Demokratik Cumhuriyet

ROTA: Gerçekler, Olasılıklar, Söylem ve Program

24 Haziran seçimleri krizler yumağıyla çevrelenmiş iktidar açısından çözüm üretici bir rol oynayamaz. Biliyoruz ki gerçekten adil bir seçim ortamında olsaydık, yani en asgari burjuva demokratik koşullar ortaya çıksaydı Erdoğan iktidarı çoktan un ufak olurdu. Ve biliyoruz ki 24 Haziranda gerçekten adil bir seçim durumu olsa Erdoğan kaybeder. Ancak durum öyle değil ve böyle bir durumda oturup izlemek ve sandık hesaplarına hapsolmak bizler açısından son derece tehlikelidir. Bu süreçte çokça bilinen birkaç noktayı tekrar vurgulamak yararlı olacaktır. 1. Erdoğan iktidarını sarmalayan ekonomik bunalım onun ve kurmaylarının kötü yönetiminin ya da hatalı tercihlerinin sonucunda meydana gelmedi. Var olan ekonomik buhran bir “birikim rejimi” krizidir. Bu birikim rejimi krizi AKP’nin 16 yıldır üzerinde sörf yaptığı dalganın bitmesini ifade ediyor. Krizin farkında olan iktidar çeşitli reçeteler ortaya koyuyor, ancak hakikat yine devreye giriyor. Mehmet Şimşek tarafından açıklanan “yeniden dengeleme” programının süslü adı hiçbir işe yaramıyor. Program Erdoğan iktidarı tarafından uygulanırsa adeta “kendi kuyruğunu yiyen yılan” misali bir etki yaratacak. Hâlihazırda vergi yükünün üçte ikisi alt sınıfların üzerinde olduğu bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Paket bu vergi yükünü arttırmayı hedefliyor. Bu vergi yükünün arttırılması yalnızca iç tüketimi daraltmakla kalmaz, sosyal hoşnutsuzlukları da zirve noktasına çıkartabilir, büyük isyanların fitilini ateşleyebilir. Evet Erdoğan’ın ya da bir başkasının 24 Haziran/8 Temmuz sonrası işi çok zor. Ama bu bizim adımıza hiçbir şeyi çözmez. Erdoğan’ın 24 Haziran sonrası olası bir zaferi ekonomik daralmayla gölgelenecek. Ama böyle bir durumda da ekonominin yıkıcı etkilerini bekleyecek kadar saf olmamamız gerekiyor. Olası bir iktidar değişikliği için de geçerli bir durum bu. Bilmemiz gerekir ki yukarıda verilen kavgadaki herkes (Erdoğan, İnce, Akşener, Karamollaoğlu) borçlananlarla borçlandıranlar arasındaki çelişkide borçlandıranlardan yanalar. Bize başka bir yol gerek. İktidar ve muhalefetin ekonomi yönetimini devralıp almaması konusundaki tartışmaların dışına çıkmak gerekir. Bu, olası bir ekonomik restorasyonun sınırları dışına çıkmak, reel sınıf politikası inşa etmenin imkânlarını yaratmak demektir. Örneğin finansal borçlanma […]

Ne yapmalı, nasıl yapmalı?

Darbe-karşı darbe ve şimdi de OHAL ilanıyla Türkiye’deki keşmekeş hız kesmeden devam ediyor. Öncesinde yaptığımız politik analizlerle bir darbe ihtimalinden bahsetmiş olsak da, gerçekleşme zamanı, biçimi ve sonucu, kendi içerisinde birçok karmaşık süreci ve gerilimi de beraberinde getirdi. Sonuçta, zaten uzun süredir devam eden bir sistem ve rejim krizi yaşarken, şimdi bir de devlet kriziyle karşı karşıyayız. Solun tuhaf davranışları Son bir aydır yaşadığımız politik karmaşanın öncesinde de; birçok tarihsel zaafla yüklü olan, o tarihsel zaafları günümüze kadar taşıyıp derinleştiren, yaşanan gelişmeleri büyük bir panikle ve ne yapacağını bilemez halde izlemekle yetinen bir Türkiye solu gerçekliğimiz vardı. Şimdi, şiddetinin artması kaçınılmaz olan bu gerilimin ve kaosun içerisinde de, aynı “ne yapacağını bilememe hali” artarak devam ediyor. Güncel politik durumun yüksek gerginlikle dolu karmaşasının yanında açığa çıkardığı olağanüstü devrimci fırsatları göremeyen, halk güçlerini kendi “tıkanmış” durumları içerisinden algılayarak birbirine düşmanlaştırmaya çalışan ve sürece öncülük etmeyi bırakın, bir biçimde halk güçlerinin bile sürekli gerisine düşen sosyalist hareketler açısından bir karar aşamasının içerisindeyiz. Kendi “panikçi” dünyalarına gömülmüş olan bu güçler, kendileriyle bir biçimde ilişki halinde olan herkesi ve her şeyi de sol güçlere dair bir umutsuzluğun içerisine çekiyorlar, ama kendi durumlarının bile farkında değiller. Halkın alternatif bir güç, toplumsal muhalefetin ise ortak mücadele zeminleri arayışının olduğu bu süreçte, böylesi tutumlar ne kadar doğrudur? İçinde bulunduğu koşulları algılayamayan, gücünü nereye ve nasıl kullanacağını bilemeyen, çubuğu dönemsel ve güncel kertelerde nereye ne zaman bükeceğini tartamayan, sadece eleştiren ama hiç bir alternatif sunamayan bir konumda eleştiri yapma geleneği solcular arasında birden diriliverdi. Solun kim olduğuna, tarihsel ve güncel görevlerinin ne olduğuna, hedeflerine ve halkın çıkarlarını en doğru şekilde nasıl savunacağına yoğunlaşması gerekiyor. Ortak hedef, ortak mücadele Türkiye devrimci demokrat güçleri olarak, “ne yapmalı” sorusuna verdiğimiz karşılıklar kara bir delikte salınım halinde. Yirminci yüzyılın ağır yenilgileri altında ezilen sosyalist hareketlerin yeni dönemi, yirmi birinci yüzyılda dünya kapitalizminin […]

Kavşak Noktası

A. İsyan’dan bugüne Haziran İsyanı günlerinde hiç beklemediği bir anda kendi iktidarının sonunun geldiğini gören AKP, hemen yedi ay sonra 17-25 Aralık’ta “içerden” darbelenerek cezaevine kapatılma riskiyle tanışmıştı. Darbeyi vuran en yakın “ittifak” gücü/Cemaat’i kaybederek denge ve güç kaybına uğrayan AKP, Ordu ile “flört” etmeye sürüklenmişti. O arada, PKK’yi kuşatıp sıkıştırarak zayıflatma amacıyla yürüttüğü “Çözüm sürecinde” kaybeden taraf olduğunu da gördü ve son darbeyi 7 Haziran’da aldı. Bütün bu süreç içinde, aynı zamanda, Ortadoğu politikaları da iflas etmiş, kendi deyimleriyle “değerli yalnızlık” içine düşmüşlerdi. Ancak, AKP, her biri özel ağırlık taşıyan ve normal şartlarda hükümetin düşmesini sağlayabilecek güçte olan bu darbeleri atlatabildi ve halen iktidarda! Ama, nasıl ve ne pahasına? Gezi isyanının bastırılması sürecinde başlayan, 17-25 Aralık’ta yaptığı yolsuzlukları açığa vuran Cemaat’in “darbe girişimiyle” hız kazanan ve nihayet, 7 Haziran öncesinde Rojava’daki gelişmeler ve HDP’nin barajı aşacağının kesinleşmesi üzerine “Çözüm masasının devrilmesiyle” askeri biçimlere bürünerek yoğunlaşan özel bir “yönetim tarzı” oluştu. Bu “tarz”, kitle destekli bir açık faşist diktatörlüğün zemin taşlarını döşüyor. İşte, AKP, başka sebeplerin yanı sıra, özellikle bu özel yönetim tarzı sayesinde halen hükümet edebiliyor. Öyle ki, kaybettiği 7 Haziran seçimlerini bile fiili durum yaratarak olmamışa çevirebildi ve hukuk dışı bir “Darbe” biçiminde yürüttüğü 1 Kasım süreciyle hedefine ulaşabildi. Bu yönetim tarzı, özel bir öge tarafından belirleniyor; evet, her tarafımızı kuşatan gerilim politikalarından söz ediyoruz. Sürekli ve açılıp saçılarak toplumun tümünü ve yaşadığımız zamanın her anını kaplayan bir “kontrollü gerilim”, bize dayatılan “yönetim tarzının” ana ögesini oluşturuyor. Süreklileşen ve birçok biçime bürünen gerilim politikalarıyla toplum kamplaştırılıyor, bu kamplar birbirine düşmanlaştırılıyor ve ama her durumda, “Sünni-Türk-Erkek” bir tabanın “İslamcı bir Türkçülük” ve “Devletin Bekası” zemininde AKP’nin arkasında toplanarak pekiştirilmesi hedefleniyor. Çıkarılan yeni yasalarla; yasama, yürütme ve yargının biçimsel de olsa var olan özel alanları, birleştirilerek merkezileştirildi ve bu özel tarz, onu yargılayan ya da hızını kesen herhangi bir engelle […]

İktidar Krizi Derinleşirken, Peki Ya Şimdi Ne Yapmalı?

Öngörüldüğü gibi 7 Haziran seçimleriyle, “sandığın matematiğini” de aşan yeni bir toplumsal momente sıçrandı. Gezi ayaklanması, Kobane direnişi (ve direnişi toplumsallaştıran 6-8 Ekim serhildanı) ve şimdi 7 Haziran ile, somut bir kazanımla taçlanan üçüncü bir momentin ayakları  örülmeye başladı… Gelinen noktada, mevcut durumun kendisi ve HDP ile kazanılan 6 milyonluk oy, Türkiye ve Ortadoğu halklarına nefes aldırmış, sol/sosyalist güçler ve halkçı dinamiklerin hareket alanlarını genişletmiştir. Her halükarda lehimizedir, hayırlıdır. Bir başlangıç olarak; Toplumsal bir reddedişin sandığa yansımasıyla burjuvaziye mevzi kaybettirildi. Erdoğan AKP’sinin ayakları altından parlamento zemini halk güçleri tarafından “bir daha asla eskisi gibi olmayacak” şekilde çekiliverdi. Evet, bu hala bir başlangıç! Ancak, güçlü bir başlangıç. Seçim Sonrası Tablo Evet, seçimlerin üzerinden bir ay geçti. Lakin iktidar krizi derinleşerek sürüyor… AKP’nin tek parti iktidarı dönemi kapandı. 8 Haziran sabahı itibariyle Ankara’da tıkanan parlamento trafiği, meclis başkanlığı seçimleri, koalisyon kulisleri ve bugünlerde daha da öne çıkarılan erken seçim ihtimalleri ülke gündeminin nabzını tutuyor. Bir aydır ardı ardına partilerden gelen koalisyon hükümeti açıklamalarını, azınlık hükümeti tartışmaları ve erken seçim öngörülerini, Baykal’ın yeniden hortlatıldığı ve Gül’ün devreye sokulduğu senaryoları seyir halindeyiz… AKP ile koalisyona CHP’nin daha istekli davrandığı, şimdilerde hafiften kendini geri çektiği, MHP’nin pazarlık marjını yüksek tuttuğu, lakin meclis başkanlığı seçimlerinde AKP’ye el yükselttiği ve daha da yakınlaştığıbir tablo var karşımızda… AKP, MHP ile mi CHP ile mi koalisyon yapacak yoksa erken seçim ihtimallerini mi zorlayacak, her gün herkes bu sorunun önüne sonuna getirilmiş başka eklerle birlikte hesap kitap yapmaya, öngörülerde bulunmaya çalışıyor. Erdoğan, türlü zamana yayma politikaları nihayetinde çok şükür(!) 10 Temmuz itibariyle hükümeti kurma görevini devrik Başbakan Davutoğlu’na vermiş bulunuyor. Dolayısıyla kırk beş günlük koalisyon süreci resmen başlamış oldu. Ve, malum gündem bulanıklığı, aynı tartışmalarla 23 Ağustos tarihine kadar politik gündem sürekli güncellenecek şekilde devam edecek gibi görünüyor. Ancak şunu bir kenara yazmak gerekir ki, CHP ya da MHP fark […]

7 Haziran’dan Sonra*

Seçim dizisinin ilk ikisinde rakiplerinden sıyrılıp ipi önde göğüsleyen AKP, üçüncüde kuyruğundan yakalandı. Şimdi, sanki hep onların olacakmış gibi sımsıkı yapıştıkları iktidarın zirvesinden yuvarlanma riski güçlenince, şaşkın gözlerle inanamayarak etraflarına bakıyor, kabullenemeyerek ya da hala anlayamayarak git-geller yaşıyor, kimi kez küsüyor, bazen pişkinlik yapıp yüzsüzlüğe vurarak hiçbir şey olmamış gibi şişiniyor, bazen de öfkeyle ve aptalca bağırıp çağırıyorlar. Elbette, soğuk gerçeği bir süre sonra netçe görecek, kenarına geldikleri mutlak iktidarın ulaşamayacakları bir uzaklığa uçup gitmesine de alışacaklar. Üstelik her şey yeni başladı, zaman aktıkça kim bilir neler yaşanacak ve günün sonunda acaba kim nerede olacak, henüz belli değil. Açık ki, işlenen onca suçun bir faturası var ve ilk fırsatta önlerine koyulacak. “Emri ben verdim” pervasızlığıyla işlenen onca cinayet, “ben yaparım, bir şey olmaz” tarzında yapılan onca yolsuzluk, bölgede ne kadar katliamcı çete varsa hepsine akıtılan para ve silahlarla yürütülen savaş kışkırtıcılığının hesabı sorulabilir. Gelecek kuşakların cebinden çalıp “borçlanarak” şişirilen “ekonomi balonunun” yakınlaştığı anlaşılan patlayışıyla ortaya dökülecek gerçekler de, o pek övündükleri “ekonomik başarılarının” iç yüzünü-vurgunculuklarını açığa çıkarabilir. Kendi düzenlerine ait yasaların ve hatta anayasanın sanki çok normalmiş gibi rahatça çiğnenmesiyle kazanılan rütbe ve mevkiler; evet, bunlar ve arkalarından sökün edecek çok daha fazla “ağır suç” kapsamındaki “faaliyetler” de, şimdi yargılanma riskiyle karşılaşmış durumda. Evet, sadece iktidar değil, vurgunculukla cebe atılan zenginlikler ve koltuğuna oturulan bütün mevkiler, üstelik hesabı sorulup cezası çekilerek kaybedilebilir. Tehlike büyük, iktidarın zirvesinde sinirler gergin, belli ki korku dalgaları geziniyor ve hatta kimileri batan gemiyi terk etme hazırlığında. Sefilliğin Tablosu İktidarın gücünün arkalarından çekilme olasılığı bile bazı gerçekleri su yüzüne çıkarmaya başladı. Korkak, çapsız, birbirinin kuyusunu rahatça kazabilecek fırsatçılardan oluşan bu sinsi ve bayağı güruh, bütün çirkinlikleriyle hoplayıp zıplıyorlar. Öyle ki, burnunuzu tıkamadan yanlarından geçerseniz pis kokudan bayılabilirsiniz. Arınç’ın, seçim gecesinde, yaşadığı korkuyu açığa vuran şaşkınlık, öfke ve dehşetle karışmış ve “bir an önce kaçma” isteğinin tablo gibi […]

Neden Demokratik Cumhuriyet?

Toplumsal Özgürlük Gazetesi-Nisan 2014 Sayısı 06.04.2014 İçinde yaşadığımız süreç tarihsel değişimlere gebe. Gezi ayaklanması, sönümlenmeyip sürerek kalıcı bir yapı kazandıkça; kendine has ve yeni birçok örgütsel formlar ortaya çıkarıyor; ruhu, farklı toplumsal ve siyasi dinamiklere saçılarak onları devrimcileştiriyor ve büyütüyor.Anti- kapitalist ve demokratik-halkçı toplumsal dinamikler, Gezi ruhundan besleniyor.İşçi sınıfının, zaman ayarsız bomba gibi “süprizler” patlatmaya gebe olduğuna dair alametler epeydir belirginleşiyor. Fabrika işgalleri bunu göstermiyor mu?Kürt Özgürlük Hareketi yıllardır, inkarcı ve sömürgeci oligarşik-totaliter rejime karşı verdiği mücadelede artık yalnız değil. Kadınlar ve gençler, artık eskisinden daha fazla kendine güvenli, inatçı ve boyun eğmeyen bir duruş içindeler.Peki, mücadele dinamiklerinin böylesine geliştiği bir süreç, mücadelenin yönünü nasıl etkiliyor? Eskiden söz içeriği aşıyordu, şimdi içerik sözü aşıyor. Mücadelenin nicel birikimlerinin Gezi ile uğradığı nitel dönüşüm, şimdiki mücadele hattını da sıçrayarak başka bir zeminde konumlanmaya zorluyor.Günümüzde, politik süreci Gezi öncesinin “hak kazanımı” konjonktürü üzerinden ve protesto diliyle başlayarak sonunda “boşluğa” bağlanan söylemlerle yürütebilir miyiz? Öylesi bir tutum, günümüzün toplumsal gerçekliğinin gerisine düşmek olmaz mı? Yaşadığımız ve dönüştürücü gücünü hepimizin kabullendiği “Gezi” gerçekliği, yaşanmamış gibi devam edebilir miyiz?Şimdi, Gezi’de ve sonrasında, halkın öfkesi ve bilinci yükselmişse ve harekete geçip meydanları zapt etme eşiği çıkarları her zedelendiğinde kolayca aşılabiliyorsa, bu gerçekliğin işçi sınıfının ve diğer halk güçlerinin siyasi temsilciliğine ya da öncülüğüne talip olan güçlere, yeni ve özel görevler yükleyeceği açık değil midir? Sermayenin iktidarına “asma yaprağı” işlevi gören ya da halka baskı yapan devlet kurumlarına, halkın iradesini dayatma zemininin üstüne yerleşmenin fiilen yoklandığını ve toplumsal meşruiyetinin de epey güçlü olduğunu görmek, güçlenmeye çalışan bu toplumsal eğilime can vermek ve öncülük yapmak gerekmez mi? Gezi’nin devrimci ruhunu arkasına alan öylesi bir mücadele yolunun toplumsal ve siyasal alanda yaratacağı “fiili iktidar” odağı; sermayenin mutlak iktidarının şimdiki oligarşik-totaliter rejimiyle savaştıkça, sermayeye karşı bir halkçı iktidar alanı inşa etmeye yazgılı değil midir? Ve hatta, giderek bir “ikili iktidar” durumu oluşamaz […]