Türkiye

Halk güçleri çıkış için yol gösteriyor

Siyasi iktidarın tüm baskı ve şiddet aygıtlarını halka karşı yöneltmesine, her türlü devlet imkânını sınırlarını aşındırarak sonuna değin kullanmasına rağmen teslim alınamayan bir halk gerçekliği var karşımızda. Bugün, parça parça ve dağınık da olsa; halk güçleri tepkisini aktif ya da…

Gözümüzü Açalım İhtilal Var

El Yazmaları’nın Notu: Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın ölümünün 49. yıl dönümü kapsamında hazırladığımız dosyada, Kıvılcımlı’nın 1967 yılında kaleme aldığı, bilgisayarlar yani kendisinin ifadesiyle “buyurucu”lar ile ilgili yazıyı siz değerli okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz. İnsanın kendi yapıp kendi taptığı aygıt, günümüzün en korkunç…

Suriye Makamlarına Sunulan Bildirim (Haziran 1971)

El Yazmaları’nın Notu: Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın ölümünün 49. yıl dönümü kapsamında hazırladığımız dosyada, Kıvılcımlı’nın özgeçmişi ile 12 Mart muhtırasını değerlendirdiği 1971 Haziran ayında Suriye makamlarına yazdığı bildirimi siz değerli okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz. Doğum: 1902. İstanbul Birinci Emperyalist Evren Savaşı, Osmanlı…

İşçi Sınıfının Tarihcil Görevi

El Yazmaları’nın Notu: Koronavirüs salgınıyla birlikte kapitalizmin sadece işçileri ve emekçileri değil bütün canlı yaşamı yok etmeye çalıştığı daha açık bir şekilde ortaya çıktı. Sosyalizm mücadelesi bütün canlı yaşamın kurtuluşu olarak bir adım daha öne çıkmakta. İçinde bulunduğumuz 1 Mayıs…

İktidar çoklu kriz öteliyor

2018 yılında Türkiye’nin içine girdiği döviz krizi, Arjantin’in yaşadığı borç kriziyle birlikte küresel krizin üçüncü fazını işaretledi. Kriz böylece periferiye yansımış oldu. Kırılgan 5’li ya da kırılgan 8’li diye tanımlanan ülkelerin (Arjantin ve Türkiye bu kategorinin içinde yer alıyor) ya da ikinci kuşak kapitalist ülkelerin, krizin bu fazından şiddetle etkilenmesi yüksek olasılıktır. Arjantin’de IMF’yle yapılan stand-by anlaşması sonucunda borç çevriminin kırılması engellendi. Sosyal yıkım programları devreye sokuldu. Uygulanan ultra neo-liberal politikalar devlet başkanı M. Macri seçimleri farkla kaybetmesine yol açtı. Sol Peronist Alberto Fernandez yeni devlet başkanı seçildi. Bu durum yıkıcı neo-liberal programlardan sonra halkçı ve yeni kalkınmacılık diye tanımlanan programların devreye sokulması, ardından neo-liberal programlara yeniden geçilmesi anlamına gelen Arjantin Sarkacı diye tanımlanan duruma uygun bir gelişmeydi. Çöküş sarmalı 2018 yılında döviz kriziyle sarsılan Türkiye ekonomisi hızlı bir ekonomik çöküş sarmalı içine girdi. Çoklu krizi tetikleyecek bu gelişmeler kendini en net Türkiye kapitalizminin taşıyıcı sektörü olarak öne çıkarılan, emlak ve inşaat sektöründe gösterdi. Siyasal iktidarın organik sermayesini oluşturan kesimleri bünyesinde taşıyan sektör (ayrıca savaş ve askeri sanayi kompleksi bu fraksiyona eklenebilir) ve sektörün öne çıkmış şirketleri iflaslarını açıkladı ya da konkordato ilan etti. Aynı süreçte farklı sektörlerde bir dizi şirket iflasları yaşandı. İşsizlik ve enflasyon kritik eşiklere ulaştı. Ekonominin ani durma noktasına geldiği aşamada, senkronize bir kriz sarmalının nesnel zeminleri doğdu. Döviz krizinin tetiklediği emlak krizi ve bankacılık krizi 2019 yılının en temel riski olarak kendini hissettirdi. Ayrıca bu gelişmeler borç çevrimini kıracak mahiyetteydi. Ve durum siyasal iktidara Arjantin’in izlediği yoldan başka çare bırakmayacaktı. Suriye merkezli jeopolitik gelişmeler ve gerilimler bu olasılığı artırıyordu. Parasal genişleme 2019 yılının içinde dünya ekonomisinde yaşanan konjonktürel gelişmelere bağlı olarak yaşanan parasal genişleme süreci ve uygulamaya sokulan “yeni” ekonomik program bu risklerin bir müddet ertelenmesine yol açtı. FED’in parasal genişleme politikası ve Avrupa Merkez Bankası’nın izlediği sıfır faiz politikası, ekonomide görülen yüksek sıkışmayı rahatlatıcı […]

CHP’nin refleksleri: Siyasi hata mı, karakter mi?

Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Osmanlı’dan devralınan despotik devlet geleneği, sermaye fraksiyonları ve devlet sınıflarının çatışmalı koalisyonu şeklinde biçimlenen bir iktidar oluşturdu.  Her ne kadar birbirlerine karşıymış gibi görünseler de AKP ve CHP bu iktidarın farklı fraksiyonlarını temsil ediyor ve aralarındaki gerilim, daha çok hangi fraksiyonun egemenlik kuracağı üzerinden ilerliyor.  Kuruluşundan beri, Osmanlıdan devralınan despotik devlet geleneğinin öz evladı olan CHP’nin siyasi reflekslerini, bu tarihsellikten ayrı düşünmemek gerekiyor. CHP tarihsel rolünü oynuyor Yakın zamanda CHP’nin savaşa olan desteği, bu tarihsel reflekslerin en net örneğiydi. CHP’nin savaş sürecindeki bu tutumunun, İstanbul seçimleriyle birlikte CHP’nin HDP seçmeninden aldığı desteği oldukça olumsuz etkilediği ve seçimlerde CHP’ye destek vermiş halk güçlerinin güvenini sarstığı bir gerçek. Ayrıca savaş, siyasi dengelerin AKP lehine değişmesi demek. Tüm bunlara rağmen, söz konusu olan sermaye fraksiyonlarının çıkarı olunca CHP’nin savaşa kolayca uyum sağlayabildiğini görüyoruz. Ayrıca CHP’nin AKP’ye muhalefetinin, söz konusu despotik devlet geleneğinin hücrelerine kadar sinmiş Kürt düşmanlığı olunca, savaş destekçiliğine nasıl da kolayca dönüşüverdiği hepimizin malumu. Ancak, söz konusu, iktidarda hangi sermaye fraksiyonunun sözünün geçeceği olunca, iç politikada işler kızışıyor. Özellikle İstanbul yenilgisiyle aldığı darbeyi unutmayan iktidar, kendi zeminini sağlamlaştırmak için yoğun bir asabiyet içerisinde. Buna bir de İmamoğlu’nun 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olma ihtimalinin eklenmesi ipleri iyice geriyor. İktidar, İstanbul’da inisiyatifi İmamoğlu’na kaptırmak istemiyor. İstanbul Belediye Meclisi’nin çoğunluğunu elinde bulunduran ve KHK çıkarma yetkisi ile iktidarın tüm olanaklarına sahip olan Erdoğan, bu gücünü İstanbul’un yönetimini fiili olarak İmamoğlu’ndan geri almak için kullanıyor. Bu durum, özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin milyon dolarlık ihaleleri söz konusu olduğunda oldukça sertleşiyor. CHP’yi etkisizleştirme hamleleri Sermaye ise, bir yandan kendi çıkarına uygun olan savaşı desteklerken, öte yandan kendi politikalarıyla daha uyumlu bir iktidar arayışı içinde görünüyor. AKP’nin aşırılıklarından arındırılmış, sermaye çıkarlarına birebir uyumlu yeni bir başkanlık sistemi öngören sermaye, şimdilik bunu içinde CHP’nin olduğu bir restorasyon süreciyle götürme alternatifini masada tutuyor. Güç kaybettikçe CHP’nin sermaye […]

Deprem öldürmez kapitalizm öldürür

Tarih sahnesine, insanları şehirlerde kitleler hâlinde yaşamaya başlatarak çıkan medeniyet; bazen düşe kalka bazen sıçraya sıçraya İ.S. 2019 yılına kadar gelebildi. Afetler ve özellikle depremler, bu zamana kadar şehirleri sayısız kere test etti, yeniden inşa edilmesini sağladı. Kapitalizm ise medeniyete hâkim olduğu kabaca son 200 yılda depremi bir tür yeniden-ilkel birikim fırsatı olarak değerlendiriyor. Proletaryanın birikmiş emeğiyle yükselen kentleri, inşaatçılar ve devlet sınıfları normal zamanlarda olduğu gibi, depremlerle de yıkıp yeniden inşa etmek için fırsat kolluyor. Sermaye ve kentler Neoliberal çağda kentleri kabaca, sanayisizleştirilmiş toplu konut ve finans alanları olarak tanımlayabiliriz. Sanayi işçileri her gün servislerle kent dışındaki organize sanayi bölgelerine alınır, kentten soyut bir alanda emek güçleri sömürülür ve bir sonraki güne dinlenmek üzere geri bırakılır. Kentler, büyük bir inşaat, finans ve hizmet mekânı olarak tasarlanır. Bu mekânda yaşamaya çalışan proletaryanın en büyük gider kalemlerinden biri ödediği kira ya da ev kredisidir. Evi kendisine ait olan işçiler sınıf içinde şanslı bir grubu oluşturur. İnşaat burjuvazisi açısından ise konut talebini sürekli tutmak hayati önem arz eder. Zira konut talebinin nüfus artış hızından çok daha yüksek olması gerekir ki kâr oranları düşmesin. Sermaye açısından bu noktada iki sorun vardır: Barınma ihtiyacı, örneğin gıda ihtiyacı gibi sürekli satın alınmaz. İhtiyaç, bir kere giderildi mi uzun süre için yeterlidir. Mekân, sonsuz değildir. Burjuvazi, bu iki sorunu, talep arttırma çalışmalarının yanında mekân arttırarak (enine ve dikine) çözmeye çalışmakta. Şehirler m² hesabıyla yayılırken, m³ hesabıyla da büyümekte. Ama tabi ki bunun da bir sınırı var ve biz bu sınırı çoktan aştık. Ekolojik kriz, kent hakkı sorunları gibi tartışmalar başka yazıların konusu. Allah’ın lütfu: Deprem Depremler, savaşlar gibi şehirleri yıkar. Çok sayıda hasarlı bina da kullanılamaz hâle gelir. Yani üzerine enine ve dikine inşaat yapılacak alanlar açılır. Bu alanlarda konutların yanında yollar, okullar, hastaneler yeniden yapılır. Yıllarca sürecek bu inşaatlar için halktan vergiler toplanır, para birkaç […]

Kayyımlar ve Türkiye’de yerel yönetimler

2016’nın Eylül ayında çıkarılan KHK ile birlikte Belediye Kanunu’nda düzenleme yapıldı. Bu düzenleme; “terör örgütü propagandası-üyeliği-yardım ve yataklığı” yapan belediye yöneticilerini görevden uzaklaştırmayı ve yerlerine 15 gün içerisinde yeni görevlendirmelerin yapılmasını ön görüyordu. Yeni görevlendirmelerden kasıt, belediye meclisinin toplanması bile doğrudan ona bağlı olan kayyımların ta kendisiydi. 2016 yılında 95 belediyeye kayyım atandı, 31 Mart 2019 yerel seçimlerine kadar bu kayyımlar görevlerine devam ettiler. Ve bizler 31 Mart yerel seçimleri sonrası, halkın oylarıyla seçilen belediye başkanlarının teşhir ettiği kayyım gerçeğiyle yüzleştik. Kayyımlar bu iki buçuk yıl içerisinde milyarlarca lira borç bırakmakla kalmamış, halk çıkarlarını, yerel hassasiyetleri gözeten bütün çalışmaları, projeleri iptal etmiş ve yenilerini de desteklememişlerdi. Özellikle kadın çalışanları işten çıkarıp, kadın merkezlerini kapatmışlardı.   Yine, yeniden Şimdi aynı resme bir kez daha bakıyoruz. Seçimlerden hemen sonra belediyenin tasarrufunda bulunan ve yapması gereken projelerin tamamı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda ilgili bir müdürlüğe bağlandı. Müdürlüğün onayı olmadan, belediyelerin kendi içinde bağımsız, halkla birlikte ve özerk proje uygulama yetkileri elinden alındı. 31 Mart’tan sonra yerel seçimlerde büyük yenilgi yaşayan AKP/MHP iktidarı her şeyi yasal kılıfına uydurup, yerel yönetimlerin halihazırda var olan azıcık özerkliğini de elinden almış oldu. Yetmedi, halkın kendi oylarıyla seçtiği belediye yöneticilerini bir bir görevden alıp tutuklatmaya ve yerlerine kaymakam ve valileri atmaya başladı bile. Şimdiye kadar, en son İpekyolu Belediyesine de atanan kayyımla birlikte 16 belediyeye; Şırnak, Van, Hakkari, Diyarbakır, Mardin belediyelerine kayyım atandı. Biz bu yazıyı yazarken başka bir kayyım ataması haberi almamız ise oldukça olası bir durum. HDP’li belediyeler üzerinden gerçekleşen bu sürecin HDP ve onun etrafında şekillenen muhalefeti zayıflatmak, halihazırda Suriye’de yürütülen savaşla birlikte Türkiye’de de yaratılan Kürt düşmanlığını derinleştirmek, devlet ve Kürtler arasında süregiden savaşta psikolojik bir üstünlük kazanmak gibi amaçları var elbette.   Fakat oldukça önemli bir diğer yönüyle de, demokrasinin kilit unsurlarından biri olarak yerel yönetim anlayışı ve kurumları ilga edilmek isteniyor.  Bu ne anlama gelir? […]

Ortanın Solu ve Küçük Üretmenlerimiz

El Yazmaları’nın Notu: 11 Ekim 1971’de yaşamını yitiren Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın 48. ölüm yıl dönümü vesilesiyle hazırladığımız yazı dizisi çerçevesinde kendisinin 1970 yılında Sosyalist Gazetesi’nde kaleme aldığı “Ortanın Solu ve Küçük Üretmenlerimiz” başlıklı yazısını ilginize sunuyoruz. Kıvılcımlı’nın dönemin yükselen hareketi…

Topal Osman’ların Gemisi

19 Mayıs törenlerinde Samsun’da, AKP genel başkanı öncülüğünde, iktidar ve genel başkanının ihtiyaçları doğrultusunda devletlû bir müsamere sergilendi. Saray rejiminin, 31 Mart seçimlerinin bir vites daha hızlandırdığı, bir nebze daha suyu yüzüne çıkardığı, daha gözle görünür kıldığı çözülüşüne çareler aramakla…

Gezinin Altıncı Yıldönümünde, Herkese Merhaba!

Başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair inanç, bir dizi kriz tarafından aşındırılmaya çalışılıyor.  İçinde bulunduğumuz dünya, sanki hep böyle devam edecekmiş gibi, kapalı ve tamamlanmış bir “şey”miş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Alternatif, eşitlikçi, adil, dayanışmacı, doğa ile barışık toplum tahayyülleri uzun…

Kavşaktaki Ayrışmalar

Üst üste binen ve hepsi birbirinden ağır kriz dinamikleri tarafından sıkıştırılan ülkemizde, bitmek bilmeyen seçimlerden yeni birisine gidiyoruz. Evet, krizler çok güçlü nesnelliklerden çıkıp geliyor. Ama, Erdoğan önderliğindeki iktidar alanı, krizlerin doğumunda ve kalıcılaşıp güçlenmesinde özel katkı yapıyor. Onlar, doymak…

Bu Demir Soğur mu?

En sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim.  Saray rejiminin miadı dolmuştur. Bunu en net, en iyi, artık tedirginlik içerisinde hiddetlenen, böylece daha da saldırganlaşan, üst üste hatalar yapan, en yakındakilerine, hatta damadına dahi, derin bir güvensizlik duyan, her geçen gün hem…

Kitle İletişiminde Pornografi

“90’lı yıllarda reality show programlarında izlediğimiz cinayet, tecavüz, şiddet vs. görüntüleri pornografinin en bariz örnekleriydi. 2000’li yılların başında televizyon başında yine Irak’ın bombalanışını seyrettik. Bu da pornografik görüntüydü oysa. Tüm bunları seyrederken bilinçaltımızın o görüntülerden aldığı hazzın farkında değildik.” 20.…

En Yakıcı İhtiyaç; Demokratik Anayasa

31 Mart seçimlerini geride bırakırken, seçim sonuçları kesinlik kazanamamış olsa bile Cumhur İttifakının birçok ilde geriletildiği ve dolayısıyla bir restorasyon süreci ihtimalinin daha da öne çıktığı günlerden geçiyoruz. AKP/Erdoğan hükümetinin geriletildiği bu süreç bizi, restorasyon ihtimalinin aldatıcı “demokratik” söylemlerinin arkasına sıralayabilir. Ama bir ihtimal daha var; Türkiye sosyalist solu, demokratları ve HDP’nin öncülüğünde oluşacak bir kurucu özne/cephe, Erdoğan’ı gerileten halk iradesini demokrasiye giden sürecin gerçek öznesi olarak mobilize de edebilir. Seçimlerin bizlere ikinci seçenek için bir kapı araladığının farkında ve bilincinde hareket etmeliyiz. Tam da şimdi, yeniden, halk güçlerinin el koyulan haklarının geri alınıp korunması ve yenilerinin kazanılması için en geniş zeminde kapsayıcı ama aynı zamanda cüretli bir hedefe kenetlenmeliyiz. Demokratik Anayasa nedir nasıl olmalıdır? Evet, ortada bir devrim süreci yok, kazanan adaylar ve partiler düşünüldüğünde; bundan sonrası için halkçı demokratik yerel yönetimler (belediyeler, muhtarlıklar) olacağının bir garantisi de yok. Aksine, uzunca bir süredir korkakça var olan restorasyon sürecinin baskın bir gidişatı var. Fakat tam da bu yüzden aynı oranda yüklenilmesi gereken bir devrimci seçenek yaratma ihtiyacı var. Seçimlerle açığa çıkan güçlü, demokratik, özgürlükçü, halkçı bir irade var. İşte tüm mesele bu iradeye kimin sahip çıkacağı ve bu gücü kimin mobilize edeceği meselesidir. Şimdi, sistemin verili sınırlarını aşmayı hedefleyen devrimci gerçekçiliği öne çıkarmanın tam zamanıdır. Tam da bu yüzden, Demokratik Anayasa tartışmaları için hiç de erken değildir. Demokratik Anayasa, Demokratik Cumhuriyet rejiminin ana omurgasını oluşturacak ve onu bağlayıcı kılacak bir toplumsal sözleşmedir. Geldiğimiz noktada, darbe ürünü olan ve özgürlükleri kısıtlayan, tümüyle merkeziyetçi ve hatta mutlakıyetçi diyebileceğimiz bir devlet rejimini yani Başkanlık Rejimi’ni koruyucu yönde değiştirilen eski 1982 anayasasıyla yola devam etmek mümkün değildir. Dolayısıyla bu anayasanın ortadan kaldırılması elzemdir. Bunun için de yukarıda bahsettiğimiz devrimci öznenin Kurucu Meclisi örgütleyerek yeni ve demokratik bir anayasa hazırlığına girişmesi gerekmektedir. Demokratik anayasanın genel içeriği 1. Devletin idari yapısı despotik merkeziyetçi yapıdan sıyrılmalı, halkın […]

Yerel seçimler ve sonrası

Halkın gücü despotun dengesini bozdu. O, evet, 2010 referandumundan itibaren sürekli güç kazanıyordu. 2016’da yapmayı başardığı Anayasa değişikliği ve hileyle de olsa kazandığı 24 Haziran seçimi ise, isteyip fiilen de uyguladığı yetkilerin çoğuna ulaşmasıyla sonuçlanmıştı. O, her seferinde bir biçimde “Atı alıp Üsküdar’ı” geçiyordu. Eski rejim çöpe atılmış, yerine oligarşik ve totaliter nitelikleri daha da koyulaştırılmış ve zirvesine eskinin ordu kurumu yerine günümüzün despotunun yerleştiği yeni bir rejim inşa edilmeye başlamıştı. Her türlü yasal denetimden muaf tutulan despot, ülkeyi çiftliğiymiş gibi keyfince yönetiyordu. Ama, aynı zamanda, ilk bakışta görülmese de, sürekli sorun yaratarak huzursuzluk veren başka bir gerçeklik daha vardı. Kürt hareketinin “Barış süreci” dönemindeki tutumu ve şovenizmin azalan etkisinin oluşturduğu özel ortamda aniden patlayan Gezi ayaklanması, despotun kapasite ve güç yetmezliğini yaratıp açığa çıkartmıştı. Halkın yarısı despotu reddediyor ve bu durum yüksek gerilimle yüklü bir toplumsal meşruiyet sorunu yaratıyordu. Üstelik, despot, etrafını saran kaotik ortamı yönetmekte ve sürekli güç kazanarak kendisini zorlayan gerilimlerle baş etmekte yetersizlik gösteriyor, sorunları çözemeyip erteliyordu. Biriken sorunların yarattığı açıklar ve zaaflar da, hileler ve komplolarla, yetmediği zaman devlet şiddetini sürekli artan oranda kullanarak kapatılmaya çalışılıyordu. Hile, komplo ve şiddet ise, ilk anda bir nefes aldırsa da, son tahlilde çözüm olmuyor, olamıyordu. Meşruiyet sorunu, üstü ne kadar örtülürse o kadar ağırlaşıyor ve oluşturduğu dip dalgalarıyla Saray’ın zeminini sarsıyordu. Çözülemeyen sorunlar da biriktikçe Saray’ı dibe çeken bir özel güç alanı oluşturuyordu. Despotun, ırkçı şovenizm ve Erdoğanist İslam’ın iç içe geçmesiyle oluşan özel “asabiyet” alanında, yani yeni rejimin “ruhunda” çözülüp seyrelme başlamıştı. Sürekli derinleştirilen neoliberal soygun politikaları, oluşturduğu yoksullukla halkın meşru tepkilerini körüklüyor, kışkırtılan erkek zorbalığı kadın isyanını tetikliyor, ırkçı şovenizm despotun Kürt halkı içindeki etki alanını zayıflatıyor, Erdoğanist İslam’ın kışkırttığı katliam tehlikesine karşı Alevi inancına sahip olan milyonlarca yurttaşta direnme eğilimi güçleniyordu. Üstelik, bu zorlamalar, ağır bir ekonomik kriz ve bölge politikalarındaki tıkanma koşullarında yaşanıyordu. 15 […]