Türkiye

Gezinin Altıncı Yıldönümünde, Herkese Merhaba!

Başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair inanç, bir dizi kriz tarafından aşındırılmaya çalışılıyor.  İçinde bulunduğumuz dünya, sanki hep böyle devam edecekmiş gibi, kapalı ve tamamlanmış bir “şey”miş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Alternatif, eşitlikçi, adil, dayanışmacı, doğa ile barışık toplum tahayyülleri uzun…

Kavşaktaki Ayrışmalar

Üst üste binen ve hepsi birbirinden ağır kriz dinamikleri tarafından sıkıştırılan ülkemizde, bitmek bilmeyen seçimlerden yeni birisine gidiyoruz. Evet, krizler çok güçlü nesnelliklerden çıkıp geliyor. Ama, Erdoğan önderliğindeki iktidar alanı, krizlerin doğumunda ve kalıcılaşıp güçlenmesinde özel katkı yapıyor. Onlar, doymak…

Bu Demir Soğur mu?

En sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim.  Saray rejiminin miadı dolmuştur. Bunu en net, en iyi, artık tedirginlik içerisinde hiddetlenen, böylece daha da saldırganlaşan, üst üste hatalar yapan, en yakındakilerine, hatta damadına dahi, derin bir güvensizlik duyan, her geçen gün hem…

Kitle İletişiminde Pornografi

“90’lı yıllarda reality show programlarında izlediğimiz cinayet, tecavüz, şiddet vs. görüntüleri pornografinin en bariz örnekleriydi. 2000’li yılların başında televizyon başında yine Irak’ın bombalanışını seyrettik. Bu da pornografik görüntüydü oysa. Tüm bunları seyrederken bilinçaltımızın o görüntülerden aldığı hazzın farkında değildik.” 20.…

En Yakıcı İhtiyaç; Demokratik Anayasa

31 Mart seçimlerini geride bırakırken, seçim sonuçları kesinlik kazanamamış olsa bile Cumhur İttifakının birçok ilde geriletildiği ve dolayısıyla bir restorasyon süreci ihtimalinin daha da öne çıktığı günlerden geçiyoruz. AKP/Erdoğan hükümetinin geriletildiği bu süreç bizi, restorasyon ihtimalinin aldatıcı “demokratik” söylemlerinin arkasına sıralayabilir. Ama bir ihtimal daha var; Türkiye sosyalist solu, demokratları ve HDP’nin öncülüğünde oluşacak bir kurucu özne/cephe, Erdoğan’ı gerileten halk iradesini demokrasiye giden sürecin gerçek öznesi olarak mobilize de edebilir. Seçimlerin bizlere ikinci seçenek için bir kapı araladığının farkında ve bilincinde hareket etmeliyiz. Tam da şimdi, yeniden, halk güçlerinin el koyulan haklarının geri alınıp korunması ve yenilerinin kazanılması için en geniş zeminde kapsayıcı ama aynı zamanda cüretli bir hedefe kenetlenmeliyiz. Demokratik Anayasa nedir nasıl olmalıdır? Evet, ortada bir devrim süreci yok, kazanan adaylar ve partiler düşünüldüğünde; bundan sonrası için halkçı demokratik yerel yönetimler (belediyeler, muhtarlıklar) olacağının bir garantisi de yok. Aksine, uzunca bir süredir korkakça var olan restorasyon sürecinin baskın bir gidişatı var. Fakat tam da bu yüzden aynı oranda yüklenilmesi gereken bir devrimci seçenek yaratma ihtiyacı var. Seçimlerle açığa çıkan güçlü, demokratik, özgürlükçü, halkçı bir irade var. İşte tüm mesele bu iradeye kimin sahip çıkacağı ve bu gücü kimin mobilize edeceği meselesidir. Şimdi, sistemin verili sınırlarını aşmayı hedefleyen devrimci gerçekçiliği öne çıkarmanın tam zamanıdır. Tam da bu yüzden, Demokratik Anayasa tartışmaları için hiç de erken değildir. Demokratik Anayasa, Demokratik Cumhuriyet rejiminin ana omurgasını oluşturacak ve onu bağlayıcı kılacak bir toplumsal sözleşmedir. Geldiğimiz noktada, darbe ürünü olan ve özgürlükleri kısıtlayan, tümüyle merkeziyetçi ve hatta mutlakıyetçi diyebileceğimiz bir devlet rejimini yani Başkanlık Rejimi’ni koruyucu yönde değiştirilen eski 1982 anayasasıyla yola devam etmek mümkün değildir. Dolayısıyla bu anayasanın ortadan kaldırılması elzemdir. Bunun için de yukarıda bahsettiğimiz devrimci öznenin Kurucu Meclisi örgütleyerek yeni ve demokratik bir anayasa hazırlığına girişmesi gerekmektedir. Demokratik anayasanın genel içeriği 1. Devletin idari yapısı despotik merkeziyetçi yapıdan sıyrılmalı, halkın […]

Yerel seçimler ve sonrası

Halkın gücü despotun dengesini bozdu. O, evet, 2010 referandumundan itibaren sürekli güç kazanıyordu. 2016’da yapmayı başardığı Anayasa değişikliği ve hileyle de olsa kazandığı 24 Haziran seçimi ise, isteyip fiilen de uyguladığı yetkilerin çoğuna ulaşmasıyla sonuçlanmıştı. O, her seferinde bir biçimde “Atı alıp Üsküdar’ı” geçiyordu. Eski rejim çöpe atılmış, yerine oligarşik ve totaliter nitelikleri daha da koyulaştırılmış ve zirvesine eskinin ordu kurumu yerine günümüzün despotunun yerleştiği yeni bir rejim inşa edilmeye başlamıştı. Her türlü yasal denetimden muaf tutulan despot, ülkeyi çiftliğiymiş gibi keyfince yönetiyordu. Ama, aynı zamanda, ilk bakışta görülmese de, sürekli sorun yaratarak huzursuzluk veren başka bir gerçeklik daha vardı. Kürt hareketinin “Barış süreci” dönemindeki tutumu ve şovenizmin azalan etkisinin oluşturduğu özel ortamda aniden patlayan Gezi ayaklanması, despotun kapasite ve güç yetmezliğini yaratıp açığa çıkartmıştı. Halkın yarısı despotu reddediyor ve bu durum yüksek gerilimle yüklü bir toplumsal meşruiyet sorunu yaratıyordu. Üstelik, despot, etrafını saran kaotik ortamı yönetmekte ve sürekli güç kazanarak kendisini zorlayan gerilimlerle baş etmekte yetersizlik gösteriyor, sorunları çözemeyip erteliyordu. Biriken sorunların yarattığı açıklar ve zaaflar da, hileler ve komplolarla, yetmediği zaman devlet şiddetini sürekli artan oranda kullanarak kapatılmaya çalışılıyordu. Hile, komplo ve şiddet ise, ilk anda bir nefes aldırsa da, son tahlilde çözüm olmuyor, olamıyordu. Meşruiyet sorunu, üstü ne kadar örtülürse o kadar ağırlaşıyor ve oluşturduğu dip dalgalarıyla Saray’ın zeminini sarsıyordu. Çözülemeyen sorunlar da biriktikçe Saray’ı dibe çeken bir özel güç alanı oluşturuyordu. Despotun, ırkçı şovenizm ve Erdoğanist İslam’ın iç içe geçmesiyle oluşan özel “asabiyet” alanında, yani yeni rejimin “ruhunda” çözülüp seyrelme başlamıştı. Sürekli derinleştirilen neoliberal soygun politikaları, oluşturduğu yoksullukla halkın meşru tepkilerini körüklüyor, kışkırtılan erkek zorbalığı kadın isyanını tetikliyor, ırkçı şovenizm despotun Kürt halkı içindeki etki alanını zayıflatıyor, Erdoğanist İslam’ın kışkırttığı katliam tehlikesine karşı Alevi inancına sahip olan milyonlarca yurttaşta direnme eğilimi güçleniyordu. Üstelik, bu zorlamalar, ağır bir ekonomik kriz ve bölge politikalarındaki tıkanma koşullarında yaşanıyordu. 15 […]

Bir koltukta iki karpuz: F-35 ve S-400

Öyle bir zaman ki yurttaşların hayatı açlık sınırının altına itilirken, ülkenin gündemi dönüp dolanıp silaha bağlanıyor. Aynı zaman içinde bir yanda patates krizi yaşanırken, diğer yanda F-35 ve S-400 krizi çıkıyor. Biz pazarda patatesin, biberin tane hesabını yaparken, Erdoğan diyor ki: “Domates, patlıcan, sivri biber’ diyorlar. Düşünün, bir merminin fiyatı nedir?” Peki o zaman, geçim derdini ve seçim derdini bir anlığına unutalım ve bu silah meselesi neymiş bakalım? Her şey silah için… Türkiye devleti ve sermayesi, bölgesel etkinliğini geliştiriyor. Bölgede başa güreşmekse güce bakıyor. Gücü belirleyen önemli faktörse kimin hangi silaha sahip olduğu… Türkiye devleti kendi toprakları dışında operasyonlar yapan, başka ülke topraklarında işgale girişen bir konuma yerleşiyor. 2019 bütçesinde, savunma ve güvenlik kurumlarına (MSB, Jandarma, Polis ve MİT gibi) ayrılan pay yüzde 21,5 artarak 102,8 milyar lira oluyor. Milli Savunma Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Savunma Sanayi Başkanlığı silahlanma ve yerli savaş sanayinin geliştirilmesi konusunda özel bir yönelim içinde… Özellikle hükümete yakın sermaye gruplarından BMC, Baykar, Katmerciler, Kalkavanlar, Kale Grup gibileri ve SSB / TSK ortaklıklı Aselsan, Havelsan, Roketsan, TUSAŞ gibi şirketler, Altay tankı, Atak helikopteri, -yerli uçak gemisi de denilen- Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi, Cruise/seyir füzesi, Silahlı İHA yapımı ve geliştirmesi projelerinde sınırsız teşvik görüyor. Ayrıca, 2014-2018 yılları arasında Türkiye silah ihracatında yüzde 170 artışla, başı çeken ABD, Rusya, Fransa, Almanya ve Çin gibi ülkelerin ardından 14’üncü sırada yer aldı. 2018’de Türkiye silah/savunma sanayisi kârını yüzde 24 artırdı. Sadece Mart 2019’da gerçekleşen silah sanayi ihracatı geçen yılın aynı ayına göre yüzde 95,5 artarak 289 milyon 224 bin dolara ulaştı. En önemli ihracat 106 milyon 733 bin dolarla Katar’a oldu. F-35 ve S-400 ikisi bir arada?! Türkiye 5. nesil savaş uçaklarıyla hava filosunu yenilemeyi planlıyor. Bu kapsamda 116 adet F-35 sipariş etmiş ve toplamda 25 milyar dolar ödeme taahhüdü vermişti. 2002’den bu yana F-35 üretim projesi içinde yer alıyor […]

Yerel seçimlere giderken: Belediyeler bizimdir

Ülkedeki siyasal/toplumsal gidişat üzerine yapılan değerlendirmeler çoğu zaman şu vurgularla başlıyor: Olağanüstü dönemlerde yaşıyoruz, böylesi hiç yaşanmadı. Ülke tarihi içerisindeki kurulagelen toplumsal-siyasal dengeler gerçekten de zorlanıyor. Ve bu dengesizlik halinin tekrar eskisi gibi bir denge durumuna oturması çok zor görünüyor. Yaklaşan yerel seçimlere de bu olağanüstü atmosferde gidiyoruz ve yerel seçimler hiç de “yerel” bir havada gerçekleşmiyor. İktidardaki bloklar tarafından seçimler birer ölüm kalım meselesi olarak görülüyor. Onlar için gerçekten öyle. Burada alabilecekleri bir yenilgi, onlar için ağır bir darbe olacak. Bu yüzden toplumu gerçek bir yerel seçim gündemi ile değil, “beka” gündemi ile kutuplaştırmaya çalışıyorlar. Yüksek siyasetten yerele Gündem yerel seçimlerse, yerel yönetimler ile halk arasındaki ilişkiyi es geçmemek ve halkın gündelik yakıcı sorunlarını tartışmaya açmak başka baharlara bırakılmamalı. Yüksek siyaset arenasında olan bitene sırtımızı dönmeden, yerel seçimler gündeminin de bu yüksek siyasetin yerellerdeki halkın sorunlarıyla doğrudan bağlantısını kurmak açmazlarımızdan kurtulabilmemiz için bir fırsat sunuyor bizlere. Yüksek siyasetin üzerine oturduğu zemin gücünü bir bakıma yereldeki yerleşik iktidar biçimlerinden alıyor. Bu noktayı pas geçmek, statükoya bilinçli ya da bilinçsiz teslim olmak anlamına geliyor. Belediye ve muhtarlık kurumlarına yakın plandan baktığımızda, onların hâkim iktidar biçimlerini üreten birer kurum olduklarını görürüz. Bu iktidar biçimleri sermaye ve devlet yöneticilerinin yukarılarda saltanatlarını sürdürmelerinin yerel garantileridir. Bu yüzden onlar açısından önemlidir. Ancak halk güçleri açısından bakacaksak, bu kurumların günümüzdekinden çok farklı tarihsel anlamları var. Belediyeler şirket değil, müşterektir Belediyelerin bir geçmişi var. Onlar birden ortaya çıkan yönetim biçimleri değildir. En eski yönetim biçim olan halk meclisinin, özellikle orta çağda merkeziyetçi krallık/imparatorluk otoritesine karşı yerelde iktidarlaşmasının ürünü olarak ortaya çıktılar. Onlar halkın kurumsallaşmış yönetim biçimiydiler. Zamanla egemen sınıfların eline geçerek, elimizden alındılar. 1980’lerle birlikte tüm kamusal kurumların dünya çapında dönüşmesiyle, belediyeler, halka hizmet üreten kurumlar olmaktan çıkmaya başladılar. Onlar artık hizmetleri “kâr” elde etmek için “tüketicilere” aktaran birer şirket haline geldiler. Öyle ki, bütçelerinden çalışanlara daha […]

Gezi üzerinden cadı avı

Sürekli kandırıldığını çekinmeden ifade eden AKP İktidarının haklarını arayan kitlelere kandırılmış ve kışkırtılmış yaftası yapıştırması ‘bunlar aklımızla dalga geçiyor’ tepkisini doğuruyor.     Epey yazıldı çizildi Gezi Direnişi hakkında, sayısız analiz yapıldı. O dönemi yeniden hatırlamak, anlamak ve devletin rövanşist/intikamcı yaklaşımının nedenlerini kavramak şu anda bir o kadar önemli. Toplumsal bellek açısından bir katkı olsun diye başından sonuna Gezi’de, ardından Yoğurtçu Parkı Forumu’nda, Yeldeğirmeni Dayanışması’nda ve İşgal Evi’nde çalışmış bir arkadaşınız olarak naçizane gözlemlerimizi gecikmeli olarak karalamaya çalışalım… Gezi’nin iç ve dış mihrakları Kimdir bu mihraklar, neden iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılırlar, ne yer ne içerler, devletler neden her sıkıştığında bu argümanı devreye sokar? Bir fabrikada grev veya direniş başlar; patronlar, sarı sendikacılar, kolluk güçleri derhal bir mihrak vurgusu yapar. Ya işçilerin içine sızmayı başarmış iç mihraklar (gomonisler-anarşikler) ya da dışarıdan kışkırtıcılık yapan provokatörler aslında iyi niyetli işçilerin kanına giriyordur. Dikkat edilirse işbu argümanın hareket noktası kandırılan iyi niyetli kitlelere kötü niyetli başı bozukların içeriden ve dışarıdan ‘bükme’ müdahalesidir. Devlet açısından muazzam işlevli olan bu kara propaganda yöntemi aynı zamanda zor kullanmanın meşru zeminini yaratma gayesi de taşıyor. Hatırlarsak Gezi Direnişinin ilk günlerinde önce aşağılamak için ‘Birkaç Çapulcu’ denildiğinde kolektif ve yaratıcı zeka bu saldırıyı göğsünde yumuşatarak ‘Hepimiz Çapulcuyuz’ ve ‘Tayyip baksana, kaç kişiyiz saysana!’ diye voleyi vurmuştu. Bu karşılama şeklinin bir örneği Onur Yürüyüşlerinde ‘Velev ki İbneyiz!’ diyerek karşımıza çıkıyor. Tarihte bilinen en eski örneği ise; proleterleri yeryüzünün değil öteki tarafın nimetlerine ikna etmek, burada kıymetli değil Tanrı’nın nimetlerinden yasaklı melunları aşağılamak isteyen kiliselere karşı Komünist Enternasyonal’in ‘Yeryüzünün lanetlenmişleri, ayağa kalkın! Açlığa mahkum edilenler, ayağa kalkın!’ diyerek sahiplenmesi olabilir. Açtığımız parantezden tekrar yazının iç ve dış odağına dönelim… Yukarıda bahsedilen değersizleştirme ve karalamanın ardından iç-dış mihrak kara propagandası geliyordu. Sürekli kandırıldığını çekinmeden ifade eden AKP İktidarının haklarını arayan kitlelere kandırılmış ve kışkırtılmış yaftası yapıştırması ‘bunlar aklımızla dalga […]

Seçimlerden sonra (2)

Kral çıplak! Yazının ilk bölümünde, açıklanan resmi sonuçlar üzerinden Erdoğan merkezli AKP-MHP iktidar ortaklığının durumunu anlamaya çalışmıştım. Ancak, seçimin “resmi” sonuçlarını yorumlarken, madalyonun bir yüzünde gezindiğimizin ve aynı madalyonun öteki yüzünde ise “Kral çıplak!”yazdığının bilincinde olmalıyız. A. Olgular ve belirtiler Anadolu Ajansı’nın seçimlerden kısa süre önce “yanlışlıkla” açıkladığı sonuçlar, nasıl olduysa üç aşağı beş yukarı “tuttu”; özellikle de Erdoğan’ın başkan seçildiği oran! Sadece bu mu? Artık hemen herkesin bildiği şeyler; OHAL koşullarında seçim yapılması, seçimin ilgili yasa maddelerinin koşullarına ters düşen “baskın” bir erken seçim halinde gerçekleşmesi, aynı evde yaşayanların farklı sandıklara yönlendirilmesi ve dolayısıyla kontrol imkanının kaldırılarak “hileli seçmen” yazılımının önünün açılması, Kürt illerindeki HDP’li seçmenlerin korucu köylerinde oy kullanmak zorunda bırakılmaları, seçimin hemen öncesinde “amiral gemi” Hürriyet ele geçirilerek medyanın tek ses halinde iktidar yanlısı yapılması, oy pusulalarının iki misli basılması, 3. parti olan HDP’nin her gün neredeyse 10’ar 20’şer üyesinin gözaltına alınarak ya da tutuklanarak seçim kampanyası yürütmesinin engellenmesi, devletin olanaklarının bütünüyle AKP ve MHP’ye sunulması gibi yaşanan gerçeklikler, henüz daha seçim başlamadan iktidarı güçlendirip muhalif güçleri zayıflatmaya hedefliyordu. Ek olarak, CHP’li Trabzon milletvekilinin açıkladığı rakama göre 2,5 milyon ölmüş kişinin ölmemiş gibi seçmen yazıldığı ve henüz “doğmamış” bazı seçmenlerin varlığı iddiası ise, şayet doğruysa %5-6 arasında bir oya denk düştüğüne göre, başkasını gerektirmeyen bir “ön hazırlık” sayılmaz mı? Seçim sırasında ise, özellikle İç Anadolu ve Kürt illerinde yaşanan baskılar kimi yerlerde silahlı baskın düzeyine dek sıçradı. Yine bir CHP milletvekilinin belirttiğine göre, seçmen sayısının %10’una denk düşen 20 bin sandıkta müşahit olmaması da, iktidar yanlısı partilere özellikle de MHP’ye kullanılan ve çekilen videolarla ispatlanan blok oyların nasıl gerçekleştirildiğiyle ilgili fikir veriyor. Çekilen videolarda görüldüğü üzere, herkes kedilerin trafolara AKP için gireceğini düşünürken onlar bu sefer çoğunlukla MHP’yi tercih ettiler! Seçim sonrasında ise, öncesindeki onca iddiaya rağmen, oy tutanaklarını takip etme hazırlıklarının nasıl olduğu “anlaşılamayan” biçimde çöküvermesi veya daha […]

Sivas Katliamı’nın tarihsel derinliği

Sivas Katliamı’ndan sonra tam 25 yıl geçti. Unutulmadı, unutulmaz da. Aleviler var oldukça, bu katliamın acısı ve öfkesi her daim hafızalarda kalacaktır. Yaşar Kemal, katliamdan sonra en çarpıcı soruyu sormuş; “Ne kaldı utançtan başka?” diyerek, Alevilerin acısını, vicdani ve ahlaki olanı, dostun düşmanın yüzüne haykırmıştı. Ancak Sivas Katliamı bunlardan da öte bir derinliğe sahip. Dolayısıyla, “Neden Sivas katliamı?”sorusunu sormak, bizi politik, ekonomik ve tarihsel gerçekliğin derinliklerine götürecektir. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olayı “münferit” göstererek, Alevilerin kaderine razı olmasını istiyordu. Bu ifade bile, devlet binalarının ortasında bulunan Madımak Oteli’nde “göstere göstere” yapılan katliamın planlı olduğunu gösteriyor. “Münferit” devlet dilinde, kimi “özel” katliamlarla ilgili tarihsel-toplumsal gerçekleri örtme çabasının işaretidir. Neden Sivas Katliamı? Birincisi; 12 Eylül 1980 sonrası, “kentleşen Alevilik” ve “Alevilik Aydınlanması” gerçekliğinin üretip biriktirdiği öfkenin, 12 Eylül faşizminin“Türk-İslam Sentezi” doktrinine karşı bir Alevi isyanına dönüşmesini önlemekti. İnancını şehirlerde yaşamak, yaşatmak isteyen, ibadetini, cenazesini, cemevlerinde kendi yolu ve erkânına göre gerçekleştirmek isteyen Alevilerin, öfke dalgasını önemle tespit etmek gerekir. Öfkenin isyana, isyanında “harekete” dönüşmesini istemeyen egemen faşist güçlerin planlayarak yaptığı bir katliamdır Sivas. Buradan hareketle Sivas ’93 ü açıklarken salt “katledilen Aleviler” ya da “kaderi kara Aleviler” duygusal zemininde hareket edemeyiz. Aleviler, egemen güçlerin zulmü kadar isyanı ve direnişi de bağrında taşıyan bir inanç topluluğudur. Onlar, bu isyancı, direnişçi ve devrimci dinamiklerini, inançlarının özünde bulurlar. Aleviliğin, “tarihsel devrimci dinamiğinden” beslenirler. 12 Eylül ve Alevilerde kırılma dönemleri 12 Eylül 1980 faşist darbesi Alevilerin tarihinde önemli bir kırılma (Nejat Birdoğan’ın[1] tanımlamasıyla; aşılama) dönemi/evresidir. Sırasıyla 1. dönem, 1232-1239 (Seyitlik verilme ve Babai isyanı); 2. dönem, 1514-1526 (Yavuz Sultan Selim Katliamı ve Şah Kalender İsyanı); 3. dönem, 1826 Yeniçeriliğin kaldırılması ve Nakşibendi din insanlarının Alevi dergâhlarına atanması, dergâhlara camii yapılması); 4. dönem, 1921-1938 (Cumhuriyet sonrası-Dersim Katliamı); 5. dönem ise 12 Eylül darbesi sonrasını belirleyebiliriz. Şimdilerde bir kırılma/aşılama dönemi olarak da (yani 6. dönem) AKP “açılım politikası” ve Cami-Cemevi Projesi’yle hayat buldurulmaya […]

Seçimlerden sonra

Görünen o ki, 24 Haziran en çok tartışılan seçimlerden birisi olacak. Ne iktidar/Cumhur İttifakı ne de ana muhalefet/Millet İttifakı zafer kazandığını ya da yenildiğini içine sindirerek ilan edebiliyor; daha ziyade, sonucu isteksizce kabullenme yönündeki tutumlar gözlemleniyor. İktidarın büyük ortağı/AKP, elbette “havalı” ama yüzlerindeki ekşiliği görmemek imkansız. Seçimin en çok oy kaybeden partisi onlar; “tek adam” artık ancak “koltuk değneği” ile ayakta durabilirken, hem “tek adam” hem de partisi küçük ortağın/MHP’nin “denge ve denetimi” ile yüzleşiyor. Ayrıca, çok istenen HDP’nin baraj altına itilmesi de onca çabaya rağmen gerçekleştirilemedi. İlk önce Erdoğan tarafından dillendirilen ve seçim kampanyası süresince herkes tarafından da görülen “metal yorgunluğunun” ise, sinsi, ağır ve sert bir gerçeklik olarak sürüp gittiği anlaşılıyor. Kampanyadaki pratiği dikkate alınırsa, Erdoğan’ın bizzat kendisinin de aynı “yorgunluk” tarafından zorlandığını saptayabiliriz. İktidara yeniden yerleşmenin anlık keyfiyle şimdilik gölgeleniyor olsa da, “metal yorgunluğu” acaba Erdoğan dahil AKP’ye yapışmış-bütünleşmiş olabilir mi? Şayet böyleyse, önümüzdeki kısa dönemde yaşanacak yerel seçimlerde İstanbul, Ankara, Adana ve Mersin’i kaybetme gerilimini yükleneceklerdir. Üstelik, Erdoğan ekibinin ufka bakınca gördükleri pek de iç açıcı değil. Sürüp giden ve daha da ağırlaşması beklenen ekonomik kriz, bölgesel hatta küresel dengelere yerleşebilecek bir ağırlığa ulaşan Kürt sorunu, “güney”i temizleyen Suriye ordusunun beklenen İdlip seferi gibi bir dizi “tatsız” gerçek, AKP açısından “seçim zaferinin” tadını kaçırıyor olmalıdır. MHP sevinçli Küçük ortak ise, neredeyse kanatlanıp uçacak; öyle ya, onca alaya ve aşağılanmaya uğradıktan sonra, aldıkları oylarla herkesin ağzının payını verdiler ve “itilip-kakılan” bir ortaklıktan bir anda üste sıçrayarak ağırlık kazanıp şart dayatan “kıymetli” ortaklığa terfi ettiler. Gelin görün ki, seçim sonuçlarıyla ilgili tartışmalarının merkezinde MHP var; evet, “oy depoları” olan Adana, Mersin’de büyük oranda Osmaniye’de kısmen de olsa oy kaybederken, geçmişte neredeyse hiç oy alamadığı Kürt illerinde “oy patlaması” yaşaması pek de inandırıcı gelmiyor, değil mi? Kürt illerindeki sandıklarda oy vermenin “koşulları” hesaba katılınca ve ortada dolaşan videolardaki MHP’ye […]

ROTA: Gerçekler, Olasılıklar, Söylem ve Program

24 Haziran seçimleri krizler yumağıyla çevrelenmiş iktidar açısından çözüm üretici bir rol oynayamaz. Biliyoruz ki gerçekten adil bir seçim ortamında olsaydık, yani en asgari burjuva demokratik koşullar ortaya çıksaydı Erdoğan iktidarı çoktan un ufak olurdu. Ve biliyoruz ki 24 Haziranda gerçekten adil bir seçim durumu olsa Erdoğan kaybeder. Ancak durum öyle değil ve böyle bir durumda oturup izlemek ve sandık hesaplarına hapsolmak bizler açısından son derece tehlikelidir. Bu süreçte çokça bilinen birkaç noktayı tekrar vurgulamak yararlı olacaktır. 1. Erdoğan iktidarını sarmalayan ekonomik bunalım onun ve kurmaylarının kötü yönetiminin ya da hatalı tercihlerinin sonucunda meydana gelmedi. Var olan ekonomik buhran bir “birikim rejimi” krizidir. Bu birikim rejimi krizi AKP’nin 16 yıldır üzerinde sörf yaptığı dalganın bitmesini ifade ediyor. Krizin farkında olan iktidar çeşitli reçeteler ortaya koyuyor, ancak hakikat yine devreye giriyor. Mehmet Şimşek tarafından açıklanan “yeniden dengeleme” programının süslü adı hiçbir işe yaramıyor. Program Erdoğan iktidarı tarafından uygulanırsa adeta “kendi kuyruğunu yiyen yılan” misali bir etki yaratacak. Hâlihazırda vergi yükünün üçte ikisi alt sınıfların üzerinde olduğu bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Paket bu vergi yükünü arttırmayı hedefliyor. Bu vergi yükünün arttırılması yalnızca iç tüketimi daraltmakla kalmaz, sosyal hoşnutsuzlukları da zirve noktasına çıkartabilir, büyük isyanların fitilini ateşleyebilir. Evet Erdoğan’ın ya da bir başkasının 24 Haziran/8 Temmuz sonrası işi çok zor. Ama bu bizim adımıza hiçbir şeyi çözmez. Erdoğan’ın 24 Haziran sonrası olası bir zaferi ekonomik daralmayla gölgelenecek. Ama böyle bir durumda da ekonominin yıkıcı etkilerini bekleyecek kadar saf olmamamız gerekiyor. Olası bir iktidar değişikliği için de geçerli bir durum bu. Bilmemiz gerekir ki yukarıda verilen kavgadaki herkes (Erdoğan, İnce, Akşener, Karamollaoğlu) borçlananlarla borçlandıranlar arasındaki çelişkide borçlandıranlardan yanalar. Bize başka bir yol gerek. İktidar ve muhalefetin ekonomi yönetimini devralıp almaması konusundaki tartışmaların dışına çıkmak gerekir. Bu, olası bir ekonomik restorasyonun sınırları dışına çıkmak, reel sınıf politikası inşa etmenin imkânlarını yaratmak demektir. Örneğin finansal borçlanma […]

Fenerbahçe, siyaset ve sembollerin gücü

Alıştık, hayatımızın her alanı siyaset yüklü. Siyasi sembolizmi her yerde görüyoruz. Fenerbahçe kulüp başkanlığı seçimini de bu doğrultuda okumalıyız. Ali Koç’un çıkışı ve seçilmesi sembolik bir güç taşıyor. İllüzyonlara yer yok. Büyük sermaye gruplarının ve hâkim sınıfların bir temsilcisi diğerinin yerine geçecek. Bu değişim tamamen endüstriyelleşmiş, mafyatik, her köşesinden yolsuzluk akan Türkiye futboluna hiçbir şekilde “devrim” getirmeyecek. Bunu bilmeyen yoktur. Ama Ali Koç’un başkan olmasının yarattığı etki ve taraftarlarca büyük sevinçle karşılanması başka bir arzunun göstergesidir: değişim arzusu. “Gitmeyecek olanlar” Burjuvazi Ali Koç’un başkan olmasıyla futbolu ele geçirmedi. Spor dallarının bir çoğu, sermayenin zaman içerisinde toplumsallaşma düzeyinin artmasıyla ele geçirildi. Futbol da bundan nasibini aldı. Ama bugün bu spor dünya genelinde milyarlarca insan tarafından halen çok seviliyor ve yakından takip ediliyor. Dolayısıyla bu alanda sermaye güdümünde ilerleyen her bir gelişme politik anlamlar taşıyor. En başta belirtmek gerekir; Aziz Yıldırım şüphesiz ki, Türkiye’deki futbol dünyasının çokça nefret duyulan isimlerinden bir tanesiydi. Öyle ki son yıllarda artık kendi taraftarı da kendisine sırt çevirmişti. Fenerbahçeli olmayan taraftarların da büyük nefretini kazanmıştı. Dolayısıyla bu tarihi yenilgisini, ne Ali Koç ne de bir başka burjuva birey tarafından tattı. Ona yenilgiyi, değişim isteyen taraftar grupları tattırdı. Bunu cesaretle her yerde savunmamız gerekir. Aziz Yıldırım’ın gidişi Melih Gökçek gibi oldu. Onu seçenler bile, ardından bir damla gözyaşı dökmemişlerdir. Ankara’nın yeni belediye başkanı Mustafa Tuna’nın “daha iyi” olabilmek için çaba sarf etmesine bile gerek yoktu: Melih Gökçek gibi olmaması yeterliydi. Aziz Yıldırım bunun bir başka örneğidir. Ve Aziz Yıldırım giderken herkesin 24 Haziran’ı işaret etmesi hiç şaşırtıcı değil. Evet, sırada biri daha var. O da bunu iyi biliyor. Elbette, kendimizi bin bir çeşit hurda, hile ve şiddetle karşı karşıya bulabiliriz. AKP/Erdoğan rejiminin sona geldiği çok önceden tespit edilmişti ama her zaman bir yolunu bulup işin içinden sıyrıldılar. Erdoğan’ın elindeki en güçlü silah, umutları tüketen, kendisinin yerine bir alternatifinin […]

24 Haziran ve atı alan Üsküdar’ı geçecek hissi

Türkiye tarihinin en çetrefilli ve ardışık seçimlerini yaşadık son dört yılda. Bir tanesi de kapıda. Evlerde, iş yerlerinde, kahvelerde, yolda, sokakta, vapurda tek gündem var: 24 Haziran seçimleri. Gün hızlı akıyor, zaman akışkan, ekonomi alabildiğine kırılgan. Siyasetin ritmi bu aralar tarihsel zirveler yapan döviz kurundan bile daha dalgalı. 24 Haziran seçim takvimi, ülkenin tüm açmazlarını ve kriz eksenlerini içinde barındırarak yaklaşıyor. Cumhur İttifakı, Millet İttifakı ve üçüncü bir blok olarak seçimlere giren HDP, seçim kampanyalarına hızla girişti. Vekil listeleri, sandık kurulları, mitingler, demeçler derken sanki hiç bitmeyecekmiş hissi yaratan bir seçim iklimine daha girmiş olduk. Sandıktan sandığa koşan seçim cumhuriyetine dönüştük mübarek. Erdoğan güdümlü sıkışmanın seçim propagandasına yansıyan ve muhalefete gollük paslar fırlatarak yükselen “TAMAM”, SIKILDIK” ve “Kapat Televizyonu Gitsin” dalgaları, Cumhur İttifakı karşısında başta özgürlük arayışı içerisinde olan direniş eksenleri olmak üzere, toplumda ciddi bir moral yarattı, gezinin orantısız yaratıcı zekâsını harekete geçirdi. Velhasıl iyi geldi. İktidar ve kitle ilişkisinde psikolojik üstünlük önemlidir. Erdoğan da bunu pekâlâ bilir. Ki, özellikle başkanlık rejimine giden yolda devletin uzantısı olan zengin argümanlarla, tüm politikalarını kitle psikolojisini kontrol etme, algı yönetme ve yönlendirme üzerinden yeni rejimin inşasına girişildi. Parolaları: şok doktrini Öyle ki, türlü şok zirveleriyle toplumda rasyonalite kaybı ve bilinç yarılmaları yaratıyorlar. Bu şok zirveleriyle ilerlemeyi ve toplumun kolektif belleği ile ruhunu tasfiye edici irili ufaklı çok yönlü hamlelerle rejimi inşa etmeyi tercih ettiler. Tercihten de ziyade geleneksel devlet aklının çalışma ve yönetme bilincine dayandılar. Erdoğan; iktidara geldiği günden bu yana, hızla kitle iletişim araçlarını propaganda ve manipülasyon amaçlı kendi lehine dizayn etti. Medyayı toplumsal rıza üretmenin aracı olarak re-organize etti, tek tipleştirme politikalarıyla kendine devşirdi. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi ardına ilan edilen OHAL’in verdiği sınırsız yetkilerle, kitle iletişim araçları tümüyle iktidarın tekeline alındı. Sürekli pompalanan toplumsal kutuplaşma politikaları yaşamın tüm hücrelerine medya eliyle sızdırılarak, yaygınlaştırıldı, iktidarın düşünme ve davranış biçimleri […]

ROTA: Nisan buluşması ve baskın seçimler

Ancak kurucu bir irade yüklenilirse ve gündelik mücadelelerin önünü aydınlatacak-yolunu kaybetmesini engelleyecek bir umut ışığı yakılabilirse sonuç alınabilir. Umut ışığı, kazanımların anayasal güvenceye kavuşacağı bir demokratik anayasa ve bu anayasanın omurgası olacağı demokratik bir cumhuriyettir.   Kaotik bir ortamda sarsılan Türkiye’de siyasal gündem sürekli ve hızla değişiyor. 22 Nisan’daki Özgürlük Buluşması’na hazırlanırken, adeta baskın yapılarak seçimlerin 24 Haziran’da yapılacağı açıklandı. Aldıkları karar, iktidarın içerisinde bulunduğu açmazın göstergesi olmasının yanı sıra “gizli” bir planı olduğunu da gösteriyor. Tutup tutmayacağını kısa sürede göreceğiz, ama elbette halk güçleri de kendi tutumlarıyla sürecin akışında etkili olacaklar. Önümüze koyduğumuz işler ise, işleyen süreç seçim gündemine hapsedilemeyecek kadar önemli. Bu bakımdan, kurultay vesilesiyle öne çıkan ve sadece seçim tartışmalarına hapsedilemeyecek görevlerimizi ısrarla vurgulamak ve hayata geçirmek gerekiyor. Elbette, biliyoruz, seçim gündemi şimdi sahnenin önünde. Ve sıradan değil belirleyici bir seçimle yüzleşeceğiz. Ama yine de, bizzat seçim sürecinin yarattığı olanakları ve onun özel gündemini neden halk güçlerinin kendi gündemlerine hizmet edecek bir özel tarzda kullanmayalım? Sadece seçim hesabı mı? Muhtemelen siyasi tarihin en gergin zamanları arasında sayılacak bir özel dönem bizleri bekliyor. Ancak, önümüzdeki günlerde şimdikinden daha da yükselecek olan kaotik gerginliğin solun zaten pek de olmayan soğukkanlılığını yok etmesini engellemeliyiz. Doğması muhtemel olan ve sağa ya da sola sıçrama biçiminde kendisini gösterecek her türden panikçi tutumun önünü kesmenin en iyi yolu, yapılması gerekenleri yapmaktan geçiyor. Seyirci ya da yorumcu-siyasal trafik polisliği konumlarının konformist “doğrucu Davut” rolü yerine, baskın biçiminde dayatılan seçim koşullarının içinde nasıl yol alınabileceğine odaklanmak gerekiyor. Ancak, hemen yaşadığımız şu 2-3 gün bile gösteriyor ki, seçim hesapları büyük oranda günü kurtarma amacı üzerinden yapılıyor. Seçimler süreci, aslında tümüyle destek olabilecekken, çoğunlukla toplumsal dinamiklerin kalıcı ihtiyaçlarını dillendirmekten imtina eden bir şekilde yaşanıyor. Tüm hesaplar seçim sonuçlarına endeksli olunca da, sandıktan çıkan sonuçlar fazladan umutlanma ya da hızla moral bozukluğu ve çökkünlük yaratıyor. Üstelik şimdi baskın misali […]