Konu

Yerel seçimlere giderken: Belediyeler bizimdir

Ülkedeki siyasal/toplumsal gidişat üzerine yapılan değerlendirmeler çoğu zaman şu vurgularla başlıyor: Olağanüstü dönemlerde yaşıyoruz, böylesi hiç yaşanmadı. Ülke tarihi içerisindeki kurulagelen toplumsal-siyasal dengeler gerçekten de zorlanıyor. Ve bu dengesizlik halinin tekrar eskisi gibi bir denge durumuna oturması çok zor görünüyor. Yaklaşan yerel seçimlere de bu olağanüstü atmosferde gidiyoruz ve yerel seçimler hiç de “yerel” bir havada gerçekleşmiyor. İktidardaki bloklar tarafından seçimler birer ölüm kalım meselesi olarak görülüyor. Onlar için gerçekten öyle. Burada alabilecekleri bir yenilgi, onlar için ağır bir darbe olacak. Bu yüzden toplumu gerçek bir yerel seçim gündemi ile değil, “beka” gündemi ile kutuplaştırmaya çalışıyorlar. Yüksek siyasetten yerele Gündem yerel seçimlerse, yerel yönetimler ile halk arasındaki ilişkiyi es geçmemek ve halkın gündelik yakıcı sorunlarını tartışmaya açmak başka baharlara bırakılmamalı. Yüksek siyaset arenasında olan bitene sırtımızı dönmeden, yerel seçimler gündeminin de bu yüksek siyasetin yerellerdeki halkın sorunlarıyla doğrudan bağlantısını kurmak açmazlarımızdan kurtulabilmemiz için bir fırsat sunuyor bizlere. Yüksek siyasetin üzerine oturduğu zemin gücünü bir bakıma yereldeki yerleşik iktidar biçimlerinden alıyor. Bu noktayı pas geçmek, statükoya bilinçli ya da bilinçsiz teslim olmak anlamına geliyor. Belediye ve muhtarlık kurumlarına yakın plandan baktığımızda, onların hâkim iktidar biçimlerini üreten birer kurum olduklarını görürüz. Bu iktidar biçimleri sermaye ve devlet yöneticilerinin yukarılarda saltanatlarını sürdürmelerinin yerel garantileridir. Bu yüzden onlar açısından önemlidir. Ancak halk güçleri açısından bakacaksak, bu kurumların günümüzdekinden çok farklı tarihsel anlamları var. Belediyeler şirket değil, müşterektir Belediyelerin bir geçmişi var. Onlar birden ortaya çıkan yönetim biçimleri değildir. En eski yönetim biçim olan halk meclisinin, özellikle orta çağda merkeziyetçi krallık/imparatorluk otoritesine karşı yerelde iktidarlaşmasının ürünü olarak ortaya çıktılar. Onlar halkın kurumsallaşmış yönetim biçimiydiler. Zamanla egemen sınıfların eline geçerek, elimizden alındılar. 1980’lerle birlikte tüm kamusal kurumların dünya çapında dönüşmesiyle, belediyeler, halka hizmet üreten kurumlar olmaktan çıkmaya başladılar. Onlar artık hizmetleri “kâr” elde etmek için “tüketicilere” aktaran birer şirket haline geldiler. Öyle ki, bütçelerinden çalışanlara daha […]

Kriz öğrencileri teğet geçmiyor

Dünyada ve Türkiye´de kendini gösteren ekonomik kriz derinleşerek varlığını sürdürüyor. AKP hükümeti kendi içinde birçok kriz barındırıyor. Bunların en sarsıcı olanı ise ekonomik kriz… Krizin getirisi olan işsizlik ve pahalılığın faturası ise emekçilere, yoksullara ve öğrenci gençliğe kesiliyor. Şirketleşmiş üniversiteler Neoliberal politikalar üniversiteler boyutunda kendinden sıkça bahsettiriyor. Eğitim, hak olmaktan öte sermayedarlar için yeni bir pazar olarak görülüyor. Yemekhaneden kantine, ulaşımdan barınmaya kadar eğitim için her şeyin para demek olduğu bir süreçten geçiyoruz. Yemekhane ve kantin ihalelerinin özel şirketlere verilmesi, üniversitelerin sermayeye nasıl peşkeş çekildiğini gösteriyor. Öte yandan ücretsiz verildiği iddia edilen eğitim artık satın alınabilir durumda. Harçların kaldırıldığı söylense de ikinci öğretim, ek dönem, yaz okulları, formasyon programları adı altında öğrencilerden ücret alınmaya devam ediliyor. Üniversiteler bilim ve akademinin icra edilmesi gereken yerlerken sistemin ve sermayenin çıkarına çalışan birer şirket olarak karşımıza çıkıyor. Sermaye ile iç içe giren ve sıkı bağlar kuran rektörler ise üniversiteyi bir rant alanı olarak kullanıyor. Dört yıl biter mi? Atılan her adımın maddi bir karşılığının olduğu üniversitelerde harçtan barınmaya dek birçok problem olduğu açık. Sosyal devlet tarafından bir hak olarak öğrencilere verilmesi gereken eğitim desteği ise bir ayrıcalığa ve lütfa dönüştürülmüş durumda. Üniversiteliler okulu bitirmeye çalışırken bir yandan da nasıl yaşayabileceğini düşünmek zorunda. Evlerde yaşamını sürdürmek zorunda kalan öğrenciler devlet kredisi/bursu ile kira masraflarını bile karşılayamıyor. Mezun olsa dahi kendi okuduğu bölüm dışında birçok işi yapmak zorunda kalacağını bilen üniversiteliler çözümü iş hayatına atılmakta buluyor. Gelinen aşamada son 5 yıl içerisinde geçim problemi nedeniyle okulu ve işi aynı anda sürdüremeyip okulu bırakmak zorunda kalan öğrenci sayısı 1 milyon 155 bine ulaştı. AKP eğitim politikalarıyla öğrencileri geleceksizliğe sürüklüyor. İş hayatına atılan öğrencilerin problemi burada bitmiyor. Üniversiteliler çalışmaya başladıkları yerlerde güvencesiz koşullarda ucuz iş gücü olarak kullanılıyor. Birçok öğrenci iş güvenliği bulunmayan ortamlarda çalışmak zorunda kalarak iş cinayetine kurban gidiyor. Krizin bedelini kim ödeyecek? AKP/ Erdoğan […]

Piyasacı ve gerici eğitim karşısında liseli gençlik

Liselerdeki dönüşüm, rejimin dönüşümüne paralel olarak ilerliyor. Türkiye’de yaşanan laiklik sorunu ile müfredat ve eğitim programları doğru orantılı dinselleşiyor. Eğitim, neo-liberalizmin yansımaları ile piyasalaşıyor ve ticarileşiyor. Eğitim, rejim ile düzenin, gericilik ve sermayenin kesişim kümesini oluşturuyor; sömürü buradan temelleniyor, rejimin ekonomi politiği buraya yaslanıyor, hegemonyası buradan kuruluyor. Kamusal eğitim adım adım tasfiye ediliyor, özel okullara kamu okullarından daha fazla kaynak aktarılıyor, aileler çocuklarını özel okullara göndermeleri için teşvik ediliyor. Yoksul ailelere ise çocuklarını imam-hatiplere ya da “ara eleman” yetiştiren meslek okullarına göndermekten başka seçenek bırakılmıyor. Organize Sanayi Bölgeleri’nin yakınlarında özel meslek liseleri kuruluyor, böylece sermayeye ihtiyacı olan ucuz işgücü yetiştirilmesi hedefleniyor; üniversite kapıları emekçi çocuklarına kapatılmak, bir tür kast sistemi kurulmak isteniyor. Gericileşme ve metalaşma 1949 yılında açılan ilk imam hatip kurslarından bugüne Türkiye’nin uyguladığı siyasal İslam politikasının son zamanlarda derinleştiği açıktır. Bu durumun yansıması gerici politikaların liselerimizde vücut bulduğudur. Kimi liselerde değişen formalarda eteğin bulunmaması ve mescitsiz okul kalmayacak söylemleri ile örneklendirilebilir. Elbette eğitimin gericileşmesi, metalaşmadan bağımsız değil. Eğitimin metalaşması neo-liberal politikalar dolayında dünyanın pek çok ülkesinde benzer süreçlerden geçmekte. Kamu hizmeti olarak eğitim sunumunun piyasa modeli içinde ele alınması, bütçeden eğitime daha az kaynak ayrılmasıyla sonuçlanmakta. Fransa’daki deneyim ve liseler Paris’te sokakları dolduran birçok lise ve üniversite öğrencisi, üniversiteye girişte ve lise müfredatında değişiklik öngören yasa tasarısını protesto etmek amacıyla yürüyüş düzenledi. Sarı yelekliler eylemlerinde önemli bir etkiye neden olan liseliler, polis tarafından işkenceye maruz bırakıldı. Bununla birlikte öfke daha çok büyüdü ve binlerce liseli tekrardan sokakları doldurdu. Fransa’da açığa çıkan arayış, burada da kendisini zaman zaman hissettiriyor. Toplumsal muhalefet içerisinde önemli bir yer kaplayan liseli gençlik, özgürleşeceği alanlar inşa etmek istiyor. Okul idaresinde, eğitim politikalarında, merkezi ve yerel düzeyde söz sahibi olmak, geleceğini kendisi inşa etmek istiyor. Böylesi demokratik, özgürlükçü bir eğitim modelini hayata geçirmek hayal değil. Halkçı demokratik program Liselerde laiklik mücadelesini sömürü düzenine karşı mücadeleyle […]

Batan Gemi OPEC

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) ile ilgili yaşanan gelişmeler Aralık ayında dünya kamuoyunun oldukça dikkatini çekti. Bir yandan Viyana’da toplanan OPEC iki aydır serbest düşüşte olan ham petrol fiyatlarını stabilize etmek için bir araya gelip yaşanan krize çözüm üretmeye çalışırken diğer yandan Katar bu fırsatı değerlendirerek sene sonunda OPEC’den çekileceğini ilan etti. Suudi Arabistan müzakerelere öncülük yaptı ve Rusya gibi petrol üreticisi olan fakat OPEC’e dahil olmayan ülkelerle “OPEC+” ittifakını kurup bir karar çıkarabildiler. Bu karara göre OPEC+ ittifakı, Ocak 2019 itibariyle petrol üretimini azaltarak fiyatların yeniden yükselmesini sağlayacak. Dünya çapında 82 milyon varil/gün olan petrol üretimini 1.2 milyon varil az üretmekten bahsediyorlar. Genelde böyle durumlarda anında tepki veren piyasalar şimdiye kadar suskun, hatta tam aksine fiyatlar düşmeye devam ediyor. Katar’ın bu kararı ise -ambargo bağlamında- siyasi ve ekonomik bağımsızlığını vurguluyor. Peki kriz esnasında OPEC’ten ayrılmasını “batan gemiyi terk eden fareler”e benzetmemek mümkün mü? Özellikle de OPEC krizinin hayati bir kriz olduğu düşünüldüğünde… OPEC’in aslî günahı 1960’da, yani soğuk savaş sürecinde OPEC, emperyalist düzenin tekelci petrol sömürüsünü alt etmek için üretici ülkeler tarafından oluşturulmuştu. Bu hamle, yani çevre ülkelerin büyük petrol şirketlerinin mirasına konması, emperyalist merkezler ve çevreler arasındaki güç dengesini ciddi boyutta değiştirmişti. Merkezler, kapitalizm için hayati olan enerji sorununda bundan sonra çevrelere muhtaçtı. 1973 Petrol Krizinde ise; merkezler muhtaç olmanın ne anlama geldiğini daha yakıcı bir şekilde hissettiler. Kaya petrolü ve imparatorun dönüşü Bu kritik durumun merkezlerde gerilim ve tepki yaratacağı kesindi. 1977’de ABD’nin ilk hamlesi “Enerji Bağımsızlığı Programını” başlatıp, Enerji Bakanlığını ve Sentetik Yakıt Kurumunu kurmak olmuştu. Ondan beri hükümetler milyonlarca dolar harcayarak yeni teknolojiler üretip bu sorunu çözmeye çalıştı. Çalışmaların odak noktası ise varlığı bilinen, fakat henüz değerlendirilemeyen kaya petrolüydü. Kaya petrolü ile ilgili gelişmelerin yavaş ilerlemesinden ötürü bağımsızlığa doğru atılan başka adımlar da oldu. En önemlisi petrolün finansallaşmasıydı: 90’lardan itibaren ham petrol bir finans […]

Gezi üzerinden cadı avı

Sürekli kandırıldığını çekinmeden ifade eden AKP İktidarının haklarını arayan kitlelere kandırılmış ve kışkırtılmış yaftası yapıştırması ‘bunlar aklımızla dalga geçiyor’ tepkisini doğuruyor.     Epey yazıldı çizildi Gezi Direnişi hakkında, sayısız analiz yapıldı. O dönemi yeniden hatırlamak, anlamak ve devletin rövanşist/intikamcı yaklaşımının nedenlerini kavramak şu anda bir o kadar önemli. Toplumsal bellek açısından bir katkı olsun diye başından sonuna Gezi’de, ardından Yoğurtçu Parkı Forumu’nda, Yeldeğirmeni Dayanışması’nda ve İşgal Evi’nde çalışmış bir arkadaşınız olarak naçizane gözlemlerimizi gecikmeli olarak karalamaya çalışalım… Gezi’nin iç ve dış mihrakları Kimdir bu mihraklar, neden iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılırlar, ne yer ne içerler, devletler neden her sıkıştığında bu argümanı devreye sokar? Bir fabrikada grev veya direniş başlar; patronlar, sarı sendikacılar, kolluk güçleri derhal bir mihrak vurgusu yapar. Ya işçilerin içine sızmayı başarmış iç mihraklar (gomonisler-anarşikler) ya da dışarıdan kışkırtıcılık yapan provokatörler aslında iyi niyetli işçilerin kanına giriyordur. Dikkat edilirse işbu argümanın hareket noktası kandırılan iyi niyetli kitlelere kötü niyetli başı bozukların içeriden ve dışarıdan ‘bükme’ müdahalesidir. Devlet açısından muazzam işlevli olan bu kara propaganda yöntemi aynı zamanda zor kullanmanın meşru zeminini yaratma gayesi de taşıyor. Hatırlarsak Gezi Direnişinin ilk günlerinde önce aşağılamak için ‘Birkaç Çapulcu’ denildiğinde kolektif ve yaratıcı zeka bu saldırıyı göğsünde yumuşatarak ‘Hepimiz Çapulcuyuz’ ve ‘Tayyip baksana, kaç kişiyiz saysana!’ diye voleyi vurmuştu. Bu karşılama şeklinin bir örneği Onur Yürüyüşlerinde ‘Velev ki İbneyiz!’ diyerek karşımıza çıkıyor. Tarihte bilinen en eski örneği ise; proleterleri yeryüzünün değil öteki tarafın nimetlerine ikna etmek, burada kıymetli değil Tanrı’nın nimetlerinden yasaklı melunları aşağılamak isteyen kiliselere karşı Komünist Enternasyonal’in ‘Yeryüzünün lanetlenmişleri, ayağa kalkın! Açlığa mahkum edilenler, ayağa kalkın!’ diyerek sahiplenmesi olabilir. Açtığımız parantezden tekrar yazının iç ve dış odağına dönelim… Yukarıda bahsedilen değersizleştirme ve karalamanın ardından iç-dış mihrak kara propagandası geliyordu. Sürekli kandırıldığını çekinmeden ifade eden AKP İktidarının haklarını arayan kitlelere kandırılmış ve kışkırtılmış yaftası yapıştırması ‘bunlar aklımızla dalga […]

Tarihten gelen isyan: Sarı Yelekliler ve Fransa’da sınıf savaşımları

Fransa’da yaklaşık bir aydır ortalığı kasıp kavuran ve herkesin bir biçimde takip ettiği bir hareket tartışılıyor: Sarı Yelekliler (Gilet Jaunes) Fransa gibi, dünya tarihinin akışına yön veren çapta isyancı ve direnişçi geçmişe sahip bir ülke söz konusu olunca, toplumsal-siyasi belleğimizi etkileyen tarih sayfaları da peşi sıra açılıveriyor. 1789 devrimine, 1848 isyanlarına, köylü ayaklanmalarına, barikat savaşlarına, 1871 Paris Komünü’ne, kadın mücadelelerine, LGBTİ aktivizmine, hak mücadelelerine, sınıf savaşımının bütün biçimlerine sahne olmuş koca bir tarihe sahip Fransa’da bugünlerde, kendilerine “Gilet Jaunes” (Sarı Yelekliler) diyen bir hareket ülkenin çeşitli bölgelerinde ve kent merkezlerinde sokakları tutuyor, barikatlar kuruyor, blokajlar gerçekleştiriyor. Kim bu Sarı Yelekliler? Peki, medyanın yıkım ve şiddet gösterileri ile sunduğu, hükümetin vandalizm olarak yaftaladığı, soldan gelen eleştirilerde “ırkçı, homofobik, aşırı sağcı” tanımlamalarının yapıldığı Sarı Yelekliler kim? Arkalarında herhangi bir siyasal ya da sendikal örgütlülük, liderler ya da temsilciler grubu olmadan, sosyal medya üzerinden yapılan, “17 Kasım’da akaryakıt zammına karşı milli blokaj” çağrısıyla, öncelikle taşrada, kent periferisinde (hatta aşırı sağcı Le Pen’in yoğun oy aldığı bölgelerde) sokağa çıkan Sarı Yelekliler, ismini de ülkede her Fransız vatandaşının aracında bulunması yasal zorunluluk olan fosforlu sarı güvenlik yeleklerinden alıyor. Fransız Hükümeti’nin verdiği rakamlara göre, eylemin ilk dalgası olan 17 Kasım’da ülke genelinde yapılan eylemlere 289.710 kişi katılmış ve 2034 noktada blokajlar gerçekleşmiş. Sarı Yelekliler, 17 Kasım’dan beri hareket halinde, ancak özellikle özel çağrılar yapılan ve yoğun katılımlarla gerçekleşen Cumartesi günlerini eylem dalgası olarak nitelendiriyorlar. Her Cumartesi günü katılımın biraz daha artış gösterdiği Sarı Yelekliler hareketinde şimdi de 8 Aralık’ta eylemin dördüncü dalgası için çağrılar yapılıyor. Cumartesi eylemlerinde, çatışmalar, yol kapatmalar, mekân işgalleri artış gösteriyor. Üstelik Fransız ana akım medyasında şiddet gösterilerinin paket halinde servis edilmesine rağmen, çeşitli anket şirketlerinin gerçekleştirdiği kamuoyu yoklamalarında, Fransız halkı yüzde 72-76 oranında Sarı Yelekliler hareketini destekliyor. Macron iktidarı geri adım atıyor Bu süre içerisinde, Sarı Yelekliler hareketine burun kıvıran Macron hükümeti […]

Necla Akgökçe ile Röportaj: “Sarı yelekliler değil ama mor örgü yeleklilerin sabrını taşırdılar”

Yıllardır Feminist hareketin içerisinde yer alıyorsunuz. Kadın çalışmalarında Türkiye’ye özgü olanı araştırdığınız iki derleme kitabınız var. Kadın Araştırmalarında Yöntem ve Yerli bir Feminizme Doğru. Fakat son dönemlerde sizi daha çok, derinleşen ekonomik krizin kadın emeği üzerindeki etkileri üzerine yazdığınız yazılarla takip ediyoruz. Peki ekonomik kriz kadın emeğini nasıl etkiliyor?  Ekonomik krizle ilgilenmem biraz zaruretten biraz da son 14 yıldır sendikalarda ağırlıklı olarak kadın emeği üzerinde çalışıyor olmamdan ve alanda 2008- 2009 krizini gözlemlememden kaynaklandı. -Zamanında iktisat ve feminist iktisat okumamın faydaları da olmadı değil-  Kriz tahlillerini hep erkekler yapıyordu, kadın işgücü açısından feminist perspektifle bir şeyler söylemek gerekiyordu. Bir iki yerde laf ettim… Laf lafı açtı bir tür. Şu anda artık Yelda Yücel, Özge İzdeş, Melda Yaman Öztürk, Emel Memiş gibi feminist kadın iktisatçılar olaya el attılar. Herkes gibi ben de bu noktadan sonra krizi onlardan izlemeye çalışacağım artık… Tabii ki fabrika haberlerini taramayı, kadın işçi arkadaşlardan gelen geri bildirimleri unutmaksızın… Makro ekonomik düzeyde krizin kadınlar açısından tahlili elbette gerekli çünkü erkek iktisatçılar hala öznesiz tahliller yapıp esasında erkeklerin başına geleceklerin kadınların da başına geleceğini anlatıyorlar bize. Katrine Marçal’ın deyimiyle iktisadın “görünmeyen eli erkek” ve onların ne makro ne mikro düzeyde  denkleme kadınları dahil etmek gibi bir dertleri yok. Ekonomik krizler tüm iktisadi olaylar gibi toplumsal cinsiyet açısından nötr değildir. Kadın ve erkekler kriz sırasında ve sonrasında farklı deneyimler yaşıyorlar. Farklı deneyimler ise feminist politikanın gündemine dairdir. Bu da krizin nedenlerinden ziyade- o da önemli ama onu yapacak arkadaşlarımız var- kadın emeğine etkileri, sonuçları nelerdir, geçmişteki ekonomik krizlerde nerelerde, nasıl zorlanmışlar, krizle mücadelede ne tür dayanışma mekanizmalarını devreye sokmuşlar, üzerinde yoğunlaşmayı gerekli kılıyor. Sonuçları itibarıyla krizlere baktığımızda, kadınların ücretli emek dışında, ücretsiz emek alanında da yüklerinin iyice arttığını görüyoruz. Kriz ortamında bir başka şey daha oluyor: Kadına yönelik şiddet artıyor. Feministler çalışmalarıyla eviçlerinde şiddetin artığını gösterdiler bize… Batı sendikalarının kadın […]

Seçimlerden sonra (2)

Kral çıplak! Yazının ilk bölümünde, açıklanan resmi sonuçlar üzerinden Erdoğan merkezli AKP-MHP iktidar ortaklığının durumunu anlamaya çalışmıştım. Ancak, seçimin “resmi” sonuçlarını yorumlarken, madalyonun bir yüzünde gezindiğimizin ve aynı madalyonun öteki yüzünde ise “Kral çıplak!”yazdığının bilincinde olmalıyız. A. Olgular ve belirtiler Anadolu Ajansı’nın seçimlerden kısa süre önce “yanlışlıkla” açıkladığı sonuçlar, nasıl olduysa üç aşağı beş yukarı “tuttu”; özellikle de Erdoğan’ın başkan seçildiği oran! Sadece bu mu? Artık hemen herkesin bildiği şeyler; OHAL koşullarında seçim yapılması, seçimin ilgili yasa maddelerinin koşullarına ters düşen “baskın” bir erken seçim halinde gerçekleşmesi, aynı evde yaşayanların farklı sandıklara yönlendirilmesi ve dolayısıyla kontrol imkanının kaldırılarak “hileli seçmen” yazılımının önünün açılması, Kürt illerindeki HDP’li seçmenlerin korucu köylerinde oy kullanmak zorunda bırakılmaları, seçimin hemen öncesinde “amiral gemi” Hürriyet ele geçirilerek medyanın tek ses halinde iktidar yanlısı yapılması, oy pusulalarının iki misli basılması, 3. parti olan HDP’nin her gün neredeyse 10’ar 20’şer üyesinin gözaltına alınarak ya da tutuklanarak seçim kampanyası yürütmesinin engellenmesi, devletin olanaklarının bütünüyle AKP ve MHP’ye sunulması gibi yaşanan gerçeklikler, henüz daha seçim başlamadan iktidarı güçlendirip muhalif güçleri zayıflatmaya hedefliyordu. Ek olarak, CHP’li Trabzon milletvekilinin açıkladığı rakama göre 2,5 milyon ölmüş kişinin ölmemiş gibi seçmen yazıldığı ve henüz “doğmamış” bazı seçmenlerin varlığı iddiası ise, şayet doğruysa %5-6 arasında bir oya denk düştüğüne göre, başkasını gerektirmeyen bir “ön hazırlık” sayılmaz mı? Seçim sırasında ise, özellikle İç Anadolu ve Kürt illerinde yaşanan baskılar kimi yerlerde silahlı baskın düzeyine dek sıçradı. Yine bir CHP milletvekilinin belirttiğine göre, seçmen sayısının %10’una denk düşen 20 bin sandıkta müşahit olmaması da, iktidar yanlısı partilere özellikle de MHP’ye kullanılan ve çekilen videolarla ispatlanan blok oyların nasıl gerçekleştirildiğiyle ilgili fikir veriyor. Çekilen videolarda görüldüğü üzere, herkes kedilerin trafolara AKP için gireceğini düşünürken onlar bu sefer çoğunlukla MHP’yi tercih ettiler! Seçim sonrasında ise, öncesindeki onca iddiaya rağmen, oy tutanaklarını takip etme hazırlıklarının nasıl olduğu “anlaşılamayan” biçimde çöküvermesi veya daha […]

Özgürlükçü Gençlik: KHK’nın Açılımı: Ülkede İktidara Karşı Çıkmak Yasak!

Samsun Özgürlükçü Gençlik Derneği’nin 701 sayılı KHK ile kapatılmasına dair Özgürlükçü Gençlik Dernekleri facebook sitesinden bir açıklama yayımladı: Türkiye uzun zamandır, KHK’lar ile yönetilen bir ülke. Erdoğan’ın iki dudağı arasından çıkan sözlerle alınan kararlar, ülkede yasa şeklinde uygulanıyor. Dün yine KHK’ya uyandık ve binlerce kişi işinden edildi. OHAL süreci boyunca uygulanan KHK’larla işlerinden atılanların yanına yenileri eklenmiş oldu. “Terörü engellemek” adı altında çıkarılan KHK’larda temel hedef muhalefeti susturmak. Yine son KHK’da bu amaç açıkça görüldü. Binlerce kişinin içerisinde barış imzacısı olan 18 öğretim üyesi de bulunuyor. AKP hükümeti, üniversiteleri kendisine karşı olanlardan arındırıp boşaltmaya çalışıyor. İhraçlar ve hukuksuz işlemlerle üniversiteleri ot bitmez çorak topraklara çeviren iktidar; kampüsleri kendi iktidar alanı haline getirme derdinde. Haksız, hukuksuz yolla kapatılan muhalif kanal ve gazetelere de yenileri eklendi. Öğrenci Derneklerine Saldırılar Daha önceki KHK’larda da, pek çok dernek ve vakıf kapatılmış, kapılarına mühür vurulmuştu. Son KHK ile Samsun’daki gençlik derneğimiz de kapatılmıştır. İktidarın birer müşteri olarak gördüğü, öğrenim süreci içerisinde işçileştirdiği üniversite öğrencilerinin derneği olarak inşa edilen ve eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitimi savunan; özgür demokratik halk üniversiteleri modeli için mücadelede eden; kampüslerin özgürleşmesini savunan biz devrimci gençler, iktidarın üzerimizdeki planlarına teslim olmayacağız. Doğanın talanına karşı ekoloji mücadelesini, üniversiteli genç kadınların özgürlük arayışını, ezilen halkların ve inançların örgütlülüğünü, kültür sanat faaliyetlerinin yozlaştırılmasına karşı alternatif bir sanat anlayışının inşasını, homofobi, transfobi ve bifobiye karşı LGBTİ+’ların mücadelesini büyütmeye devam edeceğiz. Korku sopası ile herkesin susturulduğu, ses çıkaranın haksız ve hukuksuzca gözden uzaklaştırıldığı ülkemizde; Özgürlükçü Gençlik olarak gerçeği haykırmaktan ve mücadele etmekten geri durmayacağız.

Sivas Katliamı’nın tarihsel derinliği

Sivas Katliamı’ndan sonra tam 25 yıl geçti. Unutulmadı, unutulmaz da. Aleviler var oldukça, bu katliamın acısı ve öfkesi her daim hafızalarda kalacaktır. Yaşar Kemal, katliamdan sonra en çarpıcı soruyu sormuş; “Ne kaldı utançtan başka?” diyerek, Alevilerin acısını, vicdani ve ahlaki olanı, dostun düşmanın yüzüne haykırmıştı. Ancak Sivas Katliamı bunlardan da öte bir derinliğe sahip. Dolayısıyla, “Neden Sivas katliamı?”sorusunu sormak, bizi politik, ekonomik ve tarihsel gerçekliğin derinliklerine götürecektir. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olayı “münferit” göstererek, Alevilerin kaderine razı olmasını istiyordu. Bu ifade bile, devlet binalarının ortasında bulunan Madımak Oteli’nde “göstere göstere” yapılan katliamın planlı olduğunu gösteriyor. “Münferit” devlet dilinde, kimi “özel” katliamlarla ilgili tarihsel-toplumsal gerçekleri örtme çabasının işaretidir. Neden Sivas Katliamı? Birincisi; 12 Eylül 1980 sonrası, “kentleşen Alevilik” ve “Alevilik Aydınlanması” gerçekliğinin üretip biriktirdiği öfkenin, 12 Eylül faşizminin“Türk-İslam Sentezi” doktrinine karşı bir Alevi isyanına dönüşmesini önlemekti. İnancını şehirlerde yaşamak, yaşatmak isteyen, ibadetini, cenazesini, cemevlerinde kendi yolu ve erkânına göre gerçekleştirmek isteyen Alevilerin, öfke dalgasını önemle tespit etmek gerekir. Öfkenin isyana, isyanında “harekete” dönüşmesini istemeyen egemen faşist güçlerin planlayarak yaptığı bir katliamdır Sivas. Buradan hareketle Sivas ’93 ü açıklarken salt “katledilen Aleviler” ya da “kaderi kara Aleviler” duygusal zemininde hareket edemeyiz. Aleviler, egemen güçlerin zulmü kadar isyanı ve direnişi de bağrında taşıyan bir inanç topluluğudur. Onlar, bu isyancı, direnişçi ve devrimci dinamiklerini, inançlarının özünde bulurlar. Aleviliğin, “tarihsel devrimci dinamiğinden” beslenirler. 12 Eylül ve Alevilerde kırılma dönemleri 12 Eylül 1980 faşist darbesi Alevilerin tarihinde önemli bir kırılma (Nejat Birdoğan’ın[1] tanımlamasıyla; aşılama) dönemi/evresidir. Sırasıyla 1. dönem, 1232-1239 (Seyitlik verilme ve Babai isyanı); 2. dönem, 1514-1526 (Yavuz Sultan Selim Katliamı ve Şah Kalender İsyanı); 3. dönem, 1826 Yeniçeriliğin kaldırılması ve Nakşibendi din insanlarının Alevi dergâhlarına atanması, dergâhlara camii yapılması); 4. dönem, 1921-1938 (Cumhuriyet sonrası-Dersim Katliamı); 5. dönem ise 12 Eylül darbesi sonrasını belirleyebiliriz. Şimdilerde bir kırılma/aşılama dönemi olarak da (yani 6. dönem) AKP “açılım politikası” ve Cami-Cemevi Projesi’yle hayat buldurulmaya […]

Seçimlerden sonra

Görünen o ki, 24 Haziran en çok tartışılan seçimlerden birisi olacak. Ne iktidar/Cumhur İttifakı ne de ana muhalefet/Millet İttifakı zafer kazandığını ya da yenildiğini içine sindirerek ilan edebiliyor; daha ziyade, sonucu isteksizce kabullenme yönündeki tutumlar gözlemleniyor. İktidarın büyük ortağı/AKP, elbette “havalı” ama yüzlerindeki ekşiliği görmemek imkansız. Seçimin en çok oy kaybeden partisi onlar; “tek adam” artık ancak “koltuk değneği” ile ayakta durabilirken, hem “tek adam” hem de partisi küçük ortağın/MHP’nin “denge ve denetimi” ile yüzleşiyor. Ayrıca, çok istenen HDP’nin baraj altına itilmesi de onca çabaya rağmen gerçekleştirilemedi. İlk önce Erdoğan tarafından dillendirilen ve seçim kampanyası süresince herkes tarafından da görülen “metal yorgunluğunun” ise, sinsi, ağır ve sert bir gerçeklik olarak sürüp gittiği anlaşılıyor. Kampanyadaki pratiği dikkate alınırsa, Erdoğan’ın bizzat kendisinin de aynı “yorgunluk” tarafından zorlandığını saptayabiliriz. İktidara yeniden yerleşmenin anlık keyfiyle şimdilik gölgeleniyor olsa da, “metal yorgunluğu” acaba Erdoğan dahil AKP’ye yapışmış-bütünleşmiş olabilir mi? Şayet böyleyse, önümüzdeki kısa dönemde yaşanacak yerel seçimlerde İstanbul, Ankara, Adana ve Mersin’i kaybetme gerilimini yükleneceklerdir. Üstelik, Erdoğan ekibinin ufka bakınca gördükleri pek de iç açıcı değil. Sürüp giden ve daha da ağırlaşması beklenen ekonomik kriz, bölgesel hatta küresel dengelere yerleşebilecek bir ağırlığa ulaşan Kürt sorunu, “güney”i temizleyen Suriye ordusunun beklenen İdlip seferi gibi bir dizi “tatsız” gerçek, AKP açısından “seçim zaferinin” tadını kaçırıyor olmalıdır. MHP sevinçli Küçük ortak ise, neredeyse kanatlanıp uçacak; öyle ya, onca alaya ve aşağılanmaya uğradıktan sonra, aldıkları oylarla herkesin ağzının payını verdiler ve “itilip-kakılan” bir ortaklıktan bir anda üste sıçrayarak ağırlık kazanıp şart dayatan “kıymetli” ortaklığa terfi ettiler. Gelin görün ki, seçim sonuçlarıyla ilgili tartışmalarının merkezinde MHP var; evet, “oy depoları” olan Adana, Mersin’de büyük oranda Osmaniye’de kısmen de olsa oy kaybederken, geçmişte neredeyse hiç oy alamadığı Kürt illerinde “oy patlaması” yaşaması pek de inandırıcı gelmiyor, değil mi? Kürt illerindeki sandıklarda oy vermenin “koşulları” hesaba katılınca ve ortada dolaşan videolardaki MHP’ye […]

ROTA: Gerçekler, Olasılıklar, Söylem ve Program

24 Haziran seçimleri krizler yumağıyla çevrelenmiş iktidar açısından çözüm üretici bir rol oynayamaz. Biliyoruz ki gerçekten adil bir seçim ortamında olsaydık, yani en asgari burjuva demokratik koşullar ortaya çıksaydı Erdoğan iktidarı çoktan un ufak olurdu. Ve biliyoruz ki 24 Haziranda gerçekten adil bir seçim durumu olsa Erdoğan kaybeder. Ancak durum öyle değil ve böyle bir durumda oturup izlemek ve sandık hesaplarına hapsolmak bizler açısından son derece tehlikelidir. Bu süreçte çokça bilinen birkaç noktayı tekrar vurgulamak yararlı olacaktır. 1. Erdoğan iktidarını sarmalayan ekonomik bunalım onun ve kurmaylarının kötü yönetiminin ya da hatalı tercihlerinin sonucunda meydana gelmedi. Var olan ekonomik buhran bir “birikim rejimi” krizidir. Bu birikim rejimi krizi AKP’nin 16 yıldır üzerinde sörf yaptığı dalganın bitmesini ifade ediyor. Krizin farkında olan iktidar çeşitli reçeteler ortaya koyuyor, ancak hakikat yine devreye giriyor. Mehmet Şimşek tarafından açıklanan “yeniden dengeleme” programının süslü adı hiçbir işe yaramıyor. Program Erdoğan iktidarı tarafından uygulanırsa adeta “kendi kuyruğunu yiyen yılan” misali bir etki yaratacak. Hâlihazırda vergi yükünün üçte ikisi alt sınıfların üzerinde olduğu bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Paket bu vergi yükünü arttırmayı hedefliyor. Bu vergi yükünün arttırılması yalnızca iç tüketimi daraltmakla kalmaz, sosyal hoşnutsuzlukları da zirve noktasına çıkartabilir, büyük isyanların fitilini ateşleyebilir. Evet Erdoğan’ın ya da bir başkasının 24 Haziran/8 Temmuz sonrası işi çok zor. Ama bu bizim adımıza hiçbir şeyi çözmez. Erdoğan’ın 24 Haziran sonrası olası bir zaferi ekonomik daralmayla gölgelenecek. Ama böyle bir durumda da ekonominin yıkıcı etkilerini bekleyecek kadar saf olmamamız gerekiyor. Olası bir iktidar değişikliği için de geçerli bir durum bu. Bilmemiz gerekir ki yukarıda verilen kavgadaki herkes (Erdoğan, İnce, Akşener, Karamollaoğlu) borçlananlarla borçlandıranlar arasındaki çelişkide borçlandıranlardan yanalar. Bize başka bir yol gerek. İktidar ve muhalefetin ekonomi yönetimini devralıp almaması konusundaki tartışmaların dışına çıkmak gerekir. Bu, olası bir ekonomik restorasyonun sınırları dışına çıkmak, reel sınıf politikası inşa etmenin imkânlarını yaratmak demektir. Örneğin finansal borçlanma […]

Fenerbahçe, siyaset ve sembollerin gücü

Alıştık, hayatımızın her alanı siyaset yüklü. Siyasi sembolizmi her yerde görüyoruz. Fenerbahçe kulüp başkanlığı seçimini de bu doğrultuda okumalıyız. Ali Koç’un çıkışı ve seçilmesi sembolik bir güç taşıyor. İllüzyonlara yer yok. Büyük sermaye gruplarının ve hâkim sınıfların bir temsilcisi diğerinin yerine geçecek. Bu değişim tamamen endüstriyelleşmiş, mafyatik, her köşesinden yolsuzluk akan Türkiye futboluna hiçbir şekilde “devrim” getirmeyecek. Bunu bilmeyen yoktur. Ama Ali Koç’un başkan olmasının yarattığı etki ve taraftarlarca büyük sevinçle karşılanması başka bir arzunun göstergesidir: değişim arzusu. “Gitmeyecek olanlar” Burjuvazi Ali Koç’un başkan olmasıyla futbolu ele geçirmedi. Spor dallarının bir çoğu, sermayenin zaman içerisinde toplumsallaşma düzeyinin artmasıyla ele geçirildi. Futbol da bundan nasibini aldı. Ama bugün bu spor dünya genelinde milyarlarca insan tarafından halen çok seviliyor ve yakından takip ediliyor. Dolayısıyla bu alanda sermaye güdümünde ilerleyen her bir gelişme politik anlamlar taşıyor. En başta belirtmek gerekir; Aziz Yıldırım şüphesiz ki, Türkiye’deki futbol dünyasının çokça nefret duyulan isimlerinden bir tanesiydi. Öyle ki son yıllarda artık kendi taraftarı da kendisine sırt çevirmişti. Fenerbahçeli olmayan taraftarların da büyük nefretini kazanmıştı. Dolayısıyla bu tarihi yenilgisini, ne Ali Koç ne de bir başka burjuva birey tarafından tattı. Ona yenilgiyi, değişim isteyen taraftar grupları tattırdı. Bunu cesaretle her yerde savunmamız gerekir. Aziz Yıldırım’ın gidişi Melih Gökçek gibi oldu. Onu seçenler bile, ardından bir damla gözyaşı dökmemişlerdir. Ankara’nın yeni belediye başkanı Mustafa Tuna’nın “daha iyi” olabilmek için çaba sarf etmesine bile gerek yoktu: Melih Gökçek gibi olmaması yeterliydi. Aziz Yıldırım bunun bir başka örneğidir. Ve Aziz Yıldırım giderken herkesin 24 Haziran’ı işaret etmesi hiç şaşırtıcı değil. Evet, sırada biri daha var. O da bunu iyi biliyor. Elbette, kendimizi bin bir çeşit hurda, hile ve şiddetle karşı karşıya bulabiliriz. AKP/Erdoğan rejiminin sona geldiği çok önceden tespit edilmişti ama her zaman bir yolunu bulup işin içinden sıyrıldılar. Erdoğan’ın elindeki en güçlü silah, umutları tüketen, kendisinin yerine bir alternatifinin […]

24 Haziran ve atı alan Üsküdar’ı geçecek hissi

Türkiye tarihinin en çetrefilli ve ardışık seçimlerini yaşadık son dört yılda. Bir tanesi de kapıda. Evlerde, iş yerlerinde, kahvelerde, yolda, sokakta, vapurda tek gündem var: 24 Haziran seçimleri. Gün hızlı akıyor, zaman akışkan, ekonomi alabildiğine kırılgan. Siyasetin ritmi bu aralar tarihsel zirveler yapan döviz kurundan bile daha dalgalı. 24 Haziran seçim takvimi, ülkenin tüm açmazlarını ve kriz eksenlerini içinde barındırarak yaklaşıyor. Cumhur İttifakı, Millet İttifakı ve üçüncü bir blok olarak seçimlere giren HDP, seçim kampanyalarına hızla girişti. Vekil listeleri, sandık kurulları, mitingler, demeçler derken sanki hiç bitmeyecekmiş hissi yaratan bir seçim iklimine daha girmiş olduk. Sandıktan sandığa koşan seçim cumhuriyetine dönüştük mübarek. Erdoğan güdümlü sıkışmanın seçim propagandasına yansıyan ve muhalefete gollük paslar fırlatarak yükselen “TAMAM”, SIKILDIK” ve “Kapat Televizyonu Gitsin” dalgaları, Cumhur İttifakı karşısında başta özgürlük arayışı içerisinde olan direniş eksenleri olmak üzere, toplumda ciddi bir moral yarattı, gezinin orantısız yaratıcı zekâsını harekete geçirdi. Velhasıl iyi geldi. İktidar ve kitle ilişkisinde psikolojik üstünlük önemlidir. Erdoğan da bunu pekâlâ bilir. Ki, özellikle başkanlık rejimine giden yolda devletin uzantısı olan zengin argümanlarla, tüm politikalarını kitle psikolojisini kontrol etme, algı yönetme ve yönlendirme üzerinden yeni rejimin inşasına girişildi. Parolaları: şok doktrini Öyle ki, türlü şok zirveleriyle toplumda rasyonalite kaybı ve bilinç yarılmaları yaratıyorlar. Bu şok zirveleriyle ilerlemeyi ve toplumun kolektif belleği ile ruhunu tasfiye edici irili ufaklı çok yönlü hamlelerle rejimi inşa etmeyi tercih ettiler. Tercihten de ziyade geleneksel devlet aklının çalışma ve yönetme bilincine dayandılar. Erdoğan; iktidara geldiği günden bu yana, hızla kitle iletişim araçlarını propaganda ve manipülasyon amaçlı kendi lehine dizayn etti. Medyayı toplumsal rıza üretmenin aracı olarak re-organize etti, tek tipleştirme politikalarıyla kendine devşirdi. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi ardına ilan edilen OHAL’in verdiği sınırsız yetkilerle, kitle iletişim araçları tümüyle iktidarın tekeline alındı. Sürekli pompalanan toplumsal kutuplaşma politikaları yaşamın tüm hücrelerine medya eliyle sızdırılarak, yaygınlaştırıldı, iktidarın düşünme ve davranış biçimleri […]

ROTA: Nisan buluşması ve baskın seçimler

Ancak kurucu bir irade yüklenilirse ve gündelik mücadelelerin önünü aydınlatacak-yolunu kaybetmesini engelleyecek bir umut ışığı yakılabilirse sonuç alınabilir. Umut ışığı, kazanımların anayasal güvenceye kavuşacağı bir demokratik anayasa ve bu anayasanın omurgası olacağı demokratik bir cumhuriyettir.   Kaotik bir ortamda sarsılan Türkiye’de siyasal gündem sürekli ve hızla değişiyor. 22 Nisan’daki Özgürlük Buluşması’na hazırlanırken, adeta baskın yapılarak seçimlerin 24 Haziran’da yapılacağı açıklandı. Aldıkları karar, iktidarın içerisinde bulunduğu açmazın göstergesi olmasının yanı sıra “gizli” bir planı olduğunu da gösteriyor. Tutup tutmayacağını kısa sürede göreceğiz, ama elbette halk güçleri de kendi tutumlarıyla sürecin akışında etkili olacaklar. Önümüze koyduğumuz işler ise, işleyen süreç seçim gündemine hapsedilemeyecek kadar önemli. Bu bakımdan, kurultay vesilesiyle öne çıkan ve sadece seçim tartışmalarına hapsedilemeyecek görevlerimizi ısrarla vurgulamak ve hayata geçirmek gerekiyor. Elbette, biliyoruz, seçim gündemi şimdi sahnenin önünde. Ve sıradan değil belirleyici bir seçimle yüzleşeceğiz. Ama yine de, bizzat seçim sürecinin yarattığı olanakları ve onun özel gündemini neden halk güçlerinin kendi gündemlerine hizmet edecek bir özel tarzda kullanmayalım? Sadece seçim hesabı mı? Muhtemelen siyasi tarihin en gergin zamanları arasında sayılacak bir özel dönem bizleri bekliyor. Ancak, önümüzdeki günlerde şimdikinden daha da yükselecek olan kaotik gerginliğin solun zaten pek de olmayan soğukkanlılığını yok etmesini engellemeliyiz. Doğması muhtemel olan ve sağa ya da sola sıçrama biçiminde kendisini gösterecek her türden panikçi tutumun önünü kesmenin en iyi yolu, yapılması gerekenleri yapmaktan geçiyor. Seyirci ya da yorumcu-siyasal trafik polisliği konumlarının konformist “doğrucu Davut” rolü yerine, baskın biçiminde dayatılan seçim koşullarının içinde nasıl yol alınabileceğine odaklanmak gerekiyor. Ancak, hemen yaşadığımız şu 2-3 gün bile gösteriyor ki, seçim hesapları büyük oranda günü kurtarma amacı üzerinden yapılıyor. Seçimler süreci, aslında tümüyle destek olabilecekken, çoğunlukla toplumsal dinamiklerin kalıcı ihtiyaçlarını dillendirmekten imtina eden bir şekilde yaşanıyor. Tüm hesaplar seçim sonuçlarına endeksli olunca da, sandıktan çıkan sonuçlar fazladan umutlanma ya da hızla moral bozukluğu ve çökkünlük yaratıyor. Üstelik şimdi baskın misali […]

Kolektif kültürel üretimin olanakları

Bir iktidarın en başarılı yönetim tarzı kendi dışında her şeyi yasaklaması değil, mevcut düzene alternatif bir yaşamın imkânsız olduğu görüşünü hâkim kılmaktır. Eğer mevcut yaşamdan başka bir şeyi düşünemiyorsak, bir şeyleri istemek ve inşa etmek de mümkün değil. Geriye belirlenmiş bir çerçevede “reformlar”la, “sosyal mühendislik”le sistemin hatalarını düzeltip biraz daha iyi bir durumu ortaya çıkarmaktan başka bir şey kalmaz. Böyle bir durumda siyaset, yaygın bir görüşe göre, “mümkün olanın sanatı” olabilir. Fakat, devrimci bir siyaset “mümkün olanın sanatı” değil, “imkansızı mümkün kılmanın sanatı”dır. Devrimci siyasete düşen, bu tür saldırılara karşı toplumsal ve bireysel hayal gücünü güçlendirmektir. Statükocu görüş Tarihsel anlamda yaklaşık 1815’ten 1848’e kadar Avrupa’da hâkim olan siyasal ve kültürel “restorasyon”un en önemli “mimarları”dan biri olan Avusturya şansölyesi Metternich iktidarların statükocu kültür anlayışlarını çok net bir şekilde ifade etmişti: Halk toplanmasın, aksine dağılsın/eğlensin (zerstreuen her iki anlama da geliyor). Halkın “kontrolsüz” toplanması, bir araya gelmesi ve kolektif bir şekilde ilişkilenmesi özü itibariyle iktidar için büyük bir tehlikedir. Eğer toplanacaksa, “kontrollü eğlenme” alanlarında toplanması gerekir. Bugün bu türde bir kontrol genel olarak “kültür endüstrisi” aracılığıyla sağlanıyor. İnsanların kültür ve sanata dair algıları belli biçimlere sokuluyor, kültürel üretim ve “tüketim” birbirinden ayrılıyor. Geriye bireylerin sadece yabancılaşmış bir estetik anlayışı kalıyor. Karşı kültürün alanları Karşı kültür tam da bu noktada kültür endüstrisinin genelleşmiş, metalaşmış, uyuşan ve isyankâr talepleri ve öfkeyi “kontrollü” mecralara yönelten etkisine karşın özgürlük alanları yaratmalıdır. Sermaye henüz metalaşmamış bütün kamusal alanları meta haline dönüştürmeye çabalamakta. Bugünün “toplanma alanları”nın çoğu özel mülkiyet ya da kâr amacıyla kullanılan mekânlar. AVM’den tutun da meydanlara, sokaklara kadar… Tüketim baskısı olmadan sosyalleşebilecek, kollektifleşebilecek alanlar gitgide azalmaktadır. Elbette sermaye gündelik hayatımızın her santimini, her dakikasını şekillendirmeye çalışıyorsa olsa da bu konuda hiçbir zaman yüzde yüz başarılı olamıyor. Arada kalan alanlardan, sermayenin ulaşmadığı mevkilerden başlayarak gündelik hayatı antikapitalist bir perspektifle örgütlemek mümkün. Kolektif kültürel üretime doğru Her […]

Yeni “emek sömürü” politikaları

Bir yanda emek gücümüzü sömürme adına haklarımızı tırpanlayan yasalar, diğer yandan sesimizi kısmaya ve sokaklardan elimizi çekmeye dönük sindirme politikaları… Sosyal ve ekonomik politikaların emeğimize ve bedenimize dönük saldırıları yetmezmiş gibi, alevlenen şovenist ve militarist ortam da kadınlara sadece “şiddet” olarak geri dönüyor. Dünya çapında sürekli yayılan ve büyüyen çoklu kriz ortamı ataerkil politikaları tetiklerken, ulus devletler aracılığıyla kadın bedenine ve emeğine dönük geniş çaplı bir saldırı politikası yürütülüyor. Kadının kimliğine, cinselliğine, benliğine yönelik saldırılar sürerken, kadın emeğini sömürü politikaları günden güne daha da ustalıkla devreye sokuluyor. Özel istihdam büroları 2012 ‘deki Ulusal İstihdam Stratejisi belgesine göre kadınlar “özel politika” gerektiren gruplar arasına alınmıştı. Tabi ki bu doğrultuda çözümler aranırken kadınlar için çok “özel” yöntemler geliştirildi! Özel eğilim sonrası kadın istihdamını güçlendirme noktasında bulunan çözümler; uzaktan çalışma, çağrıya bağlı kısmi ve güvencesiz çalışma, ücret kısıtlaması, yarı zamanlı ve esnek çalışma koşulları… Elbette bu uygulamalar kadın emeğinin çifte sömürüsünün katlanmasından başka bir amaca hizmet etmedi. Kadın istihdamının güçlendirilmesinin aksine işverenle mümkün mertebe iletişimi kesen, işverenin sorumluluğunu en aza indiren “Özel İstihdam Büroları ve Kiralık İşçilik Sözleşmesi” ile kısmi zamanlı ve güvencesiz çalışmanın önü açıldı. Memura yarı zamanlı çalışma hakkının yürürlüğe geçmesi ile kazanılan “doğum izninin” kaldırılmasına ve daha tekinsiz bir iş hayatının kadınları kıskaca almasına zemin hazırlanmış oldu. Kadın istihdamındaki gerçekler Bu büroların; muhatap bulamama, hakkını arayamama, iki işte birden çalışma, bir alanda uzmanlaşamama gibi gerçeklikleriyle emek sömürüsünü tırmandırmak amaçlı olduğu çok açık… Nitekim 2017 işçi verilerine bakıldığında kadınlar açısından gelinen tablo hiç iç açıcı değil. Genel tablo içinde kayıtlı kadın işçi oranı sadece  %29. Kayıtsız çalışma oranı daha yüksek. Kadınlar erkeklerden eğitimli olmalarına rağmen daha düşük işlerde ve erkeklerden daha düşük maaşla çalışıyorlar. Esnek ve güvencesiz çalışma oranı kadınlarda daha fazla. Kreş imkânı çok az bunun yerine kısmi zamanlı çalışma devrede. Tam olarak toplumsal cinsiyet eşitsizliğine bağlı gelişen ve kadının […]

Erkekliğin ceza budalalığı: Hadım

Görünen acımasız gerçekler, perde arkasının vahametinden izler taşıyor. “Yıl olmuş 2018, hâlâ…” derler ya… Kadının konumu, acımasız gerçeklerde de perde arkasında da “hâlâ…” aynı. “Hâlâ her gün kadınlar öldürülüyor, yüzlerce kadın da tecavüze uğruyor” ama buna kimse şaşırmıyor. İlla “enteresan” bir cinayet ya da tecavüz şekli olacak ki haber değeri görebilsin. 2017 ve 2018 yılında yaşanan tecavüz ve cinayet olaylarına baktığımızda: 2017’de 409 kadın cinayeti, 332 cinsel şiddet ve 387 çocuk istismarı vakası; 2018’de 100 kadın cinayet, 84 cinsel şiddet ve 300+ çocuk istismarı vakasıyla karşılaşıyoruz. Peki, tüm bu suçların cezasının ne olması gerektiğinden önce sebeplerinin neler olabileceği üzerinde biraz düşünmeye ne dersiniz? İndirim safsataları Bu sayıların arka planında, özellikle tecavüz davalarında yargının gösterdiği trajik tavrın katkılarını görmezden gelemeyiz.  Toplumsal vicdan bütünlüğüne çelme takan, tecavüzcüleri alkışlayan yüzlerce karardan bahsediyoruz. “Yarım kaldı, eski sevgilisiydi, takım elbise giydi, erken boşaldı…” “Cilve yaptı, bağırmadı, bakire değildi…”. Bu ironik zırvalıklar; tecavüz duruşmalarında sanıkların tahliyesinin veya cezalarının hafifletilmesinin gerekçeleri. Bu “adalete” paralel bir şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığının “fetvaları” da cinsel istismarı koruyucu ve hatta teşvik edici nitelikteyken neden suçluyu derin psikolojik analizlerde ya da pantolonların içerisinde arıyoruz? Suçluyu teşvik et cezasını hadım say Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, hükümlü faillere uygulanması öngörülen hadım, çeşitli kimyasal ilaçların kullanımıyla testosteron hormonunun azaltılmasını sağlıyor. Amerika, Almanya, Fransa, Norveç, İngiltere, Kanada, Hindistan, Endonezya gibi birçok ülkede uygulanıyor. Dünyada tecavüz oranının en yüksek olduğu ülkeler de yine bu ülkeler. Yani tecavüz suçlularına yönelik hadım cezasının uygulanması, dünya genelinde tecavüz oranında en yüksek skorlara sahip olmanın önüne geçememiş görünüyor. Devletin tecavüze çanak tuttuğu gerçeği varken hadım cezasının arka planında neler var? Çocukların tecavüze uğramasının yol açtığı toplumsal infiallerin; linç, intikamcılık ve bireyselcilik duygularıyla pasifize edilmek istenmesi; penisin, erk devlet ve toplum tarafından gerçekten de bir iktidar, güç ispatı olarak görülmesi; tecavüz suçunu, önlenemeyen hormon seviyesi olarak görüp meşrulaştırmaya çalışmaları gibi çeşitli nedenler […]

Kadının Toplumsal Konumunun Giderek Muhafazakarlaşması

Bir ideoloji ve ondan daha ziyade yaşam tarzını ve felsefesini ifade eden muhafazakarlık; Fransız Devrimi ve beraberinde Sanayi Devrimiyle şekle şemale bürünmüştür. Devrimlerin şekillendiriyor oluşu ideolojinin de aynı şekilde devrimci ve ilerici olduğunu göstermiyor. Bu hareketlerin getirmek istediği değişime karşı tepki hareketidir muhafazakarlık. Kökten değişime karşıdır, aynı zamanda kendi düşüncesinin devamlılığına etki edecek, mevcut düzenin bekasına katkıda bulunacak değişimlerin de destekleyicisidir Gelenek, aile, mülkiyet, reform, birey ve düzen, din muhafazakar görüşün kendini üzerine inşa ettiği temellerdir. Bu temeller üzerinden yükselirken aynı zamanda bunları sürekli besler ve yeniden üretir. Muhafazakarlığın tarihsel sürecine, ideologlarına fazlaca değinmeden bu düşünce yapısında kadının konumuna gelelim. Muhafazakar Düşüncede Kadın Gelenek, aile, mülkiyet, din gibi ana ögeleri bulunan bir düşünce sisteminin kadına nasıl baktığı az çok tahmin edilebilir. Gelenek başlığından baktığımızda, toplumsal değer yargılarının ve kabullerinin, oldukça uzun yıllar ve çeşitli ekonomik sistemler içerisinde kadını ikincilleştirdiğini görmekteyiz. Kadının bu konumu günümüze değin geleneğin çimentosu olagelmiştir. Halihazırda toplum yapısı ataerkil olan ülkelerin geleneğinde, kadının ikinci cins konumu geçmişten bugüne süregelmiştir. Elbette ki ezelden ebediyete giden bir yolculuk değil bu. Tarihsel gidişatlar içerisinde kadın, ezele uymayan bir şekilde biyolojik farklılıkların toplumsal ayrılıklara gebe bırakıldığı olaylara maruz kalmıştır. Tarihte yaşanan çeşitli cins ayrımcılıkları, biyolojik farklılıklar, kültürel-ekonomik-toplumsal değerler günümüz geleneğini oluşturmuştur. Muhafazakar düşünce sisteminin de savunduğu gelenek ne yazık ki kadını aşağı, erkeği üstün görmeye devam etmiş; evlilik kurumu, mesleki hayat vb mecralardaki var olan kültürü cinsiyetçi ve hiyerarşik inşa etmiştir., Muhafazakarlıkta Aile Aile ögesi hem muhafazakar düşüncede hem de diğer düşünce biçimlerinde önemli tartışma konularından bir tanesidir. Muhafazakarlık, aileyi hem toplumun temel birimi hem de geleneksel ahlakın koruyucusu olarak görmektedir. Temel birim üzerinde yükselirken koruyucu sıfatını almış bir birimi kendisi de korumak ve desteklemek zorundadır. Aile, geleneklerin nesilden nesile aktarılmasını sağlayan bir kurum olmakla birlikte mevcut düzenin küçük ama etkili bir minyatürü olagelmiştir. 2018’den baktığımızda, ekonomik ve siyasi sistemler aileye […]

Feminizm ve eylem birliktelikleri

Söz konusu “örgütlenme pratiklerimiz olunca” Türkiye’de kadın hareketinin en azından yakın tarihine bir göz atmak elzem duruyor. Üstelik bu yakın tarih, kadın mücadelesine çokça olumlu ve/veya olumsuz etkiler bırakmışsa ya da bu etkilerin derinlemesine analizleri bugünü anlamak ve yarını örgütleyebilmek…