Dünya

Rusya – Ukrayna Savaşında Müzakereler Dönemi

Savaşın başlangıcından beri bu savaşın emperyalist karakterini ve bloklar arası mücadeleyi vurguladım. 2022 yılında Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik başlattığı saldırı, yalnızca iki devlet arasındaki bir savaş değil, aynı zamanda emperyalist bloklar arası güç mücadelesinin bir dışavurumudur. Bu çatışma süresince barış sağlama…

Mutlak Hegemonya Yoktur

Mutlak hegemonya yoktur, tarihin hiçbir zamanında herhangi bir öznenin mutlak hegemonyasından bahsedemeyiz. Sonsuza kadar süren hegemonya da yoktur. Devletler düzeyinde ise hegemonya, karmaşık etkenlerle ve bu etkenlerin birbiriyle olan ilişkileriyle el değiştirir/elde tutulur Dahası hegemonyayı sürdürmek gitgide pahalılaşan/ağırlaşan bir uğraşı…

SDG-HTŞ  Mutabakatı Bağlamında Kürt Sorunu

Öcalan’ın 27 Şubat barış metninin, “Demokratik Toplum” çağrı metninin Kürt sorununda yeni bir dönemini açtığı kuşku götürmez. Sorunun çözümü konusunda Türkiye cephesinde pek bir adım atılmasa da KÖH yetkilileri çözüm için Öcalan’ın yönelimini desteklediklerini açıkladılar. Açıklama Türkiye’deki Kürt illerini kapsayan…

Proletaryanın Tarihe Müdahalesi: TERS DALGA

Kitapta 20. yüzyılın son çeyreğinde çeşitli ülkelerde ortaya çıkan ve 2000’li yılların başlarında da varlığını sürdüren proletaryanın tarihsel deneyimleri ve pratikleri incelendi.  TERS DALGA’da  Arjantin, Brezilya, Güney Kore, Güney Afrika, Hindistan ve Filipinler’de yaşanan muazzam örgütlenme ve direniş pratikleri değerlendirildi.…

Hasta Dünyanın İlacı

Tarihte geçmiş ve geleceğin tek bir anda kristalize olduğu dönemler vardır. Böyle anlarda, toplumsal gerçekliği yaratan neden sonuç döngüsü, emek sermaye çelişkisi ve yarını kuracak öznelerin kimliği berraklaşır. Normal olmayan normal sona erer, küçük hayatlarımızın duvarlarında pencereler açılır ve oradan…

Emperyalistler arası çatışmanın zemini

ABD’yle doğrudan ve resmi olarak savaşta olmayıp, ABD’nin askeri üslerine resmi olarak füze saldırısı uygulayan bir devleti kimse hatırlar mı? Evet, yarım yüzyıldan fazla süren bu çatışma hakikatten yeni bir zirveye ulaşmış oldu. Uzun zamandır süren bu çatışmadan dolayı solun bazı kesimleri tarafından İran “anti-emperyalist” olarak nitelendiriliyor. Bu çatışmaya yakından baktığımızda ise durumun farklı olduğunu anlıyoruz. İran’ın anti-emperyalizmi Çatışmanın uzun vadeli süreçlerine baktığımızda tarihte asıl olarak yaşanan ilk krizin; 1951’de başlayan ve 1953’te ABD ve Britanya istihbaratörgütleri tarafından dönemin Başbakanı Musaddık’a karşı düzenlenendarbe yoluyla sona erdirilen “Petrol Krizi” olduğunu görüyoruz. Çatışma mantığının asıl yapısı burada en safhaliyle ortaya çıkmıştı: Bu has anti-emperyalist bir çatışmaydı. Malum, bu krizin ana sebebi İran halkının ve siyasi iradesininpetrol sahalarını kamulaştırarak özellikle Britanya’nın emperyalist yaderkliğinden kurtulmak ve kendi kaderini belirlemek idi. Kapitalist sistemin geçtiği “ulusal bağımsızlık” mücadele çağında şekillenen bu toplumsal ve siyasi irade, emperyalist güçler tarafından baltalandığı için kendisini gerçekleştiremedi. Onun yerine yerleştirilen Şah Rejimi 1979’a kadar çok daha bağımlı bir kapitalist gelişme sürecinden geçecekti. Bu süreçte Şah’ın ABD ve Britanya, sonra da İsrail’in yardımıyla kurduğu devlet, doğrudan batı emperyalizminin global stratejisinin bir ögesi olacaktı. ABD’nin başını çektiği Batı emperyalist bloğun bölgedeki kolonu olacaktı ve oldu da;ama halk için yaderklik sürecekti. İslam “devrimi” 1979 İran devriminin temelinde de işte bu mantık yatıyordu. Fakat bu sefer popüler iradeyi temsil eden İslamcılık olacaktı; ki bu durum Ortadoğu’da istisnai olmaktansa zamanın genel siyasi eğilimini temsil ediyordu. Devrilen Şah rejiminin arkasında bıraktığı devlet yapıları “devrimciler” tarafından imha edilmedi. Bilindiği gibi aksine bu devlet gittikçe büyütüldü. Karşı devrim girişimlerine karşı kendini savunabilen İslam Cumhuriyeti, 2000’lere doğru gittikçe bizzat kendisi “yayılmacılık” olarak tanıtılan alt-emperyalist politikalar uygulamaya başladı. Özellikle ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri esnasında bu ülkelerde kurduğu ağlar ve yarattığı nüfuz oldukça arttı. Bakıldığında ironik olan, ABD’nin emperyalist stratejisinde 1950-80 arasında Şah için biçtiği alt-emperyalist rol, bugün İslam Cumhuriyeti tarafından […]

İdlib’de olmak tercih değil “zorunluluk”

Suriye’deki savaşın sonuna doğru gelinirken Türkiye’nin neo-Osmanlıcı hayallerinin son külleri de atmosferin engin genişliğinde kaybolmak üzere. Fakat iktidar bu hayallerinden uyanıp gerçeklerin dünyasına dönmemekte ısrarcı. Elindeki “kozlara” sıkı sıkı sarılarak tekrardan parlamayı murat ediyor. Kapıdaki “tehlike” İktidarın elindeki en önemli “kozlardan” birisi İdlib’deki durum. Büyük kısmı El-Kaide’nin Suriye kolu Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) kontrolü altında olan İdlib bölgesi, Türkiye’nin gözlem noktalarının kuşatmasında. Fakat diğer yandan bu kuşatma özellikle cihatçı gruplar için kalkan niteliği de taşımakta. Nitekim geçtiğimiz ay Suriye ordusunun Han Şeyhun’a kadar ilerlemesinden Türkiye’yi sorumlu tutan bu gruplar sınıra yürümüş ve Reyhanlı’yı “almakla” tehdit ederek “kalkanlık” durumunu “sorgulamışlardı.” Bu “sorgulama” Türkiye’ye duyulan güveni göstermenin yanı sıra prangalarına da işaret ediyor. Esad’ı devirme ve Şam’daki Emevî Camii’nde namaz kılma hayalleriyle çıkılan yolda elde kalan son “koz” bu cihatçı gruplar. Ki bu gruplar HTŞ’ye karşı varlık bile gösterememiş, kendilerini tamamen Türkiye’ye teslim etmişlerdi. Dolayısıyla Türkiye bu grupları “korurken” ister istemez HTŞ’yi de kolları altına almış oldu. Yani İdlib’in bu gruplardan temizlenmesi demek, bunlardan arta kalanların Türkiye’yi bir cihatçı yuvası haline getirmesi demek. Ve bu durum gerçekleştiği taktirde zaten kırılgan olan Türkiye siyasal ortamının kaotik bir hal alması işten bile olmayacaktır. “Tehlike” kapımızda ve kapımızı daha sık çalmaya başlıyor. Sahada bulunma tutkusu Ankara’nın gözlem noktalarına, ki Morek’tekinin kuşatma altında kalmasını göze aldı, sıkı sıkıya bağlanmasının nedeni de “sahada bulunma” tutkusu. “Sahada olmayan masada da olamaz” düsturuyla davranan iktidar, ne pahasına olursa olsun sahada kalmaya devam ediyor/edecek. Sahada kalıp elde edilmek istenen sonuçlar öncelikle Fırat’ın doğusunun “temizlenmesi” ve böylece Türkiye’deki mültecilerin buraya “gönderilmesi”. Bu başarıldığı taktirde tekrardan Esad’ı devirme ve neo-Osmanlıcılığı diriltme hedefi güdülüyor. Bu nedenle Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı operasyonları ile İdlib’deki gözlem noktalarının arka planında bu hedefleri gerçekleştirme arzusu yatmakta. Bu hedeflerin bir diğer ayağı ise inşaat tutkusu yani “ekonomi”. Astana Platformu’nun son Ankara zirvesinde de açıkça söylendiği gibi […]

Feminizm Yüzünü Sınıfa Dönüyor

2016’dan bu yana Arjantin’den İspanya’ya, Almanya’dan İsviçre’ye, İran’dan Türkiye’ye, Güney Kore’ye, Şili’ye ve esasen dünyanın dört bir yanına yayılan kadın direnişleri bu yıl da kendini devam ettiriyor. İspanya, Almanya ve Arjantin’de 8 Mart’ta eş zamanlı Kadın Grevlerinin örgütlenmesi, İsviçre’de geçen…

Aykırı Bir Grafik Tasarım Kolektifi: Wild Plakken

Wild Plakken, 1977’de Amsterdam’da Gerrit Rietval Akademisi öğrecileri Lies Ros, Rob Schröder ve Frank Beekers tarafından kurulmuş bir grafik tasarım kolektifi. “Wild Plakken”in Flemenkçe’den doğrudan çevirisi için “çılgın yapıştırma”(wild pasting) tercih edilebilir; aynı zamanda “izinsiz afişleme”(unauthorized bill-posting) gibi çevirileri de…

Kendini Yenmek En Büyük Zaferdir*

Savaş ateşinin yanmaya devam ettiği Ortadoğu coğrafyasında, ateşi harlamak için “aktörlerin” hamleleri sıklaşıyor. Başta ABD ve İsrail olmak üzere küresel ve bölgesel güçler pozisyonlarını korumakla birlikte yeni mevziler kazanmak için “temaslarda” bulunmaktalar. Fakat diğer yandan da Sudan’dan Cezayir’e coğrafyanın dört…

Hürlüğe Övgü*

Yaklaşık 40 yıldan sonra bir Rus uçağının İsrail’in “etkisiyle” düşürülmesi, Suriye’deki cihatçıların son sığınakları İdlip’te bir süre daha “kalmaları” ve on yıllar sonra İran ordusuna kendi toprağı Ahvaz’da saldırılması Ortadoğu’da bir dönemin final bölümü olacak olan “yeni” döneme başladığımızı gösteriyor.…

Bir koltukta iki karpuz: F-35 ve S-400

Öyle bir zaman ki yurttaşların hayatı açlık sınırının altına itilirken, ülkenin gündemi dönüp dolanıp silaha bağlanıyor. Aynı zaman içinde bir yanda patates krizi yaşanırken, diğer yanda F-35 ve S-400 krizi çıkıyor. Biz pazarda patatesin, biberin tane hesabını yaparken, Erdoğan diyor ki: “Domates, patlıcan, sivri biber’ diyorlar. Düşünün, bir merminin fiyatı nedir?” Peki o zaman, geçim derdini ve seçim derdini bir anlığına unutalım ve bu silah meselesi neymiş bakalım? Her şey silah için… Türkiye devleti ve sermayesi, bölgesel etkinliğini geliştiriyor. Bölgede başa güreşmekse güce bakıyor. Gücü belirleyen önemli faktörse kimin hangi silaha sahip olduğu… Türkiye devleti kendi toprakları dışında operasyonlar yapan, başka ülke topraklarında işgale girişen bir konuma yerleşiyor. 2019 bütçesinde, savunma ve güvenlik kurumlarına (MSB, Jandarma, Polis ve MİT gibi) ayrılan pay yüzde 21,5 artarak 102,8 milyar lira oluyor. Milli Savunma Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Savunma Sanayi Başkanlığı silahlanma ve yerli savaş sanayinin geliştirilmesi konusunda özel bir yönelim içinde… Özellikle hükümete yakın sermaye gruplarından BMC, Baykar, Katmerciler, Kalkavanlar, Kale Grup gibileri ve SSB / TSK ortaklıklı Aselsan, Havelsan, Roketsan, TUSAŞ gibi şirketler, Altay tankı, Atak helikopteri, -yerli uçak gemisi de denilen- Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi, Cruise/seyir füzesi, Silahlı İHA yapımı ve geliştirmesi projelerinde sınırsız teşvik görüyor. Ayrıca, 2014-2018 yılları arasında Türkiye silah ihracatında yüzde 170 artışla, başı çeken ABD, Rusya, Fransa, Almanya ve Çin gibi ülkelerin ardından 14’üncü sırada yer aldı. 2018’de Türkiye silah/savunma sanayisi kârını yüzde 24 artırdı. Sadece Mart 2019’da gerçekleşen silah sanayi ihracatı geçen yılın aynı ayına göre yüzde 95,5 artarak 289 milyon 224 bin dolara ulaştı. En önemli ihracat 106 milyon 733 bin dolarla Katar’a oldu. F-35 ve S-400 ikisi bir arada?! Türkiye 5. nesil savaş uçaklarıyla hava filosunu yenilemeyi planlıyor. Bu kapsamda 116 adet F-35 sipariş etmiş ve toplamda 25 milyar dolar ödeme taahhüdü vermişti. 2002’den bu yana F-35 üretim projesi içinde yer alıyor […]