürettiği “Güçlü Erdoğan” propagandasının aksine, iktidar yarattığı ve içinde debelendiği kriz sarmalının faturası ile burun buruna ve panik içinde. AKP-MHP tabanı kopuşta Kamuoyu yoklamaları ve AKP-MHP tabanından ardı ardına yükselen “Hayır” sesleri, panik iklimini giderek artırıyor. Anket sonuçları Hayır’ı işaret ediyor, daha da “vahimi” AKP’nin kök saldığı tabanın %22’si, MHP’ye oy veren milliyetçi-muhafazakar kesimin %63’ü Hayır diyor… Tabanda kopuş ve huzursuzluk emareleri boy veriyor. İktidar bloku içerisinde bir süredir devam eden çatlama eğilimi başkanlık süreci ilerledikçe daha da derinleşiyor, çatlaklarda yeni gedikler oluşuyor. Erdoğan, Başkanlık koşusunda zafer kazanabilmek için tehlikeli bir kumar oynuyor. Kutuplaştırma siyaseti ile Türkiye’de yaşayan farklı halkları ve inançları, toplumsal kesimleri kışkırttıp hassasiyet alanlarını kaşıyarak, linç ve pogrom kültürünü çeteler aracılığıyla devreye sokuyor, ülkeyi “evetçiler ve hayırcılar” olarak bölüp parçalıyor. Ancak, planlı-programlı yürütülen psikolojik savaşa rağmen, elleri darda. […]

Referanduma doğru

Erdoğan, korumakla yükümlü olduğu anayasayı ve ondan güç alan hukuk sistemini delip geçerek kuralsızlığı normalleştiriyor. O, hukuk yerine çıplak güç ilişkileri üzerinden yol alıyor ve bir biçimde kendi kontrolüne aldığı devlet gücünü kullanıp kendisini dayatarak yarattığı fiili durumlar üzerinden iktidar oluyor. Aslına bakarsak, bu biçimde iktidar oluşun altındaki yapısal diktatörlük (sermayenin egemenliği), kapitalist sistemin içindeki bütün rejimlerin ortaklaştığı bir tutum. Ancak, burjuva demokrasisinin geçerli olduğu ülkelerde sermayenin yapısal egemenliği kendisini bu biçimde göstermiyor, daha doğrusu gösteremiyor. Kapitalizmin inşası sürecinde feodal egemenler, sermaye güçleri ve halk güçleri arasında yaşanan çatışmalar sonucunda ortaya çıkan toplumsal ve politik güç dengeleriyle, sermayenin egemen olma tarzını belirlemiş, onu sınırlayan ve mümkün olduğunca gizleyip göstermemeye zorlayan demokratik dengeleri oluşturmuştur. Bu çatışmaların sonucunda inşa edilen politik egemenlik biçiminde/burjuva demokrasilerinde, burjuva politikacıları, ilk olarak, demokratik dengelerin içinden yol almak zorundadır ve öyle her istediklerini yapamazlar; ikincisi, onların ustalığı, Erdoğan gibi esip gürleyerek kimi nasıl ezdiğini gösterme değil, gizleyip göstermeme üzerinden ölçülür. Kapitalizmin inşasının feodal zincirlerin parçalandığı bağlamında açığa çıkan halkın zoru; halkın kendi gücüyle kurup koruduğu bazı toplumsal ve siyasal kazanımlar elde etmesini sağlar. Bu kazanımlar, sermayenin egemenliğinde kurulan yeni sisteme kendisini dayatan demokratik haklardır ve üstünde hareket edenleri sakınımlı davranmaya zorlar. Halkın gücü, şayet burjuva demokratik devrimin önünü açabilecek bir seviyeye ulaşabilmişse, söz konusu kazanımlar (demokratik haklar) yayılıp derinleşir ve kalıcı (anayasal) bir statü kazanır. Kendi doğal eğilimi sömürüsünü sınırsızca artırabileceği bir diktatörlük olan sermayenin sonsuz istekleri anayasal sınırlar içine alınmış, halkın zoru tarafından sınırlanmıştır. Sermaye güçleri, egemenliklerini bütünüyle kaybedebilecekleri korkusuyla, anayasal koruma altına alınmış demokratik dengelerin baskısı altında hareket etmek zorunda kalmıştır. İşte, demokrasi, her ne kadar ona benzese de bir gül değil, halkın onlara karşı mücadele edip kazanarak egemenlere dayattığı toplumsal dengeler ve o dengelere dayanan yasalar ve kurumlardır. O dengeler, egemenlere, iktidarlarını ancak belli kurallara uyarak yürütebileceklerini dayatır. Demokrasi, anayasalar ve ona bağlı hukuk […]

Ne geçmişi unuturuz ne gelecekten vazgeçeriz!

“Dünyayı bitimsiz bir kışlaya çeviren güçlülerin intihara varan egoizmine hayır derken, bize evrensel bir anlam katan, tüm o gardiyanlara rağmen bütün sınırlardan daha güçlü olan kardeşlik gücünü onaylayan insan dayanışmasına evet diyoruz. “ Eduardo Galeano Bir çatışma ya da savaş hali dışındaki anları normal karşılamadığımız; bir problem olmadığında bir terslik olduğunu düşündüğümüz ve tüm bu olumsuzlukları kendi rutin yaşamımıza yedirdiğimiz günler gelip geçiyor. Suruç’tan başlayıp 10 Ekim’de rengini iyice belli eden yeni rejimin kanlı yolu, bu günlerde somut hedefler peşinde. O somut hedefin ne olduğu hepimiz için aşikar aslında: Başkanlık sistemi, yeni rejimin garantiye alınması ve Erdoğan’ın istediği iktidarı ele geçirmesi. Aylardır devam eden OHAL ve KHK’lar süreci içerisinde; patlamalar, çatışmalar ve savaşın gölgesinde; gözaltılar, sansür ve medyanın susturulmasıyla işletilen korku politikası altında bir referanduma sürükleniyoruz. Bu somut hedefin yediği en büyük darbenin tarihini ise 15 Temmuz darbesi olarak söyleyebiliriz. Ancak daha önce Gezi’de bir darbe yiyerek sendeleyen AKP, 25 Aralık operasyonları ile artık iyice şamar oğlanına dönse de dersini ve acısını çıkarmayı da bilmiştir. “Başkanlığı verin geçmişi unutalım” 14 yıllık AKP iktidarının saymakla bitiremeyeceğimiz vukuatları bize çok çıplak bir gerçeği gösteriyor: Diktatörlük, adım adım faşizm, baskı ve giderek silikleşen özgürlük alanları. İktidarın referandumda kritik kitle olarak saptadığı üç önemli kesim bize her şeyi söylüyor: Kadınlar, gençler ve kararsızlar. Belirlenen bu toplamın neden kritik olduğunu yani neden ‘hayır’ diyebileceklerini görmek ve buralardan gelecek ‘hayır’ların anlamını kavramak için kıyım fotoğrafına daha detaylı bakmak gerek. Barış için imza atan akademisyenlere baskı sürecinden son KHK’lara kadar akademinin ağzını bantlamaya, kampüslerin sesini kısmaya yönelen iktidarı görmek mümkün. Darbecileri temizleme bahanesi ile akademiyi özgür ortamından, tartışma ve eleştirme zemininden; durgun, eleştiriden uzak, bilimselliğe kapalı ve farklılıkları kesinlikle kabul etmeyen bir zemine taşımaya çalışıyorlar. Baskıların ve yeni kararnamelerinde etkisiyle daha da içine kapanan kampüsler fiilen işlevsizleşmiş adeta “kapatılmış” durumda. Genç Kadınlar… Kritik katmanın belki de en […]

Ekonomik kriz seferberliği

15 Temmuz sonrası ülkeyi giderek daha fazla etkisi altına alan iç siyasetteki yüksek gerilim ve dış politika adımlarındaki büyük savrulmalar ekonomiyi etkilemeye devam ediyor. Bunun yanında 2008 konut piyasası krizi sonrası parasal genişleme tabanlı bir politikadan normalleşme bazlı bir politikaya yönelen Amerikan Merkez Bankası (FED)’nın attığı adımlar, Türkiye’deki ekonomik değişkenleri yeni denge noktalarına itmeye devam ediyor. Dolar/TL kuru kamuoyu tarafından oldukça yakından takip edilen bir ekonomik gösterge. Çünkü kur, tüketilen birçok ürünün fiyatının yadsınmaz bir belirleyicisi. Öte yandan önemli bir yatırım enstrümanı olarak tercih ediliyor ve reel sektörün ülke dışından bulduğu kaynaklar dolara tabi. Ekonomik gösterge TL’nin Amerikan Doları karşısındaki değeri Türkiyeli hane halkı için ekonomiye olan güvenin bir göstergesi olarak algılandığı için büyük bir önem taşıyor. Hal böyle iken AKP ve ekonomi kurmayları için Dolar/TL kurunda yaşanan savrulmaları iyi yönetmek önemli bir husus haline geliyor. Gezi Direnişi günlerinde FED’in 19 Haziran’daki toplantısı sonrası yaptığı faiz artırım takvimi duyurusu beklentileri ile Dolar/TL kuru yükselmişti. Bu durum sadece protestolar ile ilişkilendirilerek direnişe olan geniş toplumsal destekte kırılma yaratılmak istenmişti. Bu amaçla yapılan girişimlerin yeni bir örneğini Aralık ayında yaşadık. Aralık ayının ilk haftalarında 3,60 düzeyi ile yeni bir rekor kıran Dolar/TL kuruna karşı seferberlik ilan eden Erdoğan, herkesi Dolarlarını satıp TL ya da altına geçmeye davet etti. 26 Aralık’ta TC Merkez Bankası’nca açıklanan verilere göre, Erdoğan’ın “Dolarını sat” çağrısını yaptığı 2 Aralık’tan bu yana 1,5 milyar Dolar üzerinde bir Dolar mevduatı azalışına işaret etti. Buna paralel olarak aynı dönemde Dolar/TL kurunun 3,35 düzeyine kadar gevşediği gözlemlendi. Seferberlik ruhu Medya organlarının eşanlı olarak yaptıkları yayınlara rağmen Dolar cinsinden döviz mevduat hesaplarında gerçekleşmiş bu düşüşün Türkiye üzerinden akan finansal para akımlarının büyüklüğüne göre oldukça mütevazı. Ancak bu hareketle Doların ateşinin düşmeyeceğini herkes gibi Erdoğan da biliyordu. Söylemek gerekir ki Erdoğan’ın kitleleri mobilize etmek amaçlı çağırısının 3,60 gibi bir kur düzeyinden karını realize etmek […]

Hiçbir derde deva olmayan ‘Başkanlık Sistemi’!

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında hızla küreselleşen dünyada “modern ulus-devlet” yapısı bildiğimiz halinden çözülmeye başlamıştı. Sosyal devlet anlayışının giderek yok olması, neo-liberal politikalar yüzünden artan yoksullaşma, sosyal hakların hızla geriye gitmesi; Müslüman ülkelerde “batılılaşmaya ve modernizme” karşı geliştirilen “Siyasal İslam” düşüncesinin örgütlenmesinin önünü açtı. Cumhuriyet tarihinde Siyasal İslam düşüncesinin Türkiye’de yeniden güç kazandığı dönem Demokrat Parti dönemi olsa da, esas itibariyle 80 darbesi sonrası palazlanmıştır. 12 Eylül’de Türk-İslam sentezli bir darbenin yapılması, cemaat örgütlenmelerinin hızla gelişip meşrulaşması sonucunu doğurdu. Maddi ve manevi olarak giderek yoksullaşan ve şok etkileriyle korkutulan halklar, hızla Siyasal İslam etrafında örgütlenen cemaatlere katılmaya başladı. Siyasal İslam’ın Türkiye’deki gelişim tarihine bakarak yapmak istediğim, bugün yaşanan rejim krizinin esasının dayandığı dinamikleri irdelemektir. Rejim krizi “Başkanlıkla” çözülebilir mi? AKP’nin kurmak istediği ama hala anayasal bir statü kazandıramadığı Siyasal İslam rejiminin, bir faşist diktatörlükle kurulmaya çalışıldığı günlerin içerisindeyiz. Köprüden önce son bir çıkış umudumuz hala mevcut elbette… Peki, AKP “Siyasal İslam” ideolojisinin nasıl bir temsilcisi ve/veya bu ideolojiyle ilişkilenme biçimi nasıl? Erdoğan öncülüğünde AKP kurucu üyelerinin Erbakan ve onun Siyasal İslam ideolojisinden “yenilikçilik” eleştirisi ile ayrıştığını hatırlayalım. Bu yenilikçilik, Siyasal İslam düşüncesinin çıkış noktası olan “Batılılaşma ve modernizm” karşıtlığına bir eleştiri olarak kendini göstermişti. Nitekim de öyle oldu. Bugün herhangi bir kimse, Erdoğan’ın “Ortadoğu’nun emperyalizme karşı savaş açmış lideri” gibi görünen teatral çıkışlarını dikkate alarak, batının hegemonyasında ilerleyen (kültürel, ekonomik, siyasal vd.) sisteme karşı politika izlediğini iddia edebilir mi? Hadi diyelim hayal ettikleri ve yapmak istedikleri Türkiye’de Siyasal İslam ideolojisinin tüm değerlerine ve öğretilerine uygun bir rejim inşa etmek olsun! Peki, neo-liberal politikaların sınırlarının şimdiki boyutlara ulaştığı bir dünyada konumlanan Türkiye’de hareket eden sermaye ekonomik ve siyasal açıdan Batının egemen güçlerine bu kadar bağımlıyken, bu ne kadar mümkün? Çok zor olduğunu vurgulayalım. “Eğer yeterince büyük bir yalan söyler ve bunu tekrarlamaya devam ederseniz insanlar sonunda buna inanmaya başlarlar” düşüncesiyle yola çıkarak; […]

Devlet krizi derinleşirken

  Devlet dediğimiz varlık biçimi, klasik bakışla dış görünüşte bir “egemen sınıfların zor aygıtı”ndan başka bir şey değildir. Yakından bakıldığında bu baskı aygıtının, egemen sınıfın tek bir fraksiyonu tarafından yönetildiği r burjuva devleti bulmak zordur. Çelişkinin doğası gereği yönetici sınıf da kendi içerisinde farklı kanatlara ayrılır. Ya da devlet farklı çıkar grupları tarafından bölüşülür. Sömürü düzeninin ve baskı aygıtının zarar görmemesi için burjuvazinin fraksiyonları arasında genellikle uyumlu bir çalışma arzulanır. Devletin içerisindeki çeşitli kanatlar arasındaki dengenin iç çatışmalar sonucunda bozulmasına devlet krizi diyoruz. Türkiye tarihinin en büyük devlet krizini yaşamaktadır. Bu kriz burjuvazinin farklı bölüntüleri arasındaki “tüm kurumları ele geçirme” kavgasından kaynaklanmaktadır. Krizin tarihçesi 7 Şubat 2012’de Cemaate bağlı savcıların MİT müsteşarı Hakan Fidan’ı ifade vermeye çağırmaları krizin ilk sinyallerini verdi. Daha önce futboldaki şike davasında arkasından hançerlenen cemaat, açıkça Erdoğan’a operasyon çekti. Hedef Erdoğan idi. Devletin savcısı devletin istihbarat biriminin başındaki ismi ve dolaylı olarak dönemin başbakanını hedef aldı. Ama bu girişimi sonuçsuz kaldı. Bu durum Erdoğan cephesinde güvenlik kaygısı yarattı ve itiş kakış alevlendi. Karşı hamlelerle cemaatin para ve insan kaynakları kesilmeye çalışıldı. Dershaneler kapatıldı. Polis ve bürokratların yerleri değiştirildi. Cemaatin buna cevabı hepimizin malumu 17-25 Aralık operasyonları oldu. Yine devlet içerisindeki bir fraksiyon, diğerine operasyon yapmaya kalktı. Hedefte yine Erdoğan vardı. Ama bu girişim de başarıya ulaşamadı. Darbe ve derinleşen kriz 15 Temmuz’da ise devlet krizinin zirvesini yaşadık. MİT tırları operasyonlarında çekilen ama patlamayan silahlar bu kez patladı. Devletin bir fraksiyonu diğerine ağır silahlarla, savaş uçaklarıyla, tanklarla saldırdı. Yasama organı uçaklarla bombalandı. Devletin kolluk kuvvetleri hepimizin gözü önünde birbirlerini vurdular. Görünen o ki kavga sonlanmadı. Erdoğan devletin kontrolünü tek başına kontrol etmek pahasına devleti baştan aşağı çeteleştiriyor. SADAT, Sedat Peker gibi çeteler devlet içerisinde konumlarını arttırırken, Ak Silahlanma gibi çağrılarla paramiliter güç odakları oluşturma politikaları hayata geçiriliyor. Bu hamleler Erdoğan’ı ne kadar ayakta tutabilecek? Krizin geleceği Cemaat […]

OHAL ve yeni rejim

Bir üstyapı kavramı olarak “hukuk”un, geçici ya da kalıcı bir şekilde, iktidar lehine askıya alınması durumu olağanüstü hal olarak ifade edilir. Böyle durumlarda iktidar yargı organının burjuva devletin tarihsel gelişimi içerisinde edindiği görece bağımsız/özerk alanını ortadan kaldırır. Elindeki baskı aygıtlarını kullandığı zaman kendisine karşı büyüyen bir kartopu misali sıkı bir sokak muhalefetiyle karşılaşan iktidar, şimdi ilan edilen olağanüstü hal ile birlikte elindeki baskı olanağını serbestçe kullanmak istiyor. “Gülen hareketiyle sınırlı” bir operasyonu çoktan aşan ve toplumda kendisine karşı olan tüm muhalefet kesimlerine yönelen bir politika var. Konuyla ilgilenmemizin nedeni, olağanüstü halin FETÖ’den çok, toplumsal değişim isteyen kitlelere yönelmesinin yaratacağı sonuçlardır. İktidar, yediği darbenin etkisiyle ülkeyi büyük bir çatışma ortamına doğru sürüklüyor. Bu çatışma ortamının sonunda başarılı olurlarsa mevcut yapıyı koruyabileceklerdir. Fakat yükselen çatışmanın etkisiyle arka planında Gezi’de filizlenen yeni toplumun olduğu yeni bir kurucu irade (üstelik bu kez savaş halindeki bir Kürt Özgürlük Hareketinin varlığını da düşünürsek) şekillenmesi de olası. OHAL ve kısır döngü İlan edilen OHAL’in karşısında hizaya gelenler hepimizin malumu kesimler. Devlet partilerinin yanı sıra, olağan(!) dönemlerde Erdoğan karşıtı görünen kimi güçlerin bu süreçte Erdoğan’ı desteklediklerine şahit oluyoruz. Bu kesimlerin darbeci güçlerin yasa koyucu şiddetine karşı, iktidarın yasa koruyucu şiddetini savunmak zorunda hissetmelerinin sebebi siyasi sığlık ve alternatifsizliktir. Ortada bir tarihsel kırılma yaratacak bir öznenin olmayışı (Gezi isyanı ile birlikte ortaya çıkan yeni toplumun radikalizmini ifade edebileceği araçların inşa edilmemiş olması) bir kısır döngüye neden olmakta. Bu kısır döngü egemen güçlerin mutasyon geçirmesine neden oluyor. Bir yandan ekonomik anlamdaki altyapıları olan neoliberal kapitalizm, öte yandan serbest bir yasama olanağı sağlayan OHAL uygulamaları ortaya çıkan yeni “mutant”ın iki ana bileşenini oluşturuyor. Neoliberal OHAL 1970’li yıllarla beraber neoliberal politikalar ortaya çıktığında işçi sınıfının bir siyasal temsiliyeti vardı. Bu durum dünyada sınıfsal çelişkilerin derinlerde değil, politik ortamın en görünen kısmında yer almasına neden oluyordu. Sovyetler Birliğinin hızla çökmesi ve neoliberal düzenin, […]

Ne yapmalı, nasıl yapmalı?

Darbe-karşı darbe ve şimdi de OHAL ilanıyla Türkiye’deki keşmekeş hız kesmeden devam ediyor. Öncesinde yaptığımız politik analizlerle bir darbe ihtimalinden bahsetmiş olsak da, gerçekleşme zamanı, biçimi ve sonucu, kendi içerisinde birçok karmaşık süreci ve gerilimi de beraberinde getirdi. Sonuçta, zaten uzun süredir devam eden bir sistem ve rejim krizi yaşarken, şimdi bir de devlet kriziyle karşı karşıyayız. Solun tuhaf davranışları Son bir aydır yaşadığımız politik karmaşanın öncesinde de; birçok tarihsel zaafla yüklü olan, o tarihsel zaafları günümüze kadar taşıyıp derinleştiren, yaşanan gelişmeleri büyük bir panikle ve ne yapacağını bilemez halde izlemekle yetinen bir Türkiye solu gerçekliğimiz vardı. Şimdi, şiddetinin artması kaçınılmaz olan bu gerilimin ve kaosun içerisinde de, aynı “ne yapacağını bilememe hali” artarak devam ediyor. Güncel politik durumun yüksek gerginlikle dolu karmaşasının yanında açığa çıkardığı olağanüstü devrimci fırsatları göremeyen, halk güçlerini kendi “tıkanmış” durumları içerisinden algılayarak birbirine düşmanlaştırmaya çalışan ve sürece öncülük etmeyi bırakın, bir biçimde halk güçlerinin bile sürekli gerisine düşen sosyalist hareketler açısından bir karar aşamasının içerisindeyiz. Kendi “panikçi” dünyalarına gömülmüş olan bu güçler, kendileriyle bir biçimde ilişki halinde olan herkesi ve her şeyi de sol güçlere dair bir umutsuzluğun içerisine çekiyorlar, ama kendi durumlarının bile farkında değiller. Halkın alternatif bir güç, toplumsal muhalefetin ise ortak mücadele zeminleri arayışının olduğu bu süreçte, böylesi tutumlar ne kadar doğrudur? İçinde bulunduğu koşulları algılayamayan, gücünü nereye ve nasıl kullanacağını bilemeyen, çubuğu dönemsel ve güncel kertelerde nereye ne zaman bükeceğini tartamayan, sadece eleştiren ama hiç bir alternatif sunamayan bir konumda eleştiri yapma geleneği solcular arasında birden diriliverdi. Solun kim olduğuna, tarihsel ve güncel görevlerinin ne olduğuna, hedeflerine ve halkın çıkarlarını en doğru şekilde nasıl savunacağına yoğunlaşması gerekiyor. Ortak hedef, ortak mücadele Türkiye devrimci demokrat güçleri olarak, “ne yapmalı” sorusuna verdiğimiz karşılıklar kara bir delikte salınım halinde. Yirminci yüzyılın ağır yenilgileri altında ezilen sosyalist hareketlerin yeni dönemi, yirmi birinci yüzyılda dünya kapitalizminin […]

Sınıf Devrimciliği ve Kenan Budak

Kenan Budak yoldaşı katledilişinin 35. yılında bir kez daha anıyoruz. Kenan Budak’ı anmak, O’nu putlaştırmak değil, yaşamı ve kavgasında edindiği özellikler üzerinden bugün nasıl “Kenan Budaklaşabiliriz” sorusunun peşine düşmektir. Kenan Budak’ı bugünlere taşıyan en temel özelliği şüphesiz onun gerçek bir işçi sınıfı devrimcisi olmasıdır. Marksizm- Leninizm sınıflar mücadelesinin teorisiyse, bunu zamana ve mekana uygulayabilen devrimciler sınıf devrimcisi karakterini taşırlar. Buna göre, işçi sınıfı toplumda öncü konumdadır. Dolayısıyla her eylemiyle topluma etkide bulunur, toplum da işçi sınıfına etki eder. Bu karşılıklı etki durağan değil sürekli hareket halindedir. İşçi sınıfı toplumsal alanın bütünü ve onu meydana getiren diğer toplumsal güçlerin tümüyle etkileşim halindedir. Bu alanda öyle konumlanır ki, ona toplumun kaderini belirleme ve topluma yön verme sorumluluğu verir. Kendi özgürleşmesi toplumun özgürleşmesi olan tek sınıf işçi sınıfıdır. Bu bilinçle hareket eden sınıf devrimcisi toplumsal yaşamı bir bütün olarak kavrar. Diğer yanıyla, toplumu komünist bakış açısıyla kavrayan kadro-militan, hayatın her anında ve alanında devrimin imkanını ve güncelliğini arar. İşte Kenan Budak’ da cisimleşen işçi sınıfı devrimciliğinin karakteri bu zeminde oluşmuştur. Kenan Budak, toplumsal yaşamın zenginliğini kavrayarak, bu zenginlik içinde devrimciliğini inşa eden bir devrimcidir. Karşısına çıkan durumlarda geri adım atmayıp, onu bir biçimde yenerek daha da ileriye sıçramayı başarmış, devrimciliğini nesnel koşullar içinde oluşturmuştur. Her koşulda devrimcilik Kenan Budak genç yaşında işçiliğe başlamış, emek sermaye uzlaşmazlığında emek safında bir devrimci olarak yer almayı Kıvılcımlı’nın çıkardığı Sosyalist Gazetesi’nden öğrenerek devrimci harekete katılmıştır. 12 Mart darbesinin yarattığı politik ortamda devrimci hareket faşizm tarafından baskılanırken, O direniş mevzisinde yer alarak Zeytinburnu sokaklarını devrimci örgütlenme alanına dönüştürmüştür. 12 Mart’la 12 Eylül arasında da sonra, Zeytinburnu’nda yürütülen anti-faşist mücadelede öncü konumda yer almıştır. İşçi sınıfının yoğun sömürüye maruz kaldığı 70’li yıllar, aynı zamanda işçi sınıfının devrimci sendikal arayışını da doğurmuştur. Kenan Budak, Kazlıçeşme’nin deri kokan sokaklarında Bağımsız Bağırsak ve Deri İşçileri Sendikası (Bar Der-İş) içerisinde sendikal çalışmalara katılır. […]

Yeni Dönem Kişiliği

Tarihin akışındaki hızlanmaya bağlı olarak, halk güçlerinin ve işçi sınıfının önü açılıyor. Sisteme karşı gerçekleştirilen her hamle, halk güçlerine ve işçi sınıfına inisiyatif kazandırıyor. Yapılan her hamlenin etki gücü çok yüksek. Böylesi bir süreçte, döneme uygun bir hız ve yoğunlaşmayla derinleşen her kadro, tarihin içine yerleşen-tarih yapıcı bir kişiliğe dönüşebilir. Üst Düzey Konsantrasyon Sıkışan sistemin hayatın çok değişik alanlarında ve farklı düzeylerde gerilimleri yükseltmesinin yarattığı olağanüstü ortamda, siyasal pratik içinde sürece müdahale edişte şaşkınlığa düşme, karmaşaya kapılma ve yönünü kaybetme gibi durumlar ortaya çıkıyor. Ve, bu genel zaaflar kişisel yetmezliklerle birleşerek gücünü arttırıyor, devrimci kadro üzerinde bloke edici, dibe çeken ya da güçsüzlük yaratan bir etki alanı oluşturuyor. Oysa, her aşama öncekinden daha yüksek bir yetkinlik talep eder. Hele şimdiki olağanüstü ortam, çok yönlü bir yetkinleşmeyi emrediyor. Bu yetkinleşmenin bir yönü, kendi kişiliğini ciddiye alma ve ona yoğunlaşmadır. Diğer yönü ise, pratik faaliyetin gereklerini tespit ederek ona-özellikle de hedeflere yoğunlaşmadır. Siyasal mücadele alanında zafere ulaşmak için mevziye kilitlenerek engelleri ortadan kaldırmak, bir mevziden diğer mevziye sıçramak gerekiyor. Bu aşamada yaşanacak dağınıklık veya öngörü zayıflığı, yenilgiye sebep olacaktır. Konsantrasyonun süreklileştirilememesi, bilincin ve pratiğin günlük zorlamalara boyun eğerek zikzaklar çizmesine neden olacak, sonuca ulaşma ve başarmanın temposunu düşürecektir. Çok Yönlülük Kapitalist sistem, bireylerin düşünce süreçlerini kısırlaştırır, iradelerini güdükleştirir, kendi sorumluluklarını alamayan ve kendi gerçekliğiyle yüzleşmeye aciz bir kişilik tipolojisi ortaya çıkarır. Yaşam öyle akar ki, bireyin kendi kişiliğinin farkına varmasına ve o kişiliğinin başka bir düzeye sıçramasına engel olunur. Devrimci kadro-militan, yaşamın akışının ortaya koyduğu sınırsız durumlar ve olasılıklarla dolu muazzam zenginliği kendi kişiliğiyle bütünleştirir. Her olaya özgü bir kavrayış ve müdahale ediş yeteneği kazanır. Bu yeteneğe ek olarak, öne çıkmasını istediği olasılığa iradesini yükleyerek onun savaşçısı olur. Güç ve beceri sahibidir, iddialıdır, ve bu yeteneklerini pratik mücadele içinde ortaya çıkan yetmezliklerini sürekli aşarak sürekli yetkinleştirir. Kendi kişiliğinde bulunan tembellik gibi kaba […]

Hamleci Ruhun Yaratımları

Devrimci kadronun en büyük savaş alanı, kendi kişiliğidir. Var olan kişiliğiyle, olmak istediği “kendi” arasında sürekli savaşmak zorundadır. Etiyle, kanıyla, toplumsal varlığı, örgütsel görevleriyle işleyen diyalektiği budur. Kendimizle savaşımızın düzlemleri nelerdir? Birincisi, sürekli düzenden kopuş iradesi göstermektir. Kapitalist sistem içindeki birey, düzenden kopuştukça devrimci kişiliğe erişir. İkinci düzlemi ise devrimci görevlerin, örgütsel ihtiyaçların somut tarihsel koşullarında devrimcinin, kendini dönüştürmesidir. Gerek taktik, gerekse de stratejik kişiliklerin hedef, görev ve ihtiyaçlara göre yeniden yaratılmasıdır. Kişilikte düzlemler Birinci düzlemde arınma vardır. İkincisinde ise karılma… Birincisinde düzene karşı devrimci kişilikler oluşurken, ikinci düzlemde, iktidarı hedefleyen devrimci kadro gerçekliği vardır. Devrimci kadro, sisteme karşı devrimci bir kişilik, devrimci bir yaşam oluşturmakla yetinmemelidir. Bir kere devrimci olduktan sonra artık onun kişiliğinin zembereği (diyalektik kurulumu), tarihsel-örgütsel, devrimci görevler olmalıdır. Hamlecilik içimizdeki ısrardır Ressam Balthus; “Resim yapmak hem bir iç zorunluluk, hem de bir zanaattır.” der. Balthus’un  “iç zorunluluk” olarak tarif ettiği sanatsal yaratım sürecine, Murathan Mungan; “içimdeki ısrar” der. İşte hamlecilikte devrimcilerin “içindeki ısrardır”. Bir sıçrayıştır hamlecilik, bir sürekli yaratıcılıktır. Devrimciliği sürekli kılıştır. Hamleci ruh, hedefe kilitlenmektir. Sonuç almak isteyen devrimci kadro, hedef- hamle diyalektiğini kurmak zorundadır. Hedef olmadan hamlecilik olmaz. Hedefine kilitlenmeyen, görevine yoğunlaşma göstermeyenin “içinde hamlecilik yaprağı kıpırdamaz. Varlığındaki eylemselliği, zamandaki “anlık” atılımlarıdır, devrimcideki hamleci ruh. Bunun içindir ki devrimcinin “şimdi ve buradası” dır. Hamlecilik yaratıcılıktır Hamlecilik, kişilik düzlemlerini ateşleyen çakımlardır. Sınıf savaşı satrancında, Ferhatça dağları delmek, Pir Sultanca isyan, Kenanca işçilerle kaynaşma, Hikmet Kıvılcımlıca direnmek ve tarihsel kişilikler yaratmaktır. Hamlecilik, cüretten sonra, fethetmekten öncedir. Cesaretten gelen, “fetihe” varandır. Hamle, okun yaydan fırlamasıdır.  Nasıl ki yay, gerilmedikçe ok ileriye fırlamaz, devrimci kadroda örgütsel, politik, tarihsel görevlerin gerilimini içinden taşımadıkça hamleci ruha sahip olamayacaktır. Bir adım ileri Devrimcilik önderliktir. Bir adım ileride olmaktır. Ne uçkun küçük burjuva sosyalistlerinin, kitleden kopukluğu; ne de burjuva sosyalistlerinin, kitle kuyrukçuluğudur, devrimcilik. Devrimcilik bir adım önde olmaktır. Günü gelir koşullar değişir, […]

Kavşak Noktası

A. İsyan’dan bugüne Haziran İsyanı günlerinde hiç beklemediği bir anda kendi iktidarının sonunun geldiğini gören AKP, hemen yedi ay sonra 17-25 Aralık’ta “içerden” darbelenerek cezaevine kapatılma riskiyle tanışmıştı. Darbeyi vuran en yakın “ittifak” gücü/Cemaat’i kaybederek denge ve güç kaybına uğrayan AKP, Ordu ile “flört” etmeye sürüklenmişti. O arada, PKK’yi kuşatıp sıkıştırarak zayıflatma amacıyla yürüttüğü “Çözüm sürecinde” kaybeden taraf olduğunu da gördü ve son darbeyi 7 Haziran’da aldı. Bütün bu süreç içinde, aynı zamanda, Ortadoğu politikaları da iflas etmiş, kendi deyimleriyle “değerli yalnızlık” içine düşmüşlerdi. Ancak, AKP, her biri özel ağırlık taşıyan ve normal şartlarda hükümetin düşmesini sağlayabilecek güçte olan bu darbeleri atlatabildi ve halen iktidarda! Ama, nasıl ve ne pahasına? Gezi isyanının bastırılması sürecinde başlayan, 17-25 Aralık’ta yaptığı yolsuzlukları açığa vuran Cemaat’in “darbe girişimiyle” hız kazanan ve nihayet, 7 Haziran öncesinde Rojava’daki gelişmeler ve HDP’nin barajı aşacağının kesinleşmesi üzerine “Çözüm masasının devrilmesiyle” askeri biçimlere bürünerek yoğunlaşan özel bir “yönetim tarzı” oluştu. Bu “tarz”, kitle destekli bir açık faşist diktatörlüğün zemin taşlarını döşüyor. İşte, AKP, başka sebeplerin yanı sıra, özellikle bu özel yönetim tarzı sayesinde halen hükümet edebiliyor. Öyle ki, kaybettiği 7 Haziran seçimlerini bile fiili durum yaratarak olmamışa çevirebildi ve hukuk dışı bir “Darbe” biçiminde yürüttüğü 1 Kasım süreciyle hedefine ulaşabildi. Bu yönetim tarzı, özel bir öge tarafından belirleniyor; evet, her tarafımızı kuşatan gerilim politikalarından söz ediyoruz. Sürekli ve açılıp saçılarak toplumun tümünü ve yaşadığımız zamanın her anını kaplayan bir “kontrollü gerilim”, bize dayatılan “yönetim tarzının” ana ögesini oluşturuyor. Süreklileşen ve birçok biçime bürünen gerilim politikalarıyla toplum kamplaştırılıyor, bu kamplar birbirine düşmanlaştırılıyor ve ama her durumda, “Sünni-Türk-Erkek” bir tabanın “İslamcı bir Türkçülük” ve “Devletin Bekası” zemininde AKP’nin arkasında toplanarak pekiştirilmesi hedefleniyor. Çıkarılan yeni yasalarla; yasama, yürütme ve yargının biçimsel de olsa var olan özel alanları, birleştirilerek merkezileştirildi ve bu özel tarz, onu yargılayan ya da hızını kesen herhangi bir engelle […]

Örgüt-Kadro-Kitle Diyalektiği

  Kaderciliğe ve kendiliğindenciliğe karşı bir tutum geliştiren ve devrimci olmayan bütün eğilimlerden kopuşmaya başlayan devrimci kadro, devrimci niyetini somut bir zeminde ifade etmeli ve sınamalıdır. Aksi durumda, devrimci kadronun niyetleri,  bütün samimiyetine rağmen güzel bir düş yahut lafazanlık olarak kalır. Organik faaliyet zorunluluğu Her eşikte durmadan daha ileriyi hedefleyen devrimci kadro, ektiği tohumun filizlenmesi sürecini yüksek yoğunlaşma ile tasarlar ve fiilen de uygular. Kendini ve devrimci pratiğini ciddiye alan her kadro, kendisini başarıya kilitler. Bu pratik süreçte, gübreyi ne zaman katacağı, suyu ne kadar vereceği, toprağı ne kadar süre havalandıracağı çok önemlidir ve tohumun sağlıklı bir şekilde yeşermesini sağlar ya da çürümesine neden olur. Tohumun gelişmesini belirleyen gübrenin ve suyun niteliği, devrimci kadronun bilinci, iradesi ve örgütüdür. Daha açık ifade edecek olursak; kadronun devrimci pratik sürecinde, ideolojik, politik ve pratik duruşu iç içe girmeli, birbirini beslemeli ve sınamalıdır. Örgütsel duruşun bilinçli pratikle inşası, kendine göre olma/keyfi davranma haline son verir. Kendine göreli olma hali kimi zaman “dengeci rasyonalite” şeklinde kimi zaman da “radikal irrasyonalite” şeklinde kendini ifade eder. İlkinde kendini ateşin içine atamayan kadroyu, ikincisinde ise kendini ateşin içine atan ama bunu bir bilinçli zemine yerleştiremediği için geriye bir şey bırakmadan yok olup giderek tükenen kadro gerçekliğini görürüz. Birbirine zıt gibi görünen bu iki eğilim, yaşadıkları siyasi yanılgıyı, hep birlikte yapılan tartışmalardan sonra kabul edilmiş olan örgüt çizgisini tartıştırarak ya da yürütülen örgütsel faaliyeti küçümseyerek veya en kötü halinde kendisini örgüte ve devrimci pratiğe dayatarak gizlemeye çalışır. İşte bu oportünist eğilimlerden kopuşun teminatı olan örgütsel duruş, ortak yaratılan örgüt değerlerine ve ilkelerine bağlılık ve proletaryanın tarihsel bilincini kavramakla sağlanır. Yeniden doğuş Yakalanan ortak ruh birliği ile hareket eden devrimci kadrolar, kendini bir militan olarak var etme ve özneleşme sürecinden bir üst zemine sıçrar. Bu üst zemine yerleşen öncü kadro, kendisini toplumsal yaşamın farklı alanlarına öncülük ederek ve onlarla bütünleşerek […]