Konu

Özgürlükçü Gençlik: KHK’nın Açılımı: Ülkede İktidara Karşı Çıkmak Yasak!

Samsun Özgürlükçü Gençlik Derneği’nin 701 sayılı KHK ile kapatılmasına dair Özgürlükçü Gençlik Dernekleri facebook sitesinden bir açıklama yayımladı: Türkiye uzun zamandır, KHK’lar ile yönetilen bir ülke. Erdoğan’ın iki dudağı arasından çıkan sözlerle alınan kararlar, ülkede yasa şeklinde uygulanıyor. Dün yine KHK’ya uyandık ve binlerce kişi işinden edildi. OHAL süreci boyunca uygulanan KHK’larla işlerinden atılanların yanına yenileri eklenmiş oldu. “Terörü engellemek” adı altında çıkarılan KHK’larda temel hedef muhalefeti susturmak. Yine son KHK’da bu amaç açıkça görüldü. Binlerce kişinin içerisinde barış imzacısı olan 18 öğretim üyesi de bulunuyor. AKP hükümeti, üniversiteleri kendisine karşı olanlardan arındırıp boşaltmaya çalışıyor. İhraçlar ve hukuksuz işlemlerle üniversiteleri ot bitmez çorak topraklara çeviren iktidar; kampüsleri kendi iktidar alanı haline getirme derdinde. Haksız, hukuksuz yolla kapatılan muhalif kanal ve gazetelere de yenileri eklendi. Öğrenci Derneklerine Saldırılar Daha önceki KHK’larda da, pek çok dernek ve vakıf kapatılmış, kapılarına mühür vurulmuştu. Son KHK ile Samsun’daki gençlik derneğimiz de kapatılmıştır. İktidarın birer müşteri olarak gördüğü, öğrenim süreci içerisinde işçileştirdiği üniversite öğrencilerinin derneği olarak inşa edilen ve eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitimi savunan; özgür demokratik halk üniversiteleri modeli için mücadelede eden; kampüslerin özgürleşmesini savunan biz devrimci gençler, iktidarın üzerimizdeki planlarına teslim olmayacağız. Doğanın talanına karşı ekoloji mücadelesini, üniversiteli genç kadınların özgürlük arayışını, ezilen halkların ve inançların örgütlülüğünü, kültür sanat faaliyetlerinin yozlaştırılmasına karşı alternatif bir sanat anlayışının inşasını, homofobi, transfobi ve bifobiye karşı LGBTİ+’ların mücadelesini büyütmeye devam edeceğiz. Korku sopası ile herkesin susturulduğu, ses çıkaranın haksız ve hukuksuzca gözden uzaklaştırıldığı ülkemizde; Özgürlükçü Gençlik olarak gerçeği haykırmaktan ve mücadele etmekten geri durmayacağız.

Sivas Katliamı’nın tarihsel derinliği

Sivas Katliamı’ndan sonra tam 25 yıl geçti. Unutulmadı, unutulmaz da. Aleviler var oldukça, bu katliamın acısı ve öfkesi her daim hafızalarda kalacaktır. Yaşar Kemal, katliamdan sonra en çarpıcı soruyu sormuş; “Ne kaldı utançtan başka?” diyerek, Alevilerin acısını, vicdani ve ahlaki olanı, dostun düşmanın yüzüne haykırmıştı. Ancak Sivas Katliamı bunlardan da öte bir derinliğe sahip. Dolayısıyla, “Neden Sivas katliamı?”sorusunu sormak, bizi politik, ekonomik ve tarihsel gerçekliğin derinliklerine götürecektir. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olayı “münferit” göstererek, Alevilerin kaderine razı olmasını istiyordu. Bu ifade bile, devlet binalarının ortasında bulunan Madımak Oteli’nde “göstere göstere” yapılan katliamın planlı olduğunu gösteriyor. “Münferit” devlet dilinde, kimi “özel” katliamlarla ilgili tarihsel-toplumsal gerçekleri örtme çabasının işaretidir. Neden Sivas Katliamı? Birincisi; 12 Eylül 1980 sonrası, “kentleşen Alevilik” ve “Alevilik Aydınlanması” gerçekliğinin üretip biriktirdiği öfkenin, 12 Eylül faşizminin“Türk-İslam Sentezi” doktrinine karşı bir Alevi isyanına dönüşmesini önlemekti. İnancını şehirlerde yaşamak, yaşatmak isteyen, ibadetini, cenazesini, cemevlerinde kendi yolu ve erkânına göre gerçekleştirmek isteyen Alevilerin, öfke dalgasını önemle tespit etmek gerekir. Öfkenin isyana, isyanında “harekete” dönüşmesini istemeyen egemen faşist güçlerin planlayarak yaptığı bir katliamdır Sivas. Buradan hareketle Sivas ’93 ü açıklarken salt “katledilen Aleviler” ya da “kaderi kara Aleviler” duygusal zemininde hareket edemeyiz. Aleviler, egemen güçlerin zulmü kadar isyanı ve direnişi de bağrında taşıyan bir inanç topluluğudur. Onlar, bu isyancı, direnişçi ve devrimci dinamiklerini, inançlarının özünde bulurlar. Aleviliğin, “tarihsel devrimci dinamiğinden” beslenirler. 12 Eylül ve Alevilerde kırılma dönemleri 12 Eylül 1980 faşist darbesi Alevilerin tarihinde önemli bir kırılma (Nejat Birdoğan’ın[1] tanımlamasıyla; aşılama) dönemi/evresidir. Sırasıyla 1. dönem, 1232-1239 (Seyitlik verilme ve Babai isyanı); 2. dönem, 1514-1526 (Yavuz Sultan Selim Katliamı ve Şah Kalender İsyanı); 3. dönem, 1826 Yeniçeriliğin kaldırılması ve Nakşibendi din insanlarının Alevi dergâhlarına atanması, dergâhlara camii yapılması); 4. dönem, 1921-1938 (Cumhuriyet sonrası-Dersim Katliamı); 5. dönem ise 12 Eylül darbesi sonrasını belirleyebiliriz. Şimdilerde bir kırılma/aşılama dönemi olarak da (yani 6. dönem) AKP “açılım politikası” ve Cami-Cemevi Projesi’yle hayat buldurulmaya […]

Seçimlerden sonra

Görünen o ki, 24 Haziran en çok tartışılan seçimlerden birisi olacak. Ne iktidar/Cumhur İttifakı ne de ana muhalefet/Millet İttifakı zafer kazandığını ya da yenildiğini içine sindirerek ilan edebiliyor; daha ziyade, sonucu isteksizce kabullenme yönündeki tutumlar gözlemleniyor. İktidarın büyük ortağı/AKP, elbette “havalı” ama yüzlerindeki ekşiliği görmemek imkansız. Seçimin en çok oy kaybeden partisi onlar; “tek adam” artık ancak “koltuk değneği” ile ayakta durabilirken, hem “tek adam” hem de partisi küçük ortağın/MHP’nin “denge ve denetimi” ile yüzleşiyor. Ayrıca, çok istenen HDP’nin baraj altına itilmesi de onca çabaya rağmen gerçekleştirilemedi. İlk önce Erdoğan tarafından dillendirilen ve seçim kampanyası süresince herkes tarafından da görülen “metal yorgunluğunun” ise, sinsi, ağır ve sert bir gerçeklik olarak sürüp gittiği anlaşılıyor. Kampanyadaki pratiği dikkate alınırsa, Erdoğan’ın bizzat kendisinin de aynı “yorgunluk” tarafından zorlandığını saptayabiliriz. İktidara yeniden yerleşmenin anlık keyfiyle şimdilik gölgeleniyor olsa da, “metal yorgunluğu” acaba Erdoğan dahil AKP’ye yapışmış-bütünleşmiş olabilir mi? Şayet böyleyse, önümüzdeki kısa dönemde yaşanacak yerel seçimlerde İstanbul, Ankara, Adana ve Mersin’i kaybetme gerilimini yükleneceklerdir. Üstelik, Erdoğan ekibinin ufka bakınca gördükleri pek de iç açıcı değil. Sürüp giden ve daha da ağırlaşması beklenen ekonomik kriz, bölgesel hatta küresel dengelere yerleşebilecek bir ağırlığa ulaşan Kürt sorunu, “güney”i temizleyen Suriye ordusunun beklenen İdlip seferi gibi bir dizi “tatsız” gerçek, AKP açısından “seçim zaferinin” tadını kaçırıyor olmalıdır. MHP sevinçli Küçük ortak ise, neredeyse kanatlanıp uçacak; öyle ya, onca alaya ve aşağılanmaya uğradıktan sonra, aldıkları oylarla herkesin ağzının payını verdiler ve “itilip-kakılan” bir ortaklıktan bir anda üste sıçrayarak ağırlık kazanıp şart dayatan “kıymetli” ortaklığa terfi ettiler. Gelin görün ki, seçim sonuçlarıyla ilgili tartışmalarının merkezinde MHP var; evet, “oy depoları” olan Adana, Mersin’de büyük oranda Osmaniye’de kısmen de olsa oy kaybederken, geçmişte neredeyse hiç oy alamadığı Kürt illerinde “oy patlaması” yaşaması pek de inandırıcı gelmiyor, değil mi? Kürt illerindeki sandıklarda oy vermenin “koşulları” hesaba katılınca ve ortada dolaşan videolardaki MHP’ye […]

ROTA: Gerçekler, Olasılıklar, Söylem ve Program

24 Haziran seçimleri krizler yumağıyla çevrelenmiş iktidar açısından çözüm üretici bir rol oynayamaz. Biliyoruz ki gerçekten adil bir seçim ortamında olsaydık, yani en asgari burjuva demokratik koşullar ortaya çıksaydı Erdoğan iktidarı çoktan un ufak olurdu. Ve biliyoruz ki 24 Haziranda gerçekten adil bir seçim durumu olsa Erdoğan kaybeder. Ancak durum öyle değil ve böyle bir durumda oturup izlemek ve sandık hesaplarına hapsolmak bizler açısından son derece tehlikelidir. Bu süreçte çokça bilinen birkaç noktayı tekrar vurgulamak yararlı olacaktır. 1. Erdoğan iktidarını sarmalayan ekonomik bunalım onun ve kurmaylarının kötü yönetiminin ya da hatalı tercihlerinin sonucunda meydana gelmedi. Var olan ekonomik buhran bir “birikim rejimi” krizidir. Bu birikim rejimi krizi AKP’nin 16 yıldır üzerinde sörf yaptığı dalganın bitmesini ifade ediyor. Krizin farkında olan iktidar çeşitli reçeteler ortaya koyuyor, ancak hakikat yine devreye giriyor. Mehmet Şimşek tarafından açıklanan “yeniden dengeleme” programının süslü adı hiçbir işe yaramıyor. Program Erdoğan iktidarı tarafından uygulanırsa adeta “kendi kuyruğunu yiyen yılan” misali bir etki yaratacak. Hâlihazırda vergi yükünün üçte ikisi alt sınıfların üzerinde olduğu bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Paket bu vergi yükünü arttırmayı hedefliyor. Bu vergi yükünün arttırılması yalnızca iç tüketimi daraltmakla kalmaz, sosyal hoşnutsuzlukları da zirve noktasına çıkartabilir, büyük isyanların fitilini ateşleyebilir. Evet Erdoğan’ın ya da bir başkasının 24 Haziran/8 Temmuz sonrası işi çok zor. Ama bu bizim adımıza hiçbir şeyi çözmez. Erdoğan’ın 24 Haziran sonrası olası bir zaferi ekonomik daralmayla gölgelenecek. Ama böyle bir durumda da ekonominin yıkıcı etkilerini bekleyecek kadar saf olmamamız gerekiyor. Olası bir iktidar değişikliği için de geçerli bir durum bu. Bilmemiz gerekir ki yukarıda verilen kavgadaki herkes (Erdoğan, İnce, Akşener, Karamollaoğlu) borçlananlarla borçlandıranlar arasındaki çelişkide borçlandıranlardan yanalar. Bize başka bir yol gerek. İktidar ve muhalefetin ekonomi yönetimini devralıp almaması konusundaki tartışmaların dışına çıkmak gerekir. Bu, olası bir ekonomik restorasyonun sınırları dışına çıkmak, reel sınıf politikası inşa etmenin imkânlarını yaratmak demektir. Örneğin finansal borçlanma […]

Fenerbahçe, siyaset ve sembollerin gücü

Alıştık, hayatımızın her alanı siyaset yüklü. Siyasi sembolizmi her yerde görüyoruz. Fenerbahçe kulüp başkanlığı seçimini de bu doğrultuda okumalıyız. Ali Koç’un çıkışı ve seçilmesi sembolik bir güç taşıyor. İllüzyonlara yer yok. Büyük sermaye gruplarının ve hâkim sınıfların bir temsilcisi diğerinin yerine geçecek. Bu değişim tamamen endüstriyelleşmiş, mafyatik, her köşesinden yolsuzluk akan Türkiye futboluna hiçbir şekilde “devrim” getirmeyecek. Bunu bilmeyen yoktur. Ama Ali Koç’un başkan olmasının yarattığı etki ve taraftarlarca büyük sevinçle karşılanması başka bir arzunun göstergesidir: değişim arzusu. “Gitmeyecek olanlar” Burjuvazi Ali Koç’un başkan olmasıyla futbolu ele geçirmedi. Spor dallarının bir çoğu, sermayenin zaman içerisinde toplumsallaşma düzeyinin artmasıyla ele geçirildi. Futbol da bundan nasibini aldı. Ama bugün bu spor dünya genelinde milyarlarca insan tarafından halen çok seviliyor ve yakından takip ediliyor. Dolayısıyla bu alanda sermaye güdümünde ilerleyen her bir gelişme politik anlamlar taşıyor. En başta belirtmek gerekir; Aziz Yıldırım şüphesiz ki, Türkiye’deki futbol dünyasının çokça nefret duyulan isimlerinden bir tanesiydi. Öyle ki son yıllarda artık kendi taraftarı da kendisine sırt çevirmişti. Fenerbahçeli olmayan taraftarların da büyük nefretini kazanmıştı. Dolayısıyla bu tarihi yenilgisini, ne Ali Koç ne de bir başka burjuva birey tarafından tattı. Ona yenilgiyi, değişim isteyen taraftar grupları tattırdı. Bunu cesaretle her yerde savunmamız gerekir. Aziz Yıldırım’ın gidişi Melih Gökçek gibi oldu. Onu seçenler bile, ardından bir damla gözyaşı dökmemişlerdir. Ankara’nın yeni belediye başkanı Mustafa Tuna’nın “daha iyi” olabilmek için çaba sarf etmesine bile gerek yoktu: Melih Gökçek gibi olmaması yeterliydi. Aziz Yıldırım bunun bir başka örneğidir. Ve Aziz Yıldırım giderken herkesin 24 Haziran’ı işaret etmesi hiç şaşırtıcı değil. Evet, sırada biri daha var. O da bunu iyi biliyor. Elbette, kendimizi bin bir çeşit hurda, hile ve şiddetle karşı karşıya bulabiliriz. AKP/Erdoğan rejiminin sona geldiği çok önceden tespit edilmişti ama her zaman bir yolunu bulup işin içinden sıyrıldılar. Erdoğan’ın elindeki en güçlü silah, umutları tüketen, kendisinin yerine bir alternatifinin […]

24 Haziran ve atı alan Üsküdar’ı geçecek hissi

Türkiye tarihinin en çetrefilli ve ardışık seçimlerini yaşadık son dört yılda. Bir tanesi de kapıda. Evlerde, iş yerlerinde, kahvelerde, yolda, sokakta, vapurda tek gündem var: 24 Haziran seçimleri. Gün hızlı akıyor, zaman akışkan, ekonomi alabildiğine kırılgan. Siyasetin ritmi bu aralar tarihsel zirveler yapan döviz kurundan bile daha dalgalı. 24 Haziran seçim takvimi, ülkenin tüm açmazlarını ve kriz eksenlerini içinde barındırarak yaklaşıyor. Cumhur İttifakı, Millet İttifakı ve üçüncü bir blok olarak seçimlere giren HDP, seçim kampanyalarına hızla girişti. Vekil listeleri, sandık kurulları, mitingler, demeçler derken sanki hiç bitmeyecekmiş hissi yaratan bir seçim iklimine daha girmiş olduk. Sandıktan sandığa koşan seçim cumhuriyetine dönüştük mübarek. Erdoğan güdümlü sıkışmanın seçim propagandasına yansıyan ve muhalefete gollük paslar fırlatarak yükselen “TAMAM”, SIKILDIK” ve “Kapat Televizyonu Gitsin” dalgaları, Cumhur İttifakı karşısında başta özgürlük arayışı içerisinde olan direniş eksenleri olmak üzere, toplumda ciddi bir moral yarattı, gezinin orantısız yaratıcı zekâsını harekete geçirdi. Velhasıl iyi geldi. İktidar ve kitle ilişkisinde psikolojik üstünlük önemlidir. Erdoğan da bunu pekâlâ bilir. Ki, özellikle başkanlık rejimine giden yolda devletin uzantısı olan zengin argümanlarla, tüm politikalarını kitle psikolojisini kontrol etme, algı yönetme ve yönlendirme üzerinden yeni rejimin inşasına girişildi. Parolaları: şok doktrini Öyle ki, türlü şok zirveleriyle toplumda rasyonalite kaybı ve bilinç yarılmaları yaratıyorlar. Bu şok zirveleriyle ilerlemeyi ve toplumun kolektif belleği ile ruhunu tasfiye edici irili ufaklı çok yönlü hamlelerle rejimi inşa etmeyi tercih ettiler. Tercihten de ziyade geleneksel devlet aklının çalışma ve yönetme bilincine dayandılar. Erdoğan; iktidara geldiği günden bu yana, hızla kitle iletişim araçlarını propaganda ve manipülasyon amaçlı kendi lehine dizayn etti. Medyayı toplumsal rıza üretmenin aracı olarak re-organize etti, tek tipleştirme politikalarıyla kendine devşirdi. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi ardına ilan edilen OHAL’in verdiği sınırsız yetkilerle, kitle iletişim araçları tümüyle iktidarın tekeline alındı. Sürekli pompalanan toplumsal kutuplaşma politikaları yaşamın tüm hücrelerine medya eliyle sızdırılarak, yaygınlaştırıldı, iktidarın düşünme ve davranış biçimleri […]

ROTA: Nisan buluşması ve baskın seçimler

Ancak kurucu bir irade yüklenilirse ve gündelik mücadelelerin önünü aydınlatacak-yolunu kaybetmesini engelleyecek bir umut ışığı yakılabilirse sonuç alınabilir. Umut ışığı, kazanımların anayasal güvenceye kavuşacağı bir demokratik anayasa ve bu anayasanın omurgası olacağı demokratik bir cumhuriyettir.   Kaotik bir ortamda sarsılan Türkiye’de siyasal gündem sürekli ve hızla değişiyor. 22 Nisan’daki Özgürlük Buluşması’na hazırlanırken, adeta baskın yapılarak seçimlerin 24 Haziran’da yapılacağı açıklandı. Aldıkları karar, iktidarın içerisinde bulunduğu açmazın göstergesi olmasının yanı sıra “gizli” bir planı olduğunu da gösteriyor. Tutup tutmayacağını kısa sürede göreceğiz, ama elbette halk güçleri de kendi tutumlarıyla sürecin akışında etkili olacaklar. Önümüze koyduğumuz işler ise, işleyen süreç seçim gündemine hapsedilemeyecek kadar önemli. Bu bakımdan, kurultay vesilesiyle öne çıkan ve sadece seçim tartışmalarına hapsedilemeyecek görevlerimizi ısrarla vurgulamak ve hayata geçirmek gerekiyor. Elbette, biliyoruz, seçim gündemi şimdi sahnenin önünde. Ve sıradan değil belirleyici bir seçimle yüzleşeceğiz. Ama yine de, bizzat seçim sürecinin yarattığı olanakları ve onun özel gündemini neden halk güçlerinin kendi gündemlerine hizmet edecek bir özel tarzda kullanmayalım? Sadece seçim hesabı mı? Muhtemelen siyasi tarihin en gergin zamanları arasında sayılacak bir özel dönem bizleri bekliyor. Ancak, önümüzdeki günlerde şimdikinden daha da yükselecek olan kaotik gerginliğin solun zaten pek de olmayan soğukkanlılığını yok etmesini engellemeliyiz. Doğması muhtemel olan ve sağa ya da sola sıçrama biçiminde kendisini gösterecek her türden panikçi tutumun önünü kesmenin en iyi yolu, yapılması gerekenleri yapmaktan geçiyor. Seyirci ya da yorumcu-siyasal trafik polisliği konumlarının konformist “doğrucu Davut” rolü yerine, baskın biçiminde dayatılan seçim koşullarının içinde nasıl yol alınabileceğine odaklanmak gerekiyor. Ancak, hemen yaşadığımız şu 2-3 gün bile gösteriyor ki, seçim hesapları büyük oranda günü kurtarma amacı üzerinden yapılıyor. Seçimler süreci, aslında tümüyle destek olabilecekken, çoğunlukla toplumsal dinamiklerin kalıcı ihtiyaçlarını dillendirmekten imtina eden bir şekilde yaşanıyor. Tüm hesaplar seçim sonuçlarına endeksli olunca da, sandıktan çıkan sonuçlar fazladan umutlanma ya da hızla moral bozukluğu ve çökkünlük yaratıyor. Üstelik şimdi baskın misali […]

Kolektif kültürel üretimin olanakları

Bir iktidarın en başarılı yönetim tarzı kendi dışında her şeyi yasaklaması değil, mevcut düzene alternatif bir yaşamın imkânsız olduğu görüşünü hâkim kılmaktır. Eğer mevcut yaşamdan başka bir şeyi düşünemiyorsak, bir şeyleri istemek ve inşa etmek de mümkün değil. Geriye belirlenmiş bir çerçevede “reformlar”la, “sosyal mühendislik”le sistemin hatalarını düzeltip biraz daha iyi bir durumu ortaya çıkarmaktan başka bir şey kalmaz. Böyle bir durumda siyaset, yaygın bir görüşe göre, “mümkün olanın sanatı” olabilir. Fakat, devrimci bir siyaset “mümkün olanın sanatı” değil, “imkansızı mümkün kılmanın sanatı”dır. Devrimci siyasete düşen, bu tür saldırılara karşı toplumsal ve bireysel hayal gücünü güçlendirmektir. Statükocu görüş Tarihsel anlamda yaklaşık 1815’ten 1848’e kadar Avrupa’da hâkim olan siyasal ve kültürel “restorasyon”un en önemli “mimarları”dan biri olan Avusturya şansölyesi Metternich iktidarların statükocu kültür anlayışlarını çok net bir şekilde ifade etmişti: Halk toplanmasın, aksine dağılsın/eğlensin (zerstreuen her iki anlama da geliyor). Halkın “kontrolsüz” toplanması, bir araya gelmesi ve kolektif bir şekilde ilişkilenmesi özü itibariyle iktidar için büyük bir tehlikedir. Eğer toplanacaksa, “kontrollü eğlenme” alanlarında toplanması gerekir. Bugün bu türde bir kontrol genel olarak “kültür endüstrisi” aracılığıyla sağlanıyor. İnsanların kültür ve sanata dair algıları belli biçimlere sokuluyor, kültürel üretim ve “tüketim” birbirinden ayrılıyor. Geriye bireylerin sadece yabancılaşmış bir estetik anlayışı kalıyor. Karşı kültürün alanları Karşı kültür tam da bu noktada kültür endüstrisinin genelleşmiş, metalaşmış, uyuşan ve isyankâr talepleri ve öfkeyi “kontrollü” mecralara yönelten etkisine karşın özgürlük alanları yaratmalıdır. Sermaye henüz metalaşmamış bütün kamusal alanları meta haline dönüştürmeye çabalamakta. Bugünün “toplanma alanları”nın çoğu özel mülkiyet ya da kâr amacıyla kullanılan mekânlar. AVM’den tutun da meydanlara, sokaklara kadar… Tüketim baskısı olmadan sosyalleşebilecek, kollektifleşebilecek alanlar gitgide azalmaktadır. Elbette sermaye gündelik hayatımızın her santimini, her dakikasını şekillendirmeye çalışıyorsa olsa da bu konuda hiçbir zaman yüzde yüz başarılı olamıyor. Arada kalan alanlardan, sermayenin ulaşmadığı mevkilerden başlayarak gündelik hayatı antikapitalist bir perspektifle örgütlemek mümkün. Kolektif kültürel üretime doğru Her […]

Yeni “emek sömürü” politikaları

Bir yanda emek gücümüzü sömürme adına haklarımızı tırpanlayan yasalar, diğer yandan sesimizi kısmaya ve sokaklardan elimizi çekmeye dönük sindirme politikaları… Sosyal ve ekonomik politikaların emeğimize ve bedenimize dönük saldırıları yetmezmiş gibi, alevlenen şovenist ve militarist ortam da kadınlara sadece “şiddet” olarak geri dönüyor. Dünya çapında sürekli yayılan ve büyüyen çoklu kriz ortamı ataerkil politikaları tetiklerken, ulus devletler aracılığıyla kadın bedenine ve emeğine dönük geniş çaplı bir saldırı politikası yürütülüyor. Kadının kimliğine, cinselliğine, benliğine yönelik saldırılar sürerken, kadın emeğini sömürü politikaları günden güne daha da ustalıkla devreye sokuluyor. Özel istihdam büroları 2012 ‘deki Ulusal İstihdam Stratejisi belgesine göre kadınlar “özel politika” gerektiren gruplar arasına alınmıştı. Tabi ki bu doğrultuda çözümler aranırken kadınlar için çok “özel” yöntemler geliştirildi! Özel eğilim sonrası kadın istihdamını güçlendirme noktasında bulunan çözümler; uzaktan çalışma, çağrıya bağlı kısmi ve güvencesiz çalışma, ücret kısıtlaması, yarı zamanlı ve esnek çalışma koşulları… Elbette bu uygulamalar kadın emeğinin çifte sömürüsünün katlanmasından başka bir amaca hizmet etmedi. Kadın istihdamının güçlendirilmesinin aksine işverenle mümkün mertebe iletişimi kesen, işverenin sorumluluğunu en aza indiren “Özel İstihdam Büroları ve Kiralık İşçilik Sözleşmesi” ile kısmi zamanlı ve güvencesiz çalışmanın önü açıldı. Memura yarı zamanlı çalışma hakkının yürürlüğe geçmesi ile kazanılan “doğum izninin” kaldırılmasına ve daha tekinsiz bir iş hayatının kadınları kıskaca almasına zemin hazırlanmış oldu. Kadın istihdamındaki gerçekler Bu büroların; muhatap bulamama, hakkını arayamama, iki işte birden çalışma, bir alanda uzmanlaşamama gibi gerçeklikleriyle emek sömürüsünü tırmandırmak amaçlı olduğu çok açık… Nitekim 2017 işçi verilerine bakıldığında kadınlar açısından gelinen tablo hiç iç açıcı değil. Genel tablo içinde kayıtlı kadın işçi oranı sadece  %29. Kayıtsız çalışma oranı daha yüksek. Kadınlar erkeklerden eğitimli olmalarına rağmen daha düşük işlerde ve erkeklerden daha düşük maaşla çalışıyorlar. Esnek ve güvencesiz çalışma oranı kadınlarda daha fazla. Kreş imkânı çok az bunun yerine kısmi zamanlı çalışma devrede. Tam olarak toplumsal cinsiyet eşitsizliğine bağlı gelişen ve kadının […]

Erkekliğin ceza budalalığı: Hadım

Görünen acımasız gerçekler, perde arkasının vahametinden izler taşıyor. “Yıl olmuş 2018, hâlâ…” derler ya… Kadının konumu, acımasız gerçeklerde de perde arkasında da “hâlâ…” aynı. “Hâlâ her gün kadınlar öldürülüyor, yüzlerce kadın da tecavüze uğruyor” ama buna kimse şaşırmıyor. İlla “enteresan” bir cinayet ya da tecavüz şekli olacak ki haber değeri görebilsin. 2017 ve 2018 yılında yaşanan tecavüz ve cinayet olaylarına baktığımızda: 2017’de 409 kadın cinayeti, 332 cinsel şiddet ve 387 çocuk istismarı vakası; 2018’de 100 kadın cinayet, 84 cinsel şiddet ve 300+ çocuk istismarı vakasıyla karşılaşıyoruz. Peki, tüm bu suçların cezasının ne olması gerektiğinden önce sebeplerinin neler olabileceği üzerinde biraz düşünmeye ne dersiniz? İndirim safsataları Bu sayıların arka planında, özellikle tecavüz davalarında yargının gösterdiği trajik tavrın katkılarını görmezden gelemeyiz.  Toplumsal vicdan bütünlüğüne çelme takan, tecavüzcüleri alkışlayan yüzlerce karardan bahsediyoruz. “Yarım kaldı, eski sevgilisiydi, takım elbise giydi, erken boşaldı…” “Cilve yaptı, bağırmadı, bakire değildi…”. Bu ironik zırvalıklar; tecavüz duruşmalarında sanıkların tahliyesinin veya cezalarının hafifletilmesinin gerekçeleri. Bu “adalete” paralel bir şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığının “fetvaları” da cinsel istismarı koruyucu ve hatta teşvik edici nitelikteyken neden suçluyu derin psikolojik analizlerde ya da pantolonların içerisinde arıyoruz? Suçluyu teşvik et cezasını hadım say Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, hükümlü faillere uygulanması öngörülen hadım, çeşitli kimyasal ilaçların kullanımıyla testosteron hormonunun azaltılmasını sağlıyor. Amerika, Almanya, Fransa, Norveç, İngiltere, Kanada, Hindistan, Endonezya gibi birçok ülkede uygulanıyor. Dünyada tecavüz oranının en yüksek olduğu ülkeler de yine bu ülkeler. Yani tecavüz suçlularına yönelik hadım cezasının uygulanması, dünya genelinde tecavüz oranında en yüksek skorlara sahip olmanın önüne geçememiş görünüyor. Devletin tecavüze çanak tuttuğu gerçeği varken hadım cezasının arka planında neler var? Çocukların tecavüze uğramasının yol açtığı toplumsal infiallerin; linç, intikamcılık ve bireyselcilik duygularıyla pasifize edilmek istenmesi; penisin, erk devlet ve toplum tarafından gerçekten de bir iktidar, güç ispatı olarak görülmesi; tecavüz suçunu, önlenemeyen hormon seviyesi olarak görüp meşrulaştırmaya çalışmaları gibi çeşitli nedenler […]

Kadının Toplumsal Konumunun Giderek Muhafazakarlaşması

Bir ideoloji ve ondan daha ziyade yaşam tarzını ve felsefesini ifade eden muhafazakarlık; Fransız Devrimi ve beraberinde Sanayi Devrimiyle şekle şemale bürünmüştür. Devrimlerin şekillendiriyor oluşu ideolojinin de aynı şekilde devrimci ve ilerici olduğunu göstermiyor. Bu hareketlerin getirmek istediği değişime karşı tepki hareketidir muhafazakarlık. Kökten değişime karşıdır, aynı zamanda kendi düşüncesinin devamlılığına etki edecek, mevcut düzenin bekasına katkıda bulunacak değişimlerin de destekleyicisidir Gelenek, aile, mülkiyet, reform, birey ve düzen, din muhafazakar görüşün kendini üzerine inşa ettiği temellerdir. Bu temeller üzerinden yükselirken aynı zamanda bunları sürekli besler ve yeniden üretir. Muhafazakarlığın tarihsel sürecine, ideologlarına fazlaca değinmeden bu düşünce yapısında kadının konumuna gelelim. Muhafazakar Düşüncede Kadın Gelenek, aile, mülkiyet, din gibi ana ögeleri bulunan bir düşünce sisteminin kadına nasıl baktığı az çok tahmin edilebilir. Gelenek başlığından baktığımızda, toplumsal değer yargılarının ve kabullerinin, oldukça uzun yıllar ve çeşitli ekonomik sistemler içerisinde kadını ikincilleştirdiğini görmekteyiz. Kadının bu konumu günümüze değin geleneğin çimentosu olagelmiştir. Halihazırda toplum yapısı ataerkil olan ülkelerin geleneğinde, kadının ikinci cins konumu geçmişten bugüne süregelmiştir. Elbette ki ezelden ebediyete giden bir yolculuk değil bu. Tarihsel gidişatlar içerisinde kadın, ezele uymayan bir şekilde biyolojik farklılıkların toplumsal ayrılıklara gebe bırakıldığı olaylara maruz kalmıştır. Tarihte yaşanan çeşitli cins ayrımcılıkları, biyolojik farklılıklar, kültürel-ekonomik-toplumsal değerler günümüz geleneğini oluşturmuştur. Muhafazakar düşünce sisteminin de savunduğu gelenek ne yazık ki kadını aşağı, erkeği üstün görmeye devam etmiş; evlilik kurumu, mesleki hayat vb mecralardaki var olan kültürü cinsiyetçi ve hiyerarşik inşa etmiştir., Muhafazakarlıkta Aile Aile ögesi hem muhafazakar düşüncede hem de diğer düşünce biçimlerinde önemli tartışma konularından bir tanesidir. Muhafazakarlık, aileyi hem toplumun temel birimi hem de geleneksel ahlakın koruyucusu olarak görmektedir. Temel birim üzerinde yükselirken koruyucu sıfatını almış bir birimi kendisi de korumak ve desteklemek zorundadır. Aile, geleneklerin nesilden nesile aktarılmasını sağlayan bir kurum olmakla birlikte mevcut düzenin küçük ama etkili bir minyatürü olagelmiştir. 2018’den baktığımızda, ekonomik ve siyasi sistemler aileye […]

Feminizm ve eylem birliktelikleri

Söz konusu “örgütlenme pratiklerimiz olunca” Türkiye’de kadın hareketinin en azından yakın tarihine bir göz atmak elzem duruyor. Üstelik bu yakın tarih, kadın mücadelesine çokça olumlu ve/veya olumsuz etkiler bırakmışsa ya da bu etkilerin derinlemesine analizleri bugünü anlamak ve yarını örgütleyebilmek…

Çekinmeden, yüreklilikle ve ısrarla başkaldırmak

Ataerki, erkeğin kadın ve çocuklar üzerindeki hegemonyasının üretimi ve yeniden üretimi üzerine kurulu toplumsal bir sistemdir. Ataerki içerisinde toplumsal yapının ilerleyişi, bu hegemonyanın devamlılığının sağlanmasıyla mümkündür. Bu minvalde kadınlar, erkekler ve çocuklar, üzerine düşen rolleri harfiyen yerine getirmelidir. Getirmediği takdirde toplumsal yapının devamlılığında ciddi problemler yaşanacaktır. Birlikte ama yalnız Bugün içerisinde yaşadığımız dünyada, Ataerki ve Kapitalizm, kendine özgü ve ayrık ilişkileri olan toplumsal sistemler olmalarının yanında; toplumsal yapıyı birlikte şekillendirdikleri bir durum da söz konusudur. Bu yüzden, Ataerkinin işleyişindeki herhangi bir işlevsel sorun, bir bütün olarak toplumsal yapıyı, söz konusu ikili ilişkinin (Ataerki ve Kapitalizm arasındaki “Patriyarkal Kapitalizm” olarak tarifleyebileceğimiz ilişkinin) kendisini ve ilişkinin karşı tarafını doğrudan etkileyebilir. Örneğin, toplumsal yapının bir parçası olarak “Ailenin” temelinde yaşanacak olan, erkeğin kadın ve çocuk üzerinde kurduğu hegemonyayı sarsıcı bir değişim; birbiriyle ilişki halindeki toplumsal yapının diğer parçalarını ve hatta bu ikili sistemin bütününü doğrudan etkileyecektir. Nasıl mı? Mesela kadının ikinci cins konumunun giderek aşınması, bugünkü üretim ilişkilerindeki kadınlara özgü “yardımcı işçi” pozisyonunu da değiştirecek bir durumdur. Kadınlar “esas işçi” olan erkekle eşit işe eşit ücret aldığında ve/veya ev içi yeniden üretim sürecindeki köleliği ortadan kalktığında, kapitalizmin “artı değer” üretiminin bir kolu işleyemeyecektir. Ya da, aynı değişim üzerinden akan dolaşımlarla, kendisini aile içerisinde erkeğin kadın ve çocuklar üzerinde kurduğu hegemonya üzerinden meşrulaştıran/var eden devletin halk üzerindeki etkisi de ciddi bir kırılma yaşayacaktır. Bu mantığa bağlı kalarak, bugün dünya üzerinde akarını bulamayan politik atmosferde, bahsettiğim ikili ilişki çerçevesinde kadın özgürlük mücadelesinin ne anlam ifade ettiğine dikkatlice bakmak gerekmektedir. Zamanın ruh halini kadınlar belirliyor Ataerki, özellikle yakın dönemdeki (elbette kadınların binlerce yıllık direnişlerini de arkasına alan) mücadelelerin sonucunda yer yer ciddi bir aşınmaya uğradı. Kadınlar, kazandıkları en temel insani haklarını bile ağır bedeller ödeyerek elde edebildiler. Zamanın ruh halinde toplumsal muhalefetin yer yer geri çekildiği ve toplumların sağ popülizme- ırkçılığa ve muhafazarkarlığa hapsedilmeye çalışıldığı bugün bile kadınların dünyanın dört bir yanında özgürlük arayışındaki ısrarcılığı devam ediyor. Fakat küresel düzeyde yaşanan çok yönlü kriz dinamikleri, ataerkinin en gerici unsurlarını yeniden canlandırmakla kalmayıp, kadınların […]

Muhafazakârlaşma, kapitalizm, ataerki

AKP/Erdoğan iktidarı 16 yıldır kadınların kazanılmış tüm haklarına el koymaya çalışıyor. Bunu yaparken kadın cinayetlerini, çocuk istismarını, şiddeti, tacizi, tecavüzü kendi zihniyetine uygun kılıflarla meşrulaştırıyor. Muhafazakârlaşma ve saldırılar Erkek egemen iktidarının kadınlara saldırıları son dönemlerde artan muhafazakarlaşma ile birlikte bir hız kazandı. Müftülere nikah yetkisi veren bir yasa kadınların tüm tepkilerine rağmen çıkarıldı. Aynı dönemde bir de -toplumsal cinsiyet rollerini çocukların zihnine küçük yaştan yerleştirmeyi amaçlayan- eğitimde müfredat değişikliği yapıldı. Yaratılmaya çalışılan “dini özgürlük” algısının aksine müftülere nikâh yetkisi veren bu yasa özellikle muhafazakâr kadınlar için ciddi tehlike oluşturuyor. Zaten çocuk evliliklerinde (çocuk istismarında) ve erkek çokeşliliğinde herhangi bir sıkıntı görmeyen erk zihniyetin eline bir de bu durumu meşrulaştırma aracı olarak “nikah yetkisi” verilmiş oluyor. Müfredat değişikliğiyle de hâlihazırda Ensar Vakfı ile imzaladığı protokoller ile çocuk istismarına bakışını tescilleyen MEB, kendi erkek egemen görüşlerinin devamcısı, kendilerine biat edecek bir nesil yetiştirme peşinde. Koruyucu yasa eksikliği Bunun yanında kadınların mücadeleleri sonucu çıkarılan fakat uygulamaya sokulmamış 6284 sayılı yasaya, medya aracılığıyla “yuva yıkan yasa” söylemleriyle saldırmayı da ihmal etmiyorlar.  Bu yasanın kadınları koruyan hükümleri uygulanmadığı için her gün onlarca kadın öldürülmeye devam ediyor fakat kimsenin bunlardan bahsettiği yok. Medya artan kadın cinayetlerini, tacizi, tecavüzü, şiddeti ve erkeklerin aldıkları tahrik indirimlerini görmezden gelirken, kadınları koruyan hükümleri olan bu yasayı ise manipüle etmeye çalışıyor. Yüceltilen erkeklik ve kapitalizm Mevcut iktidar tüm bunları sadece kadın düşmanı olduğu için yapmıyor. İktidar ayakta kalabilmek için kadınları kullanıyor. Kadınları ve çocukları evlere erkeklerin kölesi olarak hapsederken, ülkede uzun çalışma saatleri, düşük ücret, yoksulluk gibi birçok durumdan rahatsızlık duyan erkek işçileri evlerinde “efendi” yapıyor. Yargı ve polis teşkilatı kadınlara saldıran erkekleri cezasızlıkla ödüllendiriyor. Böylece yaratılan “erkek efendi, kadın ve çocuk köle” ilişkisi pekiştirilmiş oluyor. Kapitalizmin krizini sermaye lehine aşabilmek için kadınları eve hapsedip; hasta ve çocuk bakımı, ev ekonomisi idaresi, temizlik ve zorunlu cinsel hizmetle görevlendirmeleri yetmiyor. Yüceltilen erkeklik, […]

Erdoğanizmin şahini: Süleyman Soylu

Erdoğan’ın en çok zayıf düştüğü anda devreye girerek iktidara ortak olan çeşitli güçlerden bir tanesi Mehmet Ağar-Süleyman Soylu kliği oldu. 90’lı yıllarda özellikle İçişleri Bakanlığı kadrolarında başta polis teşkilatı olmak üzere yuvalanan Ağar ve grubu, zamanla oldukça organize bir suç aygıtı geliştirmişti. Bu kontrgerilla örgütü halk güçlerine karşı binlerce faili meçhul cinayetin, yargısız infazın, kaçırmanın, işkencenin sorumlusuydu. Soylu’nun çıkışı Ergenekon operasyonları sürecinde bir süre ortalıkta görünmeyen Ağar, Cemaat-AKP ayrışmasıyla birlikte yavaş yavaş yeniden boy göstermeye başladı. Bu kez ön plana kendisi değil, onun sözcülüğünü yürüten yeni bir yüz geçmişti: Süleyman Soylu. Mehmet Ağar’cı Süleyman Soylu oldukça sert bir Erdoğan karşıtlığından, adım adım önce Erdoğan sempatizanlığı çizgisine gelmişti. Ardından onun destekçisi, sonra iktidarının bileşeni, 15 Temmuz sonrası da iktidarının ortağı çizgisine sessizce geliverdi. Mehmet Ağar’ın eski Türkiye’deki koltuğu yeni Türkiye’de Süleyman Soylu’ya veriliyordu. O artık İçişleri Bakanı idi. Adlandırılmayan rejim Baskıcı iktidarlar kitleler gözünde baskılarını uluorta yapabildikleri ama adlandırılmaktan, tanımlanmaktan kaçınabildikleri oranda güçlü görünürler. Yasa tanımaz Erdoğanizm iktidarı, tanımlanmaktan ve adlandırılmaktan “terörle mücadele, FETÖ, PKK, YPG, Gezicilerle mücadele” söylemleri ile kaçmaya çalışıyor. Soylu bu konseptin önemli bir uygulayıcısı. “Ne yaptımsa yasalar çerçevesinde yaptım” diyen Ağar’ın iktidar içerisindeki sözcüsü. Erdoğan’ın sopası. İktidarın kötü polisi. Üstelik ekonomik kriz ortamında dünya genelinde trendi yükselen otoriteryanizmin istediği tarzda bir profil. Soylu konsepti Soylu konsepti kendisini tekrar eden bir döngü içerisine yerleşiyor. Önce iktidarın özniteliği açığa vuruluyor: Örneğin Hatun Tuğluk’un cenazesindeki provokasyonun içerisinde görünüyor. Polise uyuşturucu satıcılarının bacaklarını kırma talimatını veriyor. Gözaltında infazlara davetiye çıkaran söylemler saçılıyor. Ağzından hakaretler, tehditler, aşağılamalar eksik olmuyor. Ardından bütün bunların meşruluğuna halel getirmeyecek şekilde “hukuk, hukuk devleti, demokrasi” gibi kavramların ardına sığınıyor. Bu kavramları yeniden tanımlıyor. “Terör”ün, “dış güçler”in, “vatan hainleri”nin olduğu yerlerde bu kavramlar yeniden tanımlanmalı elbette. Modern tarihin en büyük baskıcı rejimleri hep birer “hukuk devleti” ya da “cumhuriyet” olarak tanımlanmıyor muydu? Zirvedeki gerilim Erdoğan bir Osmanlı-Bizans devşirme […]

Avusturya’da Büyük Sermayenin Zaferi

Almanya genel seçimlerinden iki hafta sonra Avusturya’da da genel seçimler gerçekleştirildi. Tıpkı Almanya’da olduğu gibi, Avusturya’da da sonuçlar ciddi bir “sağa kayış”ı gösteriyor. Bu sonuçları doğru bağlamda okumak adına önce kısaca ülkede uzun zamandır belirleyici bir güç olan politik sisteme bakmamız gerekiyor. …

ROTA: Halk güçlerinin iki yolu*

Türkiye’de uzun süredir egemenler arasında, devlet işleyişi ve sermaye birikiminin yönetilmesi üzerine bir çatışma yaşanmaktadır. Sürekli derinleşen devlet ve hegemonya krizleri içerisinde, AKP/Erdoğan rejiminin meşruiyeti, hileli referandum ardından büyük bir darbe almış durumda. Rejim kendisini kurtarmak adına devreye sokulan “başkanlık diktatörlüğü”nün inşası yolunda, gitgide zora ve baskıya başvurmak zorunda. Nitekim her gün yeni bir operasyon, tutuklama, gözaltı, infaz, siyasi linç olaylarına tanık oluyoruz. Görünen o ki; baskı politikaları sermaye güçlerinde de panik yaratmış. Bu yüzden sermaye dolaşımının güvenliğini garantiye alan bir toplumsal restorasyon hamlesi devreye sokuluyor. Evet, Batı destekli finans-kapital Akşener/CHP merkezli açık bir restorasyon hamlesi için düğmeye bastı. Restorasyon hamlesi bolca “demokrasi, adalet, hukuk devleti, AB ile daha iyi ilişkiler, insan hakları” gibi  söylemler içeriyor. Fakat amaçlanan elbette bunlar değil. Amaçlanan şey, 2019’da Erdoğan’dan kurtulup,“ılımlı”, sermayenin çıkarlarına daha uyumlu ve nihayetinde TC devletini “kurtaran/koruyan” bir geniş merkezi, iktidara getirmek. Demokratik Devrimi tamamlamak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu esnasında gerçekleştirilmemiş ya da yarım bırakılmış bir demokratik devrimden söz edilebilir. Oldukça cılız bir sanayileşme gerçekleşse de, tasfiye edilmeyen vurguncu tefeci-bezirgan sermaye ile uluslararası finans kapital, yeni Türk Devletinin iktidar koltuğunu çoğunluğunu askerlerin oluşturduğu devlet sınıflarıyla paylaştı. Üstelik devralınan bu antika devletin temel niteliklerinde pek fazla değişikliğe gidilmedi. Halkın kendisi de bu sürecin tam bir öznesi olamadı. Çünkü kurucu irade halkı koyun sürüsü olarak gören ve onun örgütlü gücünden ödü kopan bir sınıfsal geleneği bünyesinde barındırıyordu. Ortaya çıkan rejim oligarşik-totaliter bir despotik cumhuriyet oldu. İçinde halkın zoruyla zorla sokulmuş olan kimi demokratik kazanımlar olsa da, bu kazanımlar kurumsal bir işleyişle korunmadığı için sık sık yok olmakla karşı karşıya kalabiliyor. Ve her dönemde bütün o kazanımları bir çırpıda atmaya-tasfiye etmeye hazır bir devlet sistemi var. Mecburen kısaca ve kabaca yapılan bu giriş, sadece tarihsel bilgi vermek amacıyla yapılmadı. Devletin despotik yapısı ve sermayenin asalak karakteri bugün halen sürmektedir. Bu olgular bugün, siyasi ve toplumsal mücadeleyi şekillendiren, […]

Savaşçı ve bilge bir Alevi hareketi yaratılmalı

Sivas katliamı protestolarının atmosferinde meydana gelen dört gelişme Alevi hareketinin geldiği konumu önemle işaret etmektedir. Birincisi; Cami-Cemevi projesiyle Sünni İslam’la bütünleşen İzzet-ullah’un CEM vakfının son icraatı “Ramazan Cemi” yönergesi, Alevilikteki asimilasyonun ne boyutta olduğunu gösteriyor. CEM Vakfı’na bağlı cemevlerinde böylesi uygulamalara gidilmesi belki tek başına sorun görünmüyordu. Ama “yönergenin” Pir Sultan Dernekleri cenahında da karşılık bulması, sorunu boylu boyunca önümüze serdi. Tarihselliği eksik ama olumlu bir bildirge İkincisi; 4 Temmuz’da yayınlanan “ Hacı Bektaş Bildirgesi” oldu. “Yol Erkan Bildirisi” olarak da bilinen bildiri, hem Alevi hareketince hem de iktidar mensuplarınca çok tartışıldı. Asimilasyona ve İslam takiyelerine karşı ortaya konan bildirge “öze dönüş” kaygısıyla yazılmıştı. Fakat Alevilerin önemsediği İmam Ali, 12 İmamlar, 7 ulu ozanın bildiride olmaması çok dikkat çekiciydi ve bu büyük bir eksiklikti. Bildirge cesareti ve Alevilik öz değerlerini yansıtmasıyla olumluluk taşıyor, Alevilerin “Kadim Tarihine” inebiliyordu belki; ama “tarihsel gelişiminin” yanından bile geçmiyordu. Esas sorun “ulusalcı” yaklaşımdır Üçüncüsü; Osman Baydemir’in 2 Temmuz Katliamı anmasında Sivas’ta yaptığı tartışmalara yol açan açıklamadır:”Buraya acıya ortak olmaya geldik. Buraya üç karanfil bıraktık. Biri Şeyh Sait torunları adına, diğeri Seyit Rıza torunları adına ve üçüncüsü Hacı Bektaş ve Pir Sultan torunları adına bırakılan karanfillerdir”. Alevi önderlerinin yanında Şeyh Sait isminin birlikte anılması birçok Alevi önderce kabul görmemiştir. Böylesi bir yerde ve zamanda açıklamalarda Alevilerin hassasiyetini göz önünde bulundurmak gerekirdi elbette. Ancak tartışmalardaki üslup, meselenin öz itibarıyla “Kürtler ve Aleviler” meselesi olduğunu açığa çıkarmıştır. Kastını aştığını belirterek özür dileyen Baydemir’in Diyarbakır Belediyesi Başkanlığı döneminde Alevi hareketine ne kadar katkı sunduğu bilinmektedir. Buradaki esas sorun Aleviler’deki Kemalist, ulusalcı, aydınlanmacı etkinin bir kere daha hortlatılmak istenmesidir. Yoksa açıklamaya bakıldığında, ezilen ve isyan eden önderlerin “birliğini” savunmaktan başka bir şey yoktur. Karşı açıklama yapanlar Seyit Rıza’nın bir Alevi önderi olduğunu ve 38 Dersim Katliamı’nın Atatürk döneminde yapılmış bir Alevi Katliamı olduğunu kabul etmekte midir ki? Vahim bir bildirge […]

Adalet Yürüyüşü ve sosyalistler

Kaotik, dolayısıyla dinamik ve karmaşık toplumsal-politik atmosferin içinde soluk alıp veriyoruz. 16 Nisan sonrasında kazanılan ivmeyle, Haziran İsyanı’yla açığa çıkan ve bir biçimde ayakta kalan toplumsal dinamiklerin yeniden hareketlendiğini görüp-yaşıyoruz. Referandum akşamından itibaren sokaklara çıkan kitlelerin hakiki bir özgürlük arayışı ve öz örgütlenme ihtiyacı içerisinde olduğu ve adeta çırpınarak öznesini aradığı gerçekliğiyle yüzleşip zorlanıyoruz. Tam da bu noktada, Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “Adalet Yürüyüşü”, başladığı günden bugüne ülke siyasetinin ana tartışma başlıklarından biri haline geldi. Söz konusu eylemin yürütücü gücü CHP ve Kılıçdaroğlu olunca, Adalet Yürüyüşü’nün ülkenin gidişatı açısından önemi ve açığa çıkardığı olanaklar/fırsatlar yanında, CHP’nin başat güç olduğu eylemin duruşu ve programatiği açısından içerdiği kaygı ve handikaplar da tartışılıyor. Sorun alanlarına ve esasa dair yoğunlaşmadan önce belirtelim; Adalet Yürüyüşü, toplumsal hareketlilik halinde olduğumuz şimdiki olağanüstü dönemeçte son derece önemli. Etrafında topladığı toplumsal dinamiklerle birlikte olarak havasını solumamız gereken bir hamle. Ancak; bu duruş, karşımızdaki gücün karakterini iyi bilen, mevcut durumu çıplak ve en berrak haliyle kavrayan, ittifak ve karşıtlık odaklarını doğru gören bir konuma yerleşmeli, stratejik duruluk ve taktiksel zenginlik içermelidir. CHP’nin sınırları, sosyalistlerin pozisyonu Adalet Yürüyüşü’nün önemi ve açığa çıkarabileceği olanaklara gölge düşürmeden belirtelim; CHP’nin “Adalet Yürüyüşü”, kendisine özgürlük ve demokrasiyi esas alan bir stratejik duruşun ürünü değildir. Unutmayalım, Cumhuriyet Halk Partisi, sermaye ile organik bağ içerisinde olan bir devlet partisidir. Menşei ve sınıfsal konumlanışı gereği, siyasal söylem ve eylemlerinin ardındaki esas saikleri bu gerçeklik üzerinden okumak, CHP’nin “sol” ufkunun sermayenin belirlediği sınırlar dışına taşamayacağını ve “devletin bekasını” esas alacağını netçe görmek gerekir. CHP’nin olağanüstü momentlerde dümeni sürekli sağa kıran politik hamleleri, rastlantısal değil, tam da bu gerçeklikten çıkıp geliyor. Dokunulmazlıkların kaldırılmasını onaylama, 15 Temmuz’dan sonra muhalefet odakları için önemli bir kapı aralayabilecek olan 24 Temmuz mitingini es geçerek Yenikapı ruhuna tabi olma, 16 Nisan’da Hayır’ın hem sandıkta hem sokakta kazanmasına rağmen […]

Filipinler: Duterte Ne Yapmaya Çalışıyor?

Filipinler devlet başkanı Rodrigo Duterte, 21 Ekim’de Pekin’de Çin başkanı Xi Jinping ile yaptığı görüşmede Filipinler’in ABD ilişkilerine dair konuştu. “ABD’den hem askeri hem iktisadi anlamda ayrılıyorum” diyerek, kendisini Çin ve Rusya’ya daha yakın hissettiğini söyledi.[1] Fakat ertesi gün, Çin’den dönünce bu sözleri sarfınazar etti. ABD’den kopmanın…