Türkiye’de son günlerde Siverek ve Kahramanmaraş’ta okullara yönelen saldırılar, tek başına ele alındığında anlamı eksik kuruluyor. Ortada bir sapma yok; uzun süredir biriken, katman katman örülen bir yapının görünür hale gelmesi var. İnşa edilmeye çalışılan şiddet toplumunun somut bir örneği söz konusu.
Bir yanda kutsallığı sürekli yeniden üretilen “aile”, giderek çözülmüş, zamanla bağı incelmiş bir ilişki ağına dönüştü. Emek gücünü kiralamak zorunda bırakılan ebeveynler için gün, çocuğa ayrılan bir zaman dilimi olmaktan çıkıp hayatta kalmanın dar koridorlarına sıkışıyor, sıkıştırılıyor. Vardiyalar uzuyor, eve dönüş saatleri gecikiyor, aynı evin içinde karşılaşmalar kısalıyor. Bu sıkışma bazen zorunluluktan, bazen de zamanla yerleşmiş bir kopuştan besleniyor. Çocukla kurulan bağ zayıfladıkça, okul bu boşluğun yerini dolduracak bir alan gibi kurgulanıyor.
Böylece okul, bilgiyi üreten ve çoğaltan bir yer olmaktan çok, çocukların gün içinde tutulduğu bir mekâna dönüşüyor. Oysa aynı okul, bir zamanlar çocukların birbirine bakmayı, birlikte oyun kurmayı, sınır çizmeyi ve o sınırla karşılaşmayı öğrendiği bir alandı. Teneffüslerde kurulan küçük ittifaklar, paylaşılan bir sandviç, bir oyunun içinde çıkan anlaşmazlık ve onunla baş etme çabası… Bunların her biri, sosyal hayatın ilk denemeleriydi. Bugün bu alan daralıyor. Teneffüsler kısalıyor, oyun yerini ekrana bırakıyor, kurslar günün geri kalanını yutuyor. Yan yana duran çocuklar, giderek daha az temas ediyor. “Eğitim” geri çekildikçe, yalnızca akademik bağlamda değil, birlikte yaşama pratiğindeki boşluk da büyüyor. Bu boşluk ise kendiliğinden dolmuyor; çoğu zaman gerilimle, kopuşla, kimi zaman da şiddetle dolduruluyor.
Bu Yükün En Ağır Kısmı Öğretmenin Omzuna Bırakılıyor
Öğretmen yalnızca ders anlatan biri değil artık. Aynı anda bakım veren, duygusal boşlukları doldurmaya çalışan, sınıfta bir arada tutulamayan dikkatleri toparlayan, iki öğrenci arasındaki gerilimi fark edip büyümeden söndürmeye çalışan, bazen bir çocuğun evden getirdiği yükü sessizce taşıyan bir figür. Üstelik tüm bunları, değersizleştirilen bir mesleğin, daralan ekonomik koşulların ve güvencesizliğin içinde sürdürüyor. Verdiği emek çoğu zaman görünmez; üstlendiği sorumluluk ise giderek sınırsızlaşıyor.
Bu sınır kaybı, okulun içindeki ilişkileri de dönüştürüyor. Çocuk okula yabancılaşıyor, öğrenci öğretmene mesafe koyuyor, kimi zaman bu mesafe açık bir düşmanlığa kadar ilerliyor. Bir bakış, bir söz, küçük bir uyarı hızla büyüyebiliyor. Okul, güvenli bir alan olma niteliğini yitirirken, ortaya çıkan şiddet yalnızca “güvenlik” başlığıyla açıklanamayacak kadar derin bir yerden besleniyor.
Yaşanan her olayın ardından, sorumluluk hızla bireysel hikâyelere dağıtılıyor. “Anlık öfke”, “kişisel sorunlar”, “talihsiz bir durum” gibi ifadeler dolaşıma giriyor. Oysa bu tekrar eden dil, daha büyük bir yapının görünmesini engelleyen bir perde işlevi görüyor. “Siyaset yapmayın” çağrıları da tam burada anlam kazanıyor; konuşuldukça açığa çıkacak olan, yalnızca tekil olaylar değil, bu olayları mümkün kılan düzenin kendisi.
Toplumun farklı kesimlerinde dolaşan hazır gerekçeler, bu yüzleşmeyi erteliyor. Sorumluluk dağılırken, yaşananlar sıradanlaşıyor. İnsan acısı gündelikleşiyor ve insanca yaşam fikri geri plana itiliyor.
Yine de bütün bu tablo, tamamen kapanmış bir hikâyeye işaret etmiyor. Aksine, tam da bu gerilimlerin içinde biriken deneyim, ortak bir sezgi yaratıyor. Özellikle öğretmenler ve diğer emekçiler açısından, taşınan bu yükün yalnızca bireysel olmadığı giderek daha görünür hale geliyor. Farklı okullarda, farklı şehirlerde, birbirini hiç tanımayan insanlar benzer cümleleri kuruyor, benzer yorgunlukları tarif ediyor. Bu tekrar, tesadüfi bir benzerlikten çok daha fazlasını işaret ediyor.
Bu görünürlük çoğu zaman yüksek sesle dile gelmese de, bir aradalığın ince hatlarını örüyor. Bir öğretmenin başka bir öğretmenin deneyiminde kendini bulması, bir velinin yaşadığı çıkmazın başka bir evde de tekrar ettiğini fark etmesi… Bunlar henüz adı konulmamış ama birbirine değen hatlar. Sessiz, dağınık ama inatçı bir birikim.
Belki de meselenin en açık ama en az adı konulan tarafı burada duruyor: Yaşananlar bir “bozulma” değil; emeğin nasıl örgütlendiği, ailenin nasıl anlamlandırıldığı ve okulun hangi işlevlerle yeniden kurulduğuyla ilgili bir toplumsal inşanın sonucu. Ebeveynin zamanının daraldığı, bakımın parçalandığı, okulun bu boşluğu üstlenmek zorunda kaldığı bir düzen bu. Bir yerde eksilenin başka bir yerde yük olarak birikmesiyle ilerliyor. Ve bu birikim, en çok da görünmeyen emeklerin üzerinde yoğunlaşıyor.
Bu yüzden ortaya çıkan şiddet, yalnızca bireylerin taşıdığı bir gerilim değil; yer değiştiren yüklerin, kurulamayan bağların ve ertelenmiş karşılaşmaların bir yansıması. Ve artık bu yansıma, saklanamayacak kadar görünür.
Görünen şeyin adı konuldukça, o görünürlüğün kendisi yeni çatlaklar yaratıyor. O çatlaklar ise, bugünün ağırlığını taşıyanların yarın başka bir ihtimali birlikte düşünebilmesine alan açıyor. Henüz tam cümleye dönüşmemiş olsa da, o ihtimal şimdiden bazı yerlerde fısıltı halinde dolaşıyor.


