Emeğin Öznesi Olduğu Bir Ekolojik Kurtuluş Perspektifi İçin 

Görsel: Sebastião Salgado

Ekolojik çöküş çağında emek ve ekoloji arasındaki ilişki, üzerine daha çok düşünmemiz ve harekete geçmemiz gereken bir konu. Ancak politik ekoloji alanında dahi bu ikili arasındaki ilişki ve emeğin ekolojik krizdeki politik özneliği üzerine oldukça az kaynak var. Ekolojik kriz doğal bir olgu değil, toplumsal bir kriz. İnsanlar parçası oldukları doğa ile ancak ve ancak emekleri dolayımıyla ilişki kurdukları/kurabildikleri için bu toplumsal meseleyi konuşurken emeği saf dışı bırakamayız. 

Hiç ele alınmadığını söyleyemeyiz fakat çevresel çalışmalarda emek ve ekoloji arasındaki ilişki daha çok negatif bir perspektiften ele alınır. Burada şu argüman oldukça yaygın: Emek sanki onun bir parçası değilmiş gibi doğayı ancak yıkıma uğratır. İlk başta hemen belirtmeliyim, bizzat emek zaten doğanın dışında eyleyen bir şey değil, doğanın özel bir fonksiyonudur. İkincisi, evet ekolojik yıkım süreçlerinde de emek devrededir, ama bu onun kendisiyle ilgili değil, kim/hangi özne tarafından hangi amaçla kullanıldığıyla ilgilidir. 

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, bugün etrafımızda çevresel manzara olarak gördüğümüz hiçbir şey yoktur ki o insan emeği tarafından üretilmemiş olsun. Dolayısıyla nasıl ki toplumsal ilişkiler tarafından şekillendirilmemiş bir doğadan bahsedemiyorsak bugün doğal olarak emeğin öznesi olmadığı ya da üretmediği bir ekolojik düzenden de bahsedemeyiz. O zaman emek ve ekoloji hareketlerinin ortaklaştığı bir siyasi bileşke bugünün hayati meselesidir. Bu yazıda bu meseleyi Stefania Barca’nın henüz türkçeye çevrilmemiş olan “Workers of the Earth: Labor, Ecology and Reproduction in the Age of Climate Change” kitabından faydalanarak tartışmaya açmak istiyorum. 

Emek merkezli bir çevresel tarih anlatısı

Kitabın ilk bölümü yazarın “labor environmentalism (emek çevreciliği)” olarak kavramsallaştırdığı şekilde ekoloji hareketinin emek merkezli tarihsel bir yeniden anlatımı. Bu yaklaşım hükümetler ve piyasa tarafından vahşi doğanın korunumu olarak anlatılan çevrecilik tarihinin tam karşıtı. Barca burada çevresel tarih disiplinin emek/çevre ikilemine ufuk açıcı bir perspektif kazandırabileceğini iddia ediyor, çünkü çevresel tarih dediğimiz şey emek tarihi olmadan düşünülemez. Emek, görebildiğimiz her şeyde, yani çevresel manzarada derinlemesine somutlaşmıştır. Bu bakımdan emek doğayı ondan korumamız gereken bir şey olamaz, doğayı yıkıma uğratan ve bu yüzden doğayı korumamız gereken  asıl şey ise toplumsal ilişkiler olan mülkiyet, sermaye ve devlettir. 

Barca, sonrasında 1980’li yıllarda İtalya’da görülen örgütlü emek ve çevre hareketlerinin işbirliği yaptığı tarihsel örnekleri vererek emeğin halihazırda doğa için savaştığını iddia ediyor. Fakat bunu iddia etmek için yalnızca örgütlü ücretli emeği incelemiyor. Ücretlendirilmemiş emek de, kadınların bakım emeği, geçimlik üreticiler ve yerli halkları da emeğin doğa için mücadele ettiği tarihsel örnekler olarak ele alıyor. 1980’li yılların sonlarında İngiltere’de Hinkley C Nükleer Enerji Santrali projesine karşı örgütlenen kadınlar, nükleer enerjinin yaşam alanlarında ve işçilerin bedenlerinde oluşturacağı tahribattan dolayı ev içi bakım yüklerinin artacaklarını fark etmişlerdi. Bu yüzden nükleerin inşa edilmemesi için kapsamlı bir kampanya yürüttüler.

Bununla birlikte Latin Amerika’nın geçimlik üreticileri ve yerli halkları da Amazon’lara bakan ve bu şekilde karşılıklı bir üretim ve yeniden üretim ilişkisi içerisinde olan emekçiler olarak karşımıza çıkıyor. Tam da burada kritik iki mesele var. İlk olarak yazar, “ücretli işçileri hiçbir şekilde dışlamadan, ücret almayan emekçileri da kapsayacak şekilde işçi sınıfının kapsamlı bir şekilde yeniden tanımlanmasına” ihtiyaç vardır diyor. Bu, kapitalist üretim biçiminin neden olduğu, dünya sistemlerinin eşi benzeri görülmemiş bir şekilde bozulmasına karşı, sınıfın özerk ancak birbiriyle ilişkili kesimlerinin birliği için hareketin stratejisinin özüdür. İkincisi ise ev işleri ve geçimlik işlerde çalışanların (kadınlar, geçimlik üreticiler, yerli halklar) yeniden üretim emeği kapsamında yürüttükleri yeryüzüne bakım veren (Barca bunu earthcaring activity olarak kavramsallaştırmış) faaliyetlerini yeniden değerlendirmek. Çünkü bu ona göre yeryüzünde yaşamı yeniden kurmak ve yenilemek için hayati önem taşımaktadır. Bu meseleye ilerleyen zamanlardaki yazılarda daha fazla eğileceğim.

Politik ekolojinin Ekomodernist İkilemi

Metnin II. kısmında ise Barca bu sefer dikkatini politik ekolojiyi eleştirmeye veriyor. Özel olarak ise politik ekolojinin ekomodernist ikilemini ve “emeğin aktif bir rol oynamadığı belirli bir küçülmeci anlayışı” eleştiriyor. Ayrıca kendi siyasi angajmanlarına dayanarak güncel düşünceleri doğrultusunda bir siyasi strateji için önerilerde bulunuyor. 

Öncelikle işe “Adil Geçiş” stratejisinin anatomisini çıkartarak başlıyor. Esasında Adil Geçiş, çalışma saatlerini azaltmadan “yeşil iş”ler yaratma yoluyla ekonomik büyümeye dayanan ILO ve ITUC perspektiflerinden kapitalizme yönelik radikal eleştiriye kadar varan çeşitlilikte perspektifi içeren bir strateji. Barca, solda bu stratejiyi içerip aşmadan onu üretkenlik, zenginlik ve istihdam takıntısıyla destekleyenleri ekomodernist bir tutum almakla eleştiriyor. Esasında burada hem Batı Marksizmi’ne hem de belirli küçülmeci yaklaşımlara yönelik kendine özgü bir eleştiri getiriyor. Barca’ya göre bunlardan ilki, endüstriyel emeğin ekolojik krize uygun bir yanıt geliştirmesini engellemekten sorumludur. İkincisi ise stratejisini uygulayabilecek siyasi özneleşme süreçlerinden yoksundur ve doğayı kurtarmak için emeğin sahip olduğu benzersiz kapasiteye karşı kördür.

Barca kitabın son iki bölümünde şunu açıkça ortaya koyuyor: Küçülme hareketi gerçek bir siyasi alternatif sunmak istiyorsa emeği kapitalist çalışmanın yarattığı yabancılaşmadan özgürleştirecek net bir bakış açısı kazanmalıdır. Hareket, “sadece emek ve ekoloji hareketleri arasında değil, aynı zamanda üretim ve yeniden üretim alanları arasındaki kurgusal ayrımı aşmak” için kendi içindeki boşlukları da doldurmalıdır.

Yazar, “çevresel şiddetin emek sürecinden yabancılaşma ile ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu” iddia etmektedir. Olası alternatifleri yoksa hiçbir işçi, işi kirli ve tehlikeli olsa bile işini kaybetmeyi göze alamaz.

Yazar, yabancılaşmanın, emek ürünlerinin kolektif yeniden sahiplenilmesi ve artı değerin kullanımı konusunda gerçek anlamda demokratik bir karar alma süreci yoluyla aktif olarak önlendiği, gerçek anlamda demokratik ve işçilerin kontrolündeki bir üretim sisteminin hedeflenmesi gerektiğini söylüyor. Hakiki anlamda özgürleştirici bir ekososyalist devrim stratejisi için bunun vazgeçilmez olduğunu vurguluyor. Ancak, devrimci süreçte devletin rolü, merkezi planlama ve siyasi örgütlenmenin nasıl olacağı konularına pek fazla değinmiyor. 

Bu yazıyı yazmamda ve bu kitabı bana göre dikkate değer bir yere yerleştiren en önemli nokta belki de de Barca’nın bu çalışma ile yalnızca politik ekoloji alanındaki akademisyen ve araştırmacıları değil, aynı zamanda politika içinde nefes alıp verenleri de hedeflemesi. Kendisi de doğrudan ekoloji, kadın ve emek hareketlerinde aktif rol alan bir araştırmacı-akademisyen. Burada yaptığı da yalnızca kavramsal bir karışıklığa açıklık getirmek değil. Yazar bizi yeryüzündeki yaşamın türler arası kurtuluşu için ekoloji-emek bağlantısının potansiyeli üzerine eğilmeye ve emeğin öznesi olduğu bir politik vizyonu güçlendirmeye çağırıyor.