Konu

Hüseyin Mat: Alevi Örgütlenmeleri Toplumsallaşmadan Yana Daha Ciddi Projeleri Hayata Geçirebilmelidir

El Yazmaları’nın Notu: Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Eşit Başkanı Hüseyin Mat ile devletin Alevilere yönelik yaklaşımı, iktidarın son dönemdeki politikaları, Alevi örgütlerinin güncel durumu ve demokratik cumhuriyet üzerine gerçekleştirdiğimiz röportajı okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz. Aleviler yüzlerce yıldır saldırılara, katliamlara maruz bırakılıyor.…

Turgut Öker: “Alevilik, Yeni Kuşakların Benimsediği, Yaşatmakta Israr Ettiği Değerlerle Var Olacak”

El Yazmaları’nın Notu: Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Onursal Başkanı Turgut Öker ile Türkiye ve Avrupa’da Alevi örgütlenmeleri, ülkedeki siyasal atmosfer, bunun Alevilere yansımaları ve çözüm yolları üzerine gerçekleştirdiğimiz röportajı okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz. Aleviler yüzlerce yıldır saldırılara, katliamlara maruz bırakılıyor. Son…

Z Kuşağı Tartışmaları: Beni Kategorize Etme!

“Beni kategorize etme, benle oynama Yaftayı yapıştırıp, bana isim koyma Karikatürleştirme beni, ilahlaştırma Tabulaştırma sakın, tapulaştırma Matematikleştirme beni, çarpma, bölme Toplama, çıkartma sakın beni hesaplaştırma Mekanikleştirme beni, otomatikleştirme Yarıştırma sakın, onla bunla karşılaştırma Sıkıştırıp tıkıştırma beni, depolaştırma Duygularım yok oldu,…

Araçsallaştırılmış Konumlar, Nesneleştirilmiş Bedenler: Göçmenler Adına Konuşmak – Prof.Dr. Neşe Özgen ile Röportaj

El Yazmaları’nın Notu: Korona günleri devam ederken, göç alanında çalışmalarıyla bilinen Prof. Dr. Neşe Özgen ile göç, göçmenlik, devlet politikaları, göçmen emeği, salgın günlerinde göçmenlerin durumu ve sınırsız bir dünyanın imkânı üzerine yaptığımız söyleşiyi siz değerli okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz. Öncelikle…

Diyanetin Açıklaması, Aleviler ve Korona

Bütün dünyayı kuşatan pandemi(salgın) yaşamın tüm öğelerini etkiliyor. Şimdi en öncelikli görevimiz bu “felaketi” dayanışmayla, özveriyle ve mücadeleyle aşmaktır. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın gerçeklerin üzerini örtüp, onu çarpıtan, saptıran bir anlayış ve inançla virüs salgınlarından kurtulamayacağımız ortadadır. “Yeryüzü etim,…

İşçi Sınıfının Tarihcil Görevi

El Yazmaları’nın Notu: Koronavirüs salgınıyla birlikte kapitalizmin sadece işçileri ve emekçileri değil bütün canlı yaşamı yok etmeye çalıştığı daha açık bir şekilde ortaya çıktı. Sosyalizm mücadelesi bütün canlı yaşamın kurtuluşu olarak bir adım daha öne çıkmakta. İçinde bulunduğumuz 1 Mayıs…

Salgın Günlerinde Patriyarka

Bugüne kadarki mücadele pratikleri ile ne kadar güçlü bir toplumsal dinamik olduğunu gösteren kadın hareketi, karantina koşullarında da mücadeleye devam edecek alanlar açıyor.  Zira salgından korunmak için alınması gereken karantina önlemleri kapsamında, kadınların birbirleriyle fiziki olarak görüşmesinin çokça sınırlandığı, kadınların…

Hasta Dünyanın İlacı

Tarihte geçmiş ve geleceğin tek bir anda kristalize olduğu dönemler vardır. Böyle anlarda, toplumsal gerçekliği yaratan neden sonuç döngüsü, emek sermaye çelişkisi ve yarını kuracak öznelerin kimliği berraklaşır. Normal olmayan normal sona erer, küçük hayatlarımızın duvarlarında pencereler açılır ve oradan…

Diyalektik Bir Feminizm İçin Geçmiş Deneyimlere Odaklanmak: 1917 Ekim Devrimi, Rabotnitsa, Jenotyel

El Yazmaları’nın notu: 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle hazırladığımız dosya çerçevesinde yazarımız Perihan Koca’nın 1917 Devrimi sürecinde ve sonrasındaki kadın mücadelesini incelediği yazısını okurlarımızın ilgisine sunuyoruz. Teoride ve pratikte, farklı uçlara savrulmaya meyyal ikilikleri aşmak için diyalektik bir feminizme…

İktidar çoklu kriz öteliyor

2018 yılında Türkiye’nin içine girdiği döviz krizi, Arjantin’in yaşadığı borç kriziyle birlikte küresel krizin üçüncü fazını işaretledi. Kriz böylece periferiye yansımış oldu. Kırılgan 5’li ya da kırılgan 8’li diye tanımlanan ülkelerin (Arjantin ve Türkiye bu kategorinin içinde yer alıyor) ya da ikinci kuşak kapitalist ülkelerin, krizin bu fazından şiddetle etkilenmesi yüksek olasılıktır. Arjantin’de IMF’yle yapılan stand-by anlaşması sonucunda borç çevriminin kırılması engellendi. Sosyal yıkım programları devreye sokuldu. Uygulanan ultra neo-liberal politikalar devlet başkanı M. Macri seçimleri farkla kaybetmesine yol açtı. Sol Peronist Alberto Fernandez yeni devlet başkanı seçildi. Bu durum yıkıcı neo-liberal programlardan sonra halkçı ve yeni kalkınmacılık diye tanımlanan programların devreye sokulması, ardından neo-liberal programlara yeniden geçilmesi anlamına gelen Arjantin Sarkacı diye tanımlanan duruma uygun bir gelişmeydi. Çöküş sarmalı 2018 yılında döviz kriziyle sarsılan Türkiye ekonomisi hızlı bir ekonomik çöküş sarmalı içine girdi. Çoklu krizi tetikleyecek bu gelişmeler kendini en net Türkiye kapitalizminin taşıyıcı sektörü olarak öne çıkarılan, emlak ve inşaat sektöründe gösterdi. Siyasal iktidarın organik sermayesini oluşturan kesimleri bünyesinde taşıyan sektör (ayrıca savaş ve askeri sanayi kompleksi bu fraksiyona eklenebilir) ve sektörün öne çıkmış şirketleri iflaslarını açıkladı ya da konkordato ilan etti. Aynı süreçte farklı sektörlerde bir dizi şirket iflasları yaşandı. İşsizlik ve enflasyon kritik eşiklere ulaştı. Ekonominin ani durma noktasına geldiği aşamada, senkronize bir kriz sarmalının nesnel zeminleri doğdu. Döviz krizinin tetiklediği emlak krizi ve bankacılık krizi 2019 yılının en temel riski olarak kendini hissettirdi. Ayrıca bu gelişmeler borç çevrimini kıracak mahiyetteydi. Ve durum siyasal iktidara Arjantin’in izlediği yoldan başka çare bırakmayacaktı. Suriye merkezli jeopolitik gelişmeler ve gerilimler bu olasılığı artırıyordu. Parasal genişleme 2019 yılının içinde dünya ekonomisinde yaşanan konjonktürel gelişmelere bağlı olarak yaşanan parasal genişleme süreci ve uygulamaya sokulan “yeni” ekonomik program bu risklerin bir müddet ertelenmesine yol açtı. FED’in parasal genişleme politikası ve Avrupa Merkez Bankası’nın izlediği sıfır faiz politikası, ekonomide görülen yüksek sıkışmayı rahatlatıcı […]

Kadınlar bekçi istemiyor

AKP/Erdoğan iktidarı, içinde bulunduğu krizleri aşmak ve faşizmi kurumsallaştırmak için hem içerde hem de dışarıda bir savaş politikası yürütmektedir. Yeni bir toplum dizayn etmeye çalışan iktidar, korku ve denetleme aygıtlarını mümkün olan en yüksek düzeye çıkarmaya çalışıyor. Bu kapsamda uygulamaya konulan bekçilik sisteminin amacı; Erdoğan iktidarının selameti için güçlendirilen baskı mekanizmalarının önemli bir kolu olarak, güvenlik güçlerinin yeteri kadar giremediği tüm alanlara nüfuz etmeyi sağlayabilmektir. Geçtiğimiz günlerde bekçilere; vatandaşlara kimlik sorabilme yetkisi ile üst arama, silah ve zor kullanma gibi yeni yetkiler tanıyan yasa kabul edildi. Söz konusu yasa toplumun tüm kesimi etkilemekle birlikte en çok kadınları endişelendiriyor. Son günlerde bekçilerle alakalı kadın tacizi haberlerini incelediğimizde bu endişenin çok da haksız olmadığını görmekteyiz. Kadınlar üzerindeki baskı artıyor AKP iktidarı, 18 yıldır kadınları tümüyle kamusal alandan dışlamaya ve eve kapatmaya yönelik kadın düşmanı politikalar dayatmaya çalışıyor. Bu bağlamda bekçilere özel yetkilerin verileceği yasa da kadınların hayatlarını katmerli bir biçimde denetleyecek, baskılayacak, engelleyecek bir uygulama olarak karşımıza çıkıyor. Bekçilerin, oldukça güçlü bir sistem olan patriyarka içinde, kadınların yaşam alanlarında yeni bir baskı mekanizmasına tekabül edeceğini ve kadınlar için ahlak bekçileri olmaktan öteye gidemeyeceğini öngörmek zor değil. Bekçilere verilen yeni yetkiler ile birlikte, kadınların hayatları ve özgürlük alanları kısıtlanmaya devam edecektir. Toplumun yaşam alanlarına nüfuz eden bekçiler ellerine verilen yetkiyle birlikte patriyarkaya da dayanarak; gece sokakta olduğu, sevgilisiyle dolaştığı veya alkollü olduğu için kadınlara müdahale edebilecek ve hatta silah doğrultabilecektir. Erkek bekçiler tarafından kadınlar, üst aramasına tabi tutulabilecek hatta alıkonulabilecek. Var olan tüm bu yetkiler ve uygulamalar bekçiler tarafından kadınlara yönelik tacizin hatta cinsel saldırının önünü açacaktır. Bekçiler tarafından yaşayışları “genel ahlaka” uygun görülmeyen kadınların kapıları çalınabilecektir. Bekçilere özel yetkinin verilmesi, kadınların yaşamın içerisinde var olma mücadelesini etkileyecek ve ciddi anlamda korku atmosferi yayacaktır. Bekçi değil, kadın dostu mahalleler ve kentler Kadın düşmanı bakış açısı tüm politikalarına sirayet etmiş olan iktidarın çıkardığı her […]

“Paraside” Parazit midir?

Finalinde liberal bir mesaj veren Parazit filmini, sol söylemi olan bir film gibi gösterme çabası da filmin tanıtım lobisinin dünyadaki sol camia içinde bir parazit olmasından öte bir şey değildir. Geçtiğimiz günlerde sinemanın en prestijli ödüllerinden biri olan Akademi Ödülleri…

Kadın sığınakları

Kadın sığınma evi ilk olarak 1990 yılında 19 sığınak ile Sosyal Hizmet Çocuk Esirgeme Kurumu(SHÇEK) tarafından “Kadın Konukevi” adıyla açılmıştı. Kadınların evlerini terk etmeleri, boşanmak istemeleri, güçlenip, tahakküm altına alındıkları çarktan çıkıp kendi hayatlarını yeniden kurmak istemesi erkek egemenliğine, bununla beslenen erkek devlet sistemine ters, yanlış! E bu nedenle iktidar da kadınları konuk evinde ‘konuk’ edip yeniden ‘eve’ göndermenin niyetinde. Bu nedenle devletin konukevi diyerek niyetini açık ettiği ve şiddeti görünmez kıldığı yere kadın hareketi “sığınak” demeye devam ediyor. Erkek egemen bu anlayış 2019 yılında 474 kadının öldürülmesiyle sonuçlandı. Bu cinayetlerin birçoğu kadınların boşandığı ya da boşanmak istediği eşleri tarafından işlendi. Kadınlar için kalıcı çözümlere ihtiyaç var Aile Bakanı Selçuk, hizmetlerinin ne kadar iyi olduğunu anlatırken Şiddet Önleme ve İzleme Merkezlerine/ŞÖNİM’e gelen 153 bin kadın ve çocuk olduğunu söylüyor! Övgüyle anlatılan “şu kadar kişiye hizmet verdik” açıklamaları bulunduğumuz şiddet ve tehdit ortamının sadece görünen yüzü. Şiddet hızla tırmanırken verilen “hizmet” rakamlardan fazlası! Kadın mücadelesi sonucu 2013’te 125 olan kadın sığınakları 2019’da 145’e çıktı. Bütün bir ülkeden bu kadar sığınma evi. Şiddet oranları, sığınma evi rakamları, artan kadın cinayetleri bize kapasitenin yetersizliğini gösteriyor aslında. Peki var olan kadın sığınakları nasıl işliyor? 22. Kadın Sığınağı Kurultayı sonucunda yayınlanan rapor ŞÖNİM ve sığınağa dair perspektif de sunuyor. Bu raporda da görülüyor ki sığınakta bir süre kadınlar eve, şiddete geri dönüyor. Dönmek zorunda bırakılıyor. Devletin konuk evleri, şiddet gören kadınların, evine geri gitmesi için ara bir istasyon işlevi görüyor. Kadınlar güçlendirilmeli Kreş, maddi destek, konut desteği, sosyal ve psikolojik gelişimi sağlayacak ara formlar ve destek mekanizmaları kurulmadığı sürece sığınaklar misafirhane olmaktan, acil durum serumu vermekten öteye gitmiyor. Yetersiz olan sığınaklarda yetersiz personelle gün kurtarılıyor. 15 milyon nüfuslu İstanbul’da bir tane ŞÖNİM ile ‘hizmet’ veriliyor. Kadınların güçlenmesi anlayışından uzak, hak temelli yaklaşımın dışında ‘sosyal yardım’ acizliğine iten, itaat etmeye teşvik eden, şiddet döngüsü içinde kadının […]

Toplumsal nesneye karşı, politik sanat

Kapitalizm iktisadi ve siyasal hegemonyasını inşa ederken, kültürü önemli bir araç olarak kullanıyor. Toplumların neyi izleyip neyi okuyacağına, nasıl yaşayacağına kadar tüm yönelimlerini konsolide eden, bu süreci her gün her saat yeniden üreten bir yapıdan bahsediyoruz. Herhangi bir olguyu veya olayı geniş kitleleri etkileyecek ve yönlendirecek boyutta üreterek, özneleşme sürecini zorlaştırarak bireyleri nesneleştiriyor. Adorno’nun kavramsallaştırmasıyla kapitalist sistemin bireyi “toplumsal nesne” haline getirmekte kullandığı biçim “kültür endüstrisi” olarak tanımlanıyor. Dünya çapında süren üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerine göre bu ideolojik aygıt şeklini alıyor. Alternatif kültür-sanat Sanat üretimi ve kültür birikimi/paylaşımı sürecinin bireyin yaratıcılığını açığa çıkaran özelliklere sahip olması gerekir. Kültür sanat faaliyetleri sırasında bireylerin yan yana gelmesiyle yapılan üretimin sonucunda alternatif, yeni bir yaşama doğru adımlar atmak mümkün. Anti-kapitalist anlayışı merkezine koyan bu bakış, yeni bir toplumun nüvelerini yaratacak güce sahip. Öyle ki arayışında olduğumuz paylaşım eşitliğinin sağlandığı komünist toplumun önemli besin kaynaklarından biri kültür sanat faaliyetlerinin üretimi sonucu açığa çıkacak ürünlerdir. Sanatın tarihsel gücü Sistem karşıtı mücadelelerin tarihine baktığımızda sanatın ne kadar büyük etkiye sahip olduğunu gözlemleriz. Bu enerji kimi zaman müzikle, kimi zaman resimle, sinemayla açığa çıkar. Tüm bu enerjinin ve ortaya çıkan eserlerin, içinde yaşanılan süreçten bağımsız olmadığını, etkileşim halinde olduğunu görmeliyiz. Yaşanan büyük savaş ve yıkımların içerisinden daima bir ışık sızar günlük hayatın akışına. Halkların zorbalığa karşı direnişini ve mücadelesini anlatan şiirleri, şarkıları dinler kulaklarımız. Öyle ki tarih boyunca zulmedenlerin adı utanç sayfalarına yazılırken, halkların mücadele dolu anıları, sanat sayesinde nesiller boyunca aktarılabilmiştir. Dolayısıyla birikmekte olan kültür ve sanat üretimi, geçmişten bugüne ışık tutmaktadır. Nasıl bir örgütlenme Günlük hayatın kuşatmasını kıracak öz örgütlenmeleri kültür sanat mücadelesinde yaratmak mümkün. Kapitalizmin bireyi yalnızlaştıran tüm kuşatmasına rağmen, dayanışma ve kolektif üretim yoluyla yan yana gelebileceğimizi biliyoruz. En geniş halk kitlesine ulaşabilecek bu kültür sanat anlayışının kapsayıcı, özgürlükçü ve güçlendiren bir yapıya sahip olması gerekiyor. Kurduğumuz ağlar, bireyin toplum içerisinde nesneleşme […]

Alevi hareketinde beşikler ve eşikler

Dünyada ve Türkiye’de birçok kriz dinamiği birlikte hareket ediyor. Kapitalist sistemin yarattığı bu çoklu kriz sarmalında bireyler ve/veya topluluklar ise çoklu mücadele yöntemi geliştirme sürecini inşa ediyor. Sözgelimi bir kadın olarak yaşama dair bir duruş sergilenirken artık bu yetmez hale geliyor, bunun yanına genç, işçi, Kürt, Alevi vs. kimliklerimiz ekleniyor ve kendimizi birden fazla duruşla bu hayattaki mücadele dinamiklerinin arasında buluyoruz. Bu karmaşık ve belirsiz süreçte haklarımızı talep ettiğimizde ise hem Türkiye’deki mücadele süreci ve atmosferi hem de içinde bulunduğumuz özgün kimliklerimizin belli sınırlılıkları ve sorunları gündemimize giriyor. Bu özgün kimliklerden birine sahip olan Aleviler ise uzun zamandır verdikleri varlık-yokluk mücadelesiyle hem tarihine hem inancına hem de kültürüne dair toplumsal-siyasal bir örgütlenme oluşturuyorlar. Bunun yanında uzun zamandır yarattıkları mevcut örgütlenme sürecinin yetmezliklerine dair bir dizi tartışma yürütüyorlar. Bu tartışmalar bir taraftan sistemin ve devletin Alevilere yönelik asimilasyon politikalarıyla ilgiliyken diğer taraftan Alevilerin mevcut örgütlenmedeki yol ve yöntemlerine dair yürütülüyor. Asimilasyon devam ediyor Türkiye’de diğer inançlara ve etnik kimliklere dair işletilen sürecin en önemli modeli asimilasyon. Özellikle de Alevilere yönelik asimilasyon, önceden inancı ortadan kaldırmaya yönelikken şimdi olanı kendine benzetme ya da kendi Alevisini yaratma şeklinde oluyor. Alevilerin mücadelesinde önemli bir gündem olan asimilasyonun, Alevi hareketinde yeterli düzeyde tartışılmadığına dair bir hava oluşmakta. Ağızlara pelesenk olmuş bu kavram, Alevilerin zorlanma noktalarında biri. Çünkü “Kim, niye ve nasıl asimile ediyor” sorularını sormaya başladığınızda sadece cevap vermeniz değil, buna karşı nasıl mücadele edeceğinizi de tartışmanız gerekir. Bu durumda ‘’Doğan Demir nasıl bir adammış, yola hizmet yerine yolu kendine hizmet etmiş” gibi bir tartışmanın içine girmezsiniz. “1995’te Cem Vakfı’nı kurduran ve İzzettin Doğan’ı burada konumlandıran zihniyet ile Doğan Demir’in Gelecek Partisi’nin kurucu heyetinde olmasını ilmek ilmek işleyen süreç neden ve nasıl oluştu” sorularını sormaya başlarsınız. İşte o zaman da sadece asimilasyon değil, ona karşı nasıl mücadele edeceğiz de demeye başlarsınız. Bu durumda sorunun muhatabı […]

Emperyalistler arası çatışmanın zemini

ABD’yle doğrudan ve resmi olarak savaşta olmayıp, ABD’nin askeri üslerine resmi olarak füze saldırısı uygulayan bir devleti kimse hatırlar mı? Evet, yarım yüzyıldan fazla süren bu çatışma hakikatten yeni bir zirveye ulaşmış oldu. Uzun zamandır süren bu çatışmadan dolayı solun bazı kesimleri tarafından İran “anti-emperyalist” olarak nitelendiriliyor. Bu çatışmaya yakından baktığımızda ise durumun farklı olduğunu anlıyoruz. İran’ın anti-emperyalizmi Çatışmanın uzun vadeli süreçlerine baktığımızda tarihte asıl olarak yaşanan ilk krizin; 1951’de başlayan ve 1953’te ABD ve Britanya istihbaratörgütleri tarafından dönemin Başbakanı Musaddık’a karşı düzenlenendarbe yoluyla sona erdirilen “Petrol Krizi” olduğunu görüyoruz. Çatışma mantığının asıl yapısı burada en safhaliyle ortaya çıkmıştı: Bu has anti-emperyalist bir çatışmaydı. Malum, bu krizin ana sebebi İran halkının ve siyasi iradesininpetrol sahalarını kamulaştırarak özellikle Britanya’nın emperyalist yaderkliğinden kurtulmak ve kendi kaderini belirlemek idi. Kapitalist sistemin geçtiği “ulusal bağımsızlık” mücadele çağında şekillenen bu toplumsal ve siyasi irade, emperyalist güçler tarafından baltalandığı için kendisini gerçekleştiremedi. Onun yerine yerleştirilen Şah Rejimi 1979’a kadar çok daha bağımlı bir kapitalist gelişme sürecinden geçecekti. Bu süreçte Şah’ın ABD ve Britanya, sonra da İsrail’in yardımıyla kurduğu devlet, doğrudan batı emperyalizminin global stratejisinin bir ögesi olacaktı. ABD’nin başını çektiği Batı emperyalist bloğun bölgedeki kolonu olacaktı ve oldu da;ama halk için yaderklik sürecekti. İslam “devrimi” 1979 İran devriminin temelinde de işte bu mantık yatıyordu. Fakat bu sefer popüler iradeyi temsil eden İslamcılık olacaktı; ki bu durum Ortadoğu’da istisnai olmaktansa zamanın genel siyasi eğilimini temsil ediyordu. Devrilen Şah rejiminin arkasında bıraktığı devlet yapıları “devrimciler” tarafından imha edilmedi. Bilindiği gibi aksine bu devlet gittikçe büyütüldü. Karşı devrim girişimlerine karşı kendini savunabilen İslam Cumhuriyeti, 2000’lere doğru gittikçe bizzat kendisi “yayılmacılık” olarak tanıtılan alt-emperyalist politikalar uygulamaya başladı. Özellikle ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri esnasında bu ülkelerde kurduğu ağlar ve yarattığı nüfuz oldukça arttı. Bakıldığında ironik olan, ABD’nin emperyalist stratejisinde 1950-80 arasında Şah için biçtiği alt-emperyalist rol, bugün İslam Cumhuriyeti tarafından […]

Rosa Luxemburg’un Saklı Doğası-Benan Kapucu

El yazmaları’nın Notu: 15 Ocak 1919’da karşı devrimci güçler tarafından Karl Liebknecht ile birlikte katledilen Rosa Luxemburg’un 101. ölüm yıldönümü vesilesiyle mini bir dosya içeriği hazırladık. Bu dosya içeriğinde Rosa Luxemburg’un devrimci teoriye yaptığı katkının yanı sıra, onun devrimci yaşantısı…

Şirketleşen sendikalar ve patronları

Sendikalar ilk olarak 19. yüzyılda işçilerin birleşik mücadele örgütleri olarak ortaya çıktılar. Bu ortaya çıkış sürecinde birlikte hareket etme, ortak çıkarları savunma, dayanışma ve kardeşlik temel sloganlar oldu. İşçilerin mücadele ederek sermaye sınıfına zorla kabul ettirdiği sendikalar bugün de işçilerin en önemli araçlarından birisi.  İşçileri sermaye sınıfının saldırılarından korumak, işçilerin haklarını genişletmek ve bu hakların anayasal güvence altına alınmasını sağlamak sendikaların temel işlevidir. Ancak sermaye her şeyin içini boşalttığı gibi sendikaların da içini boşaltarak kendi güdümüne sokmayı beceriyor. Buna çanak tutan sendikacılar da günden güne artıyor. Patron sendikacılığından sendika “patron”luğuna Son zamanlarda sendikacıların işbirlikçiliğin de ötesinde davranışlarını daha yakından görür olduk. Sendikacılar mücadeleleri ile değil maaşlarıyla ve lüks harcamalarıyla anılıyor. İşbirlikçi, gangster ve sarı sendikacılıkta ulaşılan seviye sendika patronluğuna vardı. Memur-Sen Konfederasyonu Başkanvekili ve Sağlık Sendikası Genel Başkanı Semih Durmuş 17 bin 340 lira olan maaşını 26 bin 94 liraya yükseltti. Ayrıca kendisine 800 bin liraya Audi A6 makam aracı da aldı.  Ayrıca 6 yönetim kurulu üyesine 230 bin liraya 6 adet Passat marka araç satın alındı. Hak-İş Genel Başkan Yardımcısı ve Özçelik-İş Sendikası Başkanı Yunus Değirmenci ise 1,8 milyon lira değerinde süper lüks makam aracı aldı. Maaşının ise adeta bir şirketin CEO’su gibi 30 ile 50 bin lira arasında olduğu belirtiliyor. Başka sendikalarda da durumun bundan farklı olmadığını biliyoruz. Patronlardan farksız, yüksek kazanç, lüks ve şatafat içinde yaşayan bir sendikacılar güruhu oluşmuş durumda. Patronlarla oturup kalktıkça ve kaynaştıkça işçiliklerini unutarak kendileri de patronlaştılar. Patronlar işyerlerinde işçileri sömürürken bu sendikacılar güruhu da sendikalarda işçilerin kanını emiyor. Devletin fideliğinde sendikacılık Bu durumun siyasal anlamı ise sermaye iktidarının devlet aygıtı üzerinden sendikalara müdahalesi ile anlaşılabilir. Bu müdahale özellikle devlet eliyle üye sayıları semirtilen, şişirilen HAK-İŞ, TÜRK-İŞ ile doğrudan yapılmakta. Üye sayısı demek aidat almak ve şirketlerde olduğu gibi kazanç demek. Bu durum sadece dışarıdan müdahale ile açıklanamaz. İşçi mücadelesinin ufkunun ekonomik temelde […]

CHP’nin refleksleri: Siyasi hata mı, karakter mi?

Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Osmanlı’dan devralınan despotik devlet geleneği, sermaye fraksiyonları ve devlet sınıflarının çatışmalı koalisyonu şeklinde biçimlenen bir iktidar oluşturdu.  Her ne kadar birbirlerine karşıymış gibi görünseler de AKP ve CHP bu iktidarın farklı fraksiyonlarını temsil ediyor ve aralarındaki gerilim, daha çok hangi fraksiyonun egemenlik kuracağı üzerinden ilerliyor.  Kuruluşundan beri, Osmanlıdan devralınan despotik devlet geleneğinin öz evladı olan CHP’nin siyasi reflekslerini, bu tarihsellikten ayrı düşünmemek gerekiyor. CHP tarihsel rolünü oynuyor Yakın zamanda CHP’nin savaşa olan desteği, bu tarihsel reflekslerin en net örneğiydi. CHP’nin savaş sürecindeki bu tutumunun, İstanbul seçimleriyle birlikte CHP’nin HDP seçmeninden aldığı desteği oldukça olumsuz etkilediği ve seçimlerde CHP’ye destek vermiş halk güçlerinin güvenini sarstığı bir gerçek. Ayrıca savaş, siyasi dengelerin AKP lehine değişmesi demek. Tüm bunlara rağmen, söz konusu olan sermaye fraksiyonlarının çıkarı olunca CHP’nin savaşa kolayca uyum sağlayabildiğini görüyoruz. Ayrıca CHP’nin AKP’ye muhalefetinin, söz konusu despotik devlet geleneğinin hücrelerine kadar sinmiş Kürt düşmanlığı olunca, savaş destekçiliğine nasıl da kolayca dönüşüverdiği hepimizin malumu. Ancak, söz konusu, iktidarda hangi sermaye fraksiyonunun sözünün geçeceği olunca, iç politikada işler kızışıyor. Özellikle İstanbul yenilgisiyle aldığı darbeyi unutmayan iktidar, kendi zeminini sağlamlaştırmak için yoğun bir asabiyet içerisinde. Buna bir de İmamoğlu’nun 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olma ihtimalinin eklenmesi ipleri iyice geriyor. İktidar, İstanbul’da inisiyatifi İmamoğlu’na kaptırmak istemiyor. İstanbul Belediye Meclisi’nin çoğunluğunu elinde bulunduran ve KHK çıkarma yetkisi ile iktidarın tüm olanaklarına sahip olan Erdoğan, bu gücünü İstanbul’un yönetimini fiili olarak İmamoğlu’ndan geri almak için kullanıyor. Bu durum, özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin milyon dolarlık ihaleleri söz konusu olduğunda oldukça sertleşiyor. CHP’yi etkisizleştirme hamleleri Sermaye ise, bir yandan kendi çıkarına uygun olan savaşı desteklerken, öte yandan kendi politikalarıyla daha uyumlu bir iktidar arayışı içinde görünüyor. AKP’nin aşırılıklarından arındırılmış, sermaye çıkarlarına birebir uyumlu yeni bir başkanlık sistemi öngören sermaye, şimdilik bunu içinde CHP’nin olduğu bir restorasyon süreciyle götürme alternatifini masada tutuyor. Güç kaybettikçe CHP’nin sermaye […]