Bir enkazın içinden bakınca tarih, takvimle değil hafızayla ölçülür. Antakya’da bir gün, diğer günlerin aynısı gibi başlamaz. Zaman burada düz ilerlemez; geriye kıvrılır, takılır, aynı noktaya döner. “Üç yıl geçti” deniyor; oysa şehirde bazı şeyler hiç yerinden kıpırdamadı. Binaların çöktüğü günün soğuğu, sirenlerin yankısı, televizyonların dili tutulmuş suskunluğu hâlâ havada asılı. Deprem yalnızca duvarları değil, hafızayı da kırdı. Kırılan şeylerin sesi ise enkaz kaldırıldıktan çok sonra duyulur.
Bugün Türkiye’nin başka şehirlerinde hayat akıyor: trafik sıkışıyor, insanlar işe gidiyor, marketlerde, AVM’lerde alışveriş yapabiliyorlar. Eğlence merkezleri dolup taşıyor. Antakya’da ise elektrik gidiyor; jeneratörler öksürüyor. Yollar karanlıkta çukurdan çukura bağlanıyor. Üç yıldır süren kesintiler artık teknik bir arızadan ibaret değil; bütün bir kentin varlığını görünmeyen bir perdenin arkasına iten bir sessizleştirme biçimine dönüştü. Antakya halkı hâlâ depremle değil, depremden sonra gelenlerle mücadele ediyor.
En acısı şu ki, devletin diliyle ekranlara taşınan “yükselen yıldız Hatay”, güncel siyasi gösterilerin parlak fonu olarak kurgulanırken aynı şehirde insanlar hâlâ karanlıkta yemek yapıyor; yolların yokluğu yüzünden hastaneye geç varıyor; çocuklar ders çalışırken ışık sönüyor. Gerçek ile vitrin arasındaki uçurum yalnızca bir yalanı değil, onuru zedeleyen bir hafıza kaybını da yaratıyor. “Üç yıl geçti” cümlesinin burada bir karşılığı yok; bu topraklarda zaman şehir inşa planlarıyla değil, adalet talebiyle ölçülüyor.
Bu talebin içinden yükselen bir cümle var: Adalet, hafızanın diğer adıdır. Bu felaketin yalnızca doğa kaynaklı değil, insan eliyle büyütülmüş bir sonuç olduğunu herkes biliyor. Yıkılan binalardan beton örnekleri değil; ihmal, açgözlülük, denetimsizlik aktı. Ölüm bir anda gelmedi, yıllarca birikti. Rantın gölgesinde büyüyen bu ‘’kader’’e sonra felaket dendi, doğal sayıldı.
Ve bir gün, adliye önlerinde duran aileler konuşmaya başladı. Ellerinde fotoğraflar, dillerinde tek bir isim: adalet. Ne bağırdılar ne slogan attılar; varlıkları zaten yeterince gürültülüydü. Onların arayışı, kaybettiklerinin ağırlığı kadar berraktı. Bu ülkede bir süre için “deprem suçlarının affı”nın mümkün olabileceği konuşuldu. Böyle bir ihtimal bile yalnızca hukuku değil, güveni yerinden oynattı. Affın kapısı kapandı belki ama o kapının bir an bile aralanmış olması, adalet duygusunu çoktan yaraladı. Çünkü mesele sadece cezalar değil; hafızanın nasıl tutulacağıydı. Bazıları unutmayı ister, bazıları unutturmayı. Deprem bölgesi ise hatırlamanın bedeliyle yaşar.
Hatırlamanın ilk günlerinde dayanışma vardı. Birbirini tanımayan insanlar birbirinin kolu oldu; mahalle aralarında çay dağıtanlar, çadır kuranlar, çocuklarla oyun oynayanlar… Devlet yoktu belki ama halk vardı. O dayanışmanın sıcaklığı hiçbir yasayla, hiçbir paketle ikame edilemezdi. Fakat üç yıl sonra dayanışmanın duygusunun yerini artık kurumsal bir sorumluluğun alması gerekirdi. Bir çadırla başlayan dayanışma, bir şehir planıyla sürdürülebilir olabilirdi. İnsanlar bunu bekledi. Şehirler bunu hak etti.
Ama Antakya hâlâ yarımlık bir şehir. Hâlâ yolları eksik, hâlâ elektrikle kavgalı, bazı bölgelerde su kokuyor. Çocuklar taşınma telaşında; insanlar “ev” denen şeyi hâlâ geçici metrekarelerle tarif ediyor. Dayanışma bir başlangıçtı; yeniden kurmak ise başka bir şey. Bu halk ikincisini de hak ediyor.
Mekânın kaybı yalnızca fiziksel bir yıkım değildir; kimliğin eksilmesidir. Antakya, Defne, Samandağ, Kırıkhan… Bu yerler yalnızca coğrafya değildir: kokusu vardır, sesi vardır, rengi vardır. Uzun Çarşı’da baharatların keskin kokusu; Harbiye’nin su sesi; Samandağ’ın rüzgârı; Defne’de narenciyenin parlaklığı… Bugün o kokuların yerini betonun tozu aldı. Baharatlar değil molozlar taşınıyor; çarşı yerine şantiye sesleri yükseliyor. Bu yalnızca ekonomik bir dönüşüm değil; kültürel bir kayıptır. Mekânı yıkmak bir şehri öldürmez; mekânın hafızasını geri vermemek ise öldürür.
Ve tam bu hafızanın içinden bakınca bir başka gerçek daha beliriyor: Sınırın ötesinde, birkaç tepenin ardında, aynı gökyüzünü paylaşan başka bir acı yaşanıyor. Suriye’de Alevilerin hedef alındığı, katliamın kaydedilip dolaşıma sokulduğu görüntüler düşüyor ekranlara. O an Antakya’nın karanlık sokaklarıyla o videolardaki karanlık birbirine karışıyor; bir şehir enkazla boğuşurken, yanı başında başka bir yıkımın ağırlığı hissediliyor. Deprem insanı kırılgan bırakmışken, mezhebin coğrafyası da kırılganlaşıyor. Haritaların çizdiği sınırlar hayatı bölüyor belki ama acıyı bölemiyor. Sınırın ötesinden gelen her uğultu, bu topraklarda unutulmaya çalışılan bir hafızanın kapısını aralıyor: Yalnızca binalar yıkılmadı; yalnızca yollar bozulmadı; güven duygusu da aşındı. Antakya’da bir konteynerde o videoları izleyen biri için bugün tarih, takvimle değil, coğrafyayla ve aidiyetle ölçülüyor.
Bu yüzden afetin üçüncü yılında bölgede en çok duyulan cümle şu:
“Biz bu ülkenin vatandaşı mıyız?”
Bu soru isyan değil; aidiyetin yeniden talep edilmesidir.
“Biz de vergi veriyoruz.”
“Bizim çocuklarımız da burada doğdu.”
“Biz niye hâlâ konteynerdeyiz?”
Bu sorular aslında ülkeye tutulmuş bir aynadır.
Son söz değil, bir başlangıç olarak şunu söylemek gerekir:
Bir gün bu şehir yeniden kurulacak. Betonla değil, adaletle. İmar planlarıyla değil, yüzleşmekle. Siyasi ziyaretlerin parlatılmış cümleleriyle değil, halkın gerçek hayatıyla. O gün geldiğinde Antakya yalnızca bir felaketin değil; bir mücadele biçiminin de adı olacak. Çünkü umut romantik bir teselli değildir. Umuda gerçeklik eşlik ettiğinde bir şehri ayağa kaldırır. Ve bu şehir hâlâ ayakta kalmak istiyor.
Üç yıl sonra hâlâ yıkıntıların içindeyiz belki. Ama yıkıntılar aynı zamanda bir çağrıdır:
Hafızayı koru.
Hesabı sor.
Şehri sahiplen.
Ve belki de en önemlisi: birbirini bırakma.
Fotoğraf: Vecih Cüzdan

