Mücadelenin Haritasını Pinlemek

Geçtiğimiz günlerde ANAMED Kütüphanesi, Gülhan Balsoy hocayla “Osmanlı’da Avare Kadınlar: 19. Yüzyıl Aile Krizi ve Kadın Yoksulluğu” başlıklı çevrim içi güzel bir söyleşi yaptı. Söyleşi bir nevi hocanın doktora tez çalışmasını konu ediniyor[1]. Çalışmanın tamamını değilse de bir bölümünü konuşabildik elbet. Bu yazıyı da söyleşide tuttuğum notlardan ve bende bıraktığı izleri, düşündürdüklerini takip ederek yazdım.

Söyleşinin temel sorusu şuydu: “Kendisine bakan bir erkek yoksa kadınlar nasıl ayakta kalır?” Söyleşide bu soru doğal olarak 19. yüzyıl koşulları içerisinde, özellikle de 1840-1890 arasına odaklanarak ele alındı. O zaman dönemin koşullarına bi’ göz atalım. 

Bu dönemi Osmanlı İmparatorluğu için çoklu kriz dönemi olarak tarif edebiliriz. Savaşlar, kıtlık, toprak kayıpları ve göçler bu dönemin en önemli belirleyeni. Özellikle 1878-1879 yıllarındaki 93 Harbi’nden sonra Kafkaslar’daki büyük toprak kayıplarıyla beraber devasa bir göç dalgası Anadolu’ya geliyor. Bu krizler ortamında, aile kurumunun ciddi bir hasar aldığını görüyoruz. Toplumsal yardımlaşma, dayanışma ve cemaatleşme ortamları gücünü yitirmiş; devlet yardımı, sosyal yardım gibi bir anlayış ve Osmanlı’da yeni iş olanakları henüz ortaya çıkmamış bu dönemde. 

Böyle herkesin kendi can derdine düştüğü, hayatta kalma mücadelesinin sertleştiği bir dönemde erkeklerin ailelerini terk ettiğini görüyoruz. İşte erkeklerin ailelerini terk etmesi bizi başta sorduğumuz soruya götürüyor. Başında bir erkek olmayan bu kadınlar ne yapıyordu? Elbette kolayca tahmin edebileceğimiz gibi başında erkek olmayan bu kadınlar sokaklarda yaşamaya başlıyor. Tabii bu durum, toplum tarafından öyle hızlıca kabul edilebilir bir şey değil. Yani bu durum, insani bir kriz yaratmasının yanı sıra ahlaki olarak toplumda kabul görmüyor. Daha doğrusu kadınların sokaklara düşmesi, genel ahlak için oldukça büyük bir tehlike! Genel ahlak için büyük tehlike deyince zaten hemen bu kadınlar evli erkekleri baştan çıkarabilir, zina yapabilir, başkasının kocasına göz koyabilir vb. şeylerin düşünüldüğü, bu söylentilerin ve korkuların dolaştığını hemen anlayabiliriz. 

Tabii bu söylentilerin peşine takılınca kadınların sokakta yaşamaktan memnun olduklarını düşünmeye başlayabiliriz. Belki bazıları da memnundur bunu bilmiyoruz, fakat Osmanlı arşivinde kimsesiz çocukların, yaşlıların, azad edilmiş siyah kölelerin, cariyelerin ve fahişelerin yazdığı yüzlerce arzuhâl var. Bunlara göre sokaklarda yaşayan kadınlar, Haseki Nisa Hastanesi ve Kırmızı Kışla gibi yerlerde kalabilmek için başvurular yapmışlar. Haseki Nisa; eskiden hastane olarak çalışan ama zaman içerisinde doktorların kalmadığı, hastane işlevini yitirdiği fakat yapı olarak insanların gelip kalmasını sağlayan bir tür sığınma evine dönüşmüş. Kayıtlarda burası tımarhane, tevkifhane, bimarhane, hastane olarak anılıyor. 

Erkekler Neden Kayboluyor ve İskân Politikası

Kadınların sokağa düşmesine sebep olan temel sebepler, göç ve savaşlar fakat Osmanlı iskân politikası da kadınların sokağa düşmesinin önemli bir diğer nedeni. Savaş nedeniyle göç edenlere yerleşmeleri ve yaşamaları için toprak veriliyor fakat bu toprak sadece erkeklere veriliyor. Erkeğin evi terk etmesiyle beraber de toprak geri alınıyor. 

Ekonomik çöküşle beraber ailesine bakamayan erkekler, mehir[2] gibi İslam hukukunun eşine vermesini emrettiği yükümlülükleri yerine getirmemek için kayıplara karışıyor. 

Evi terk eden, karısını da boşamayan bu erkekler yüzünden kadınlar başka bir erkekle evlenemiyor ve yeni bir hayat da kuramıyor. Kadın, eşinin kaybolması üzerine boşanabilmek için başvurduğunda, Hanefi hukukuna göre erkeğin 90-120 yıldır kayıp olması gerekiyor. Yani hukuk, pratik olarak kadının boşanmasına izin vermiyor. İlginçtir ki daha katı kurallarıyla bilinen Şafi hukukuna göre ise erkeğin 3 yıl kayıp olması yeterli görülüyor. Kadınların arzuhâllerinde bu farklı uygulamaya dair mağduriyetlerini de okuyabiliyoruz. Elbette Şafi bir kadı bulmak o kadar da kolay değil. Evlenmenin kadınlar için toplumsal ve sistemsel karşılığını hatırlamakta da fayda var. Eğer üst sınıftan değilseniz kadınların varlığı ancak bir erkeğe tâbi olunca kabul görüyor.

Başında erkek olmayınca kadınlar ne yapar gibi oldukça çok katmanlı bir soruyu bu söyleşide enine boyuna tartışmadık. Ancak cevabımızı verdik aklımızdan; ne yapacaklar yaşamaya, yaşam mücadelesi vermeye devam ediyorlar dedik. Bu tablonun kadınlar ve çocuklar açısından yarattığı sonuçları tahmin etmek güç değil. Açlık ve yoksulluk, çaresizlik ve kimsesizliğin insanlara neler getireceğini hepimiz biliriz. Bu kısmı uzun uzun açmayacağım. Fakat söyleşiden bize kalan, altını kazımamız gereken şeylerden biri de bu dönemde bebeklerini öldüren anneler. Bu konuya dair Gülhan hocanın tavsiye ettiği Nazan Maksudyan’ın Orphans and Destitute Children in the Late Ottoman Empire[3] (Geç Osmanlı İmparatorluğu’nda Yetimler ve Muhtaç Çocuklar) ben de hem kendime hem de ilgilisine burada önereyim.

Arşivde Kadınları Aramak, İğneyle Kuyu Kazmak

📷 Cakewalk, Jeanette May

Buradan itibaren yazıyı, söyleşinin bende bıraktığı düşünceler ve izler rotasından ilerleteceğim. 

Arşivlerde, kütüphanelerde “dağınık” halde duran, ister kendi yazsın ister başkası, kadınlar hakkındaki bilgileri belirli bir metodolojiyle derleyip toparlayıp gün ışığına çıkarmak ve dahası bu belgelerin birtakım sentezlerini yapmak geçmişe, tarihe kimin gözünden baktığımızı da belli ediyor. MEB tedrisatından öğrendiğimiz şekilde bu dönemi incelemekle yetinseydik 93 Harbi Osmanlı’da nasıl da büyük toprak kaybına sebep olmuş derdik. Oysa biz burada, kadınların tarihin kısacık sayılabilecek bir aralıktaki yaşam savaşına ve devletlerin kadın politikalarına zoomluyoruz. Hiç tanımadığımız kadınlar, hiç tanımadıkları hatta şu anda yaşamayan kadınların neler yaşadığına, neler yaptığına bakıyor. Aile denen kurumun tutkalının nasıl da ekonomiden ibaret olduğunu; kadınları “sokaklara düşüren” sonra da genel ahlakı bozuyorlar damgası yapıştıran devlet politikalarını faş ediyor. 

Bu düşünüş elbette, öyle bir bakışta gerçekleşmiyor. 1970’lerden bu yana feminist metodoloji sayesinde kadın temsiliyetini çeşitlendiren; yani farklı sınıftan, yaştan, medeni durumdan, ırktan, etnisiteden vb. kadınlardan toplanan bilgiler sayesinde kadınlarla ilgili “gerçek” bilgilere ulaşmaya başladık. Bunun ortaya çıkışını ise işçi sınıfından kadınların okuyabilmesi, üniversitelere girmesi, yani bilgi üretebilmesine borçluyuz. Yani okumak, bilgiyi üretmek ve bu bilgiyi yaymak kadın özgürlük mücadelesinin başat bir kalesi haline geldi. 

Söyleşiden bizde kalan bir diğer şey de binbir zahmetle, büyük mücadelelerle ulaştığımız kendi bilgimizi üretmenin yanında, bu bilgiyi tutma, muhafaza etme zorunluluğu. Çünkü biz tarihten önemli bir ders çıkardık: Resmi tarih anlatılarında bizler yokuz. Yani resmi tarih anlatılarına hiçbir zaman güvenemeyiz, dolayısıyla hem bilgiyi üretmek hem de onu muhafaza etmekten sorumluyuz. Bunun bize ve mücadelemize katkıları çok. Bunu biraz açayım. Başta bizlere yeni bir pedagojinin olanaklarını işaret ediyor; hantallaşan, artık ağırlığı altında ezilen dilin sınırlarını keşfettiriyor; bizleri gönüllüsü olduğumuz bir disiplin altında çalışmaya zorluyor; hızından şikayet ettiğimiz ama bir yandan temposuna ayak uydurduğumuz bugünün zamanını frenliyor; neyi nasıl yaptık diye durup bir düşündürüyor; yüzümüzü fenomenleşme tuzağından anonimleşmeye döndürüyor. Bunlar kolay şeyler olmadığı gibi bir kere yapılınca da bitmiyor. Ama işte bir ufkumuz varsa ve bu ufuk için de bir yol haritası lazımsa bu haritada bazı şeyleri pinlemek de yine bize düşüyor.


[1] Gülhan Balsoy, Osmanlı’da Avare Kadınlar 19. Yüzyıl Aile Krizi ve Kadın Yoksulluğu, Fol Kitap, 2025

[2] Mehir İslâm hukukunda erkeğin evlenirken kadına verdiği veya vermeyi taahhüt ettiği para, mal veya menfaat hediyesidir.

[3] Nazan Maksudyan, Orphans and Destitute Children in the Late Ottoman Empire, Syracuse University Press, 2014.