NATO’nun Karanlık Arşivi

19. yüzyılın büyük bir kısmında ve 20. yüzyılın başlarında, dünyaya hakim emperyalist ülke İngiltere’ydi. İngiltere küresel finansı, donanmasıyla ticaret yollarını ve sömürgeleri sayesinde de hammadde kaynaklarını kontrol ediyordu. Ancak Birinci Paylaşım Savaşı, 1929 Ekonomik Krizi ve İkinci Paylaşım Savaşı İngiltere’yi çok yıprattı,artık küresel düzeni sağlayacak gücünden yoksundu. İkinci Paylaşım Savaşı bittiğinde Avrupa ve Asya’daki ülkeleri harabeye dönmüş,abrikalar yıkılmış, nüfus büyük yara almıştı. ABD ise kendi topraklarında savaşılmadığı için bu süreçte hiçbir yara almadı. Aksine, savaştan sanayisini büyütmüş ve çok daha zengin bir şekilde çıktı.

1945 yılına gelindiğinde dünyadaki güç dengesi tamamen değişmişti. Artık dünyadaki üretimin yarısından fazlasını tek başına ABD yapıyordu. Küresel altın rezervlerinin de büyük kısmına sahiplerdi. ABD ekonomisi Sovyetler Birliği’nin 3, İngiltere’nin ise 5 katı büyüklüğüne ulaşmıştı. Bu büyük ekonomik üstünlük, emperyalist liderliğinin İngiltere’den ABD’ye geçmesini sağladı.

ABD, eskisi gibi toprak işgal edip sömürge kurmak yerine farklı bir yol izledi. Uluslararası ticareti, parayı ve güvenliği kendi etrafında toplayacak yeni bir emperyalist düzen kurdu. Bu yeni düzenin ekonomik ayağını Bretton Woods anlaşması, IMF ve Dünya Bankası oluşturdu. Tüm bu ekonomik sistemi ve ABD’nin yatırımlarını koruyacak silahlı güç görevini ise NATO üstlendi.

Savaş sonrası Amerikan emperyalizminin kurumsal temelleri, İkinci Paylaşım Savaşı henüz cephelerde devam ederken atılmaya başlandı. Temmuz 1944’te ABD’nin New Hampshire eyaletindeki Bretton Woods kasabasında 44 müttefik ülkenin delegeleri konferans için bir araya geldi. Amerikan sanayisinin devasa üretim fazlasını eritebilecek açık, istikrarlı ve güvenilir bir küresel pazarın inşası; bu konferansın temel amacını oluşturmaktaydı. Konferans ile birlikte dolar, küresel ticaretin ve rezervlerin merkezi haline geldi.

19. yüzyılda dünyanın ortak parası olan İngiliz Sterlini görevini artık resmi olarak Amerikan Dolarına bıraktı. Yeni kurulan düzende altının onsu 35 dolar olarak belirlendi. Yani dolar altına, diğer ülkelerin paraları da dolara bağlandı. Bu sistem sayesinde ABD, sadece para basarak dünya ekonomisine yön verme gücünü elde etti. Böylece dünyadaki paranın ve ticaretin kontrol merkezi tamamen Wall Street ve Washington oldu.

Dünya ekonomisinin sorunsuz işlemesi ve paranın rahatça dolaşıp yatırımların güvence altına alınması için yeni kurumlar oluşturuldu. Bu amaçla Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) kuruldu. Yeni kurulan bu ekonomik düzenin işlemesi için, aynı zamanda dünyanın siyasi ve askeri olarak ABD için güvenli olması gerekiyordu.

En önemlisi de işçilerin hayat standartlarını yükselterek komünizmin cazibesini kırmaktı.

İkinci Paylaşım Savaşı, Avrupa için oldukça yıkıcı sonuçlar doğurmuştu. Avrupa ülkeleri perişan haldeydi. Fransa ve İtalya’da komünist partiler giderek güçleniyordu. ABD yönetimi, Avrupa’da komünizmin güçlenmesini önlemek için bazı önlemler almaya başladı. Bunun için ilk adım 1947’deki Truman Doktrini ile geldi. ABD Başkanı Truman, SSCB’nin etkisi altına girmesinden korktuğu Yunanistan ve Türkiye’ye 400 milyon dolar yardım yaptı1. Ancak sadece silah yardımı yetmezdi. Avrupa’nın ekonomik olarak da toparlanması gerekiyordu. Aksi takdirde Avrupa ülkeleri Amerikan mallarını satın alamaz ve yoksulluktan dolayı Sovyetler’in tarafına geçebilirdi. Bu yüzden ABD, 1948’de Marshall Planı’nı devreye soktu. 17 Batı Avrupa ülkesine toplam 13.3 milyar dolar hibe ve kredi verdi. Marshall Planı’yla asıl hedefi, Avrupa’nın ticaret engellerini kaldırmak ve fabrikalarını Amerikan teknolojisiyle yenilemekti. En önemlisi de işçilerin hayat standartlarını yükselterek komünizmin cazibesini kırmaktı. Bu yüzden ekonomik iyileşmenin yanında güçlü bir askeri güvenliğin de sağlanması gerekiyordu. Bunun üzerine 4 Nisan 1949’da ABD, Kanada ve 10 Batı Avrupa ülkesi2 bir araya gelip NATO’yu kurdu. Marshall Planı işin ekonomik kısmıyken, NATO da bu yeni pazarları ve yatırımları koruyan silahlı bir bekçi oldu.

Kapitalizme Yeni Pazar: NATO

Resmi amacı kapitalizmi, komünizme karşı korumaktı. NATO sadece bir savunma ittifakı değil, özünde yeni kurulan kapitalist sistemi, serbest piyasayı ve Amerikan yatırımlarını koruyan silahlı bir güçtü. Anlaşmanın 5. maddesinde “Birimize yapılan saldırı hepimize yapılmıştır.” diyerek ortak savunma anlayışını başlattı. Böylece ABD, askeri gücüyle Avrupa’yı koruması altına aldı. Yani NATO sadece kağıt üzerinde kalan siyasi bir dostluk değil; müttefik ülkelerin ordularını, komutanlıklarını ve en önemlisi silah sanayilerini ABD’nin çıkarlarına uyacak şekilde tek merkezde toplayan dev bir organizasyondu.

Bu birleşmenin ekonomik tarafı “standartlaşma” adı altında yürütüldü. Savaş anında askerlerin kullandığı mermiler ve telsizler birbiriyle uyumlu olsun denilerek, Avrupa orduları Amerikan standartlarına göre baştan düzenlendi. Bu durum, Avrupa silah pazarının doğrudan Amerikan silah endüstrisinin kontrolüne girmesini sağladı. Soğuk Savaş boyunca ABD silah şirketleri, NATO kuralları sayesinde Avrupa’da kendilerine devasa ve risksiz bir pazar buldu. ABD; Avrupa’ya savaş uçakları, tanklar ve savunma sistemleri satarak hem milyarlarca dolar kazandı hem de kendi silahlarını geliştirirken harcadığı masrafları Avrupa’ya ödetmiş oldu.

Naziler ve NATO

NATO’nun en çok kullandığı slogan “Özgür Dünyayı Savunuyoruz”du. Kendilerini hep demokrasinin ve insan haklarının koruyucusu olarak tanıttılar. Fakat gerçekte yaşananlar, bu sloganı hiç de doğrulamıyordu. NATO ve ABD için asıl önemli olan özgür bir dünya değil, kurdukları ekonomik düzenin tıkır tıkır işlemesiydi.

Eski Nazi ordusunda (Wehrmacht ve SS) komutanlık yapmış, hatta savaş suçlarına ve soykırıma karışmış birçok subay, yeni kurulan Batı Almanya ordusuna ve doğrudan NATO’nun üst kademelerine alındı. Savaş sonrası dönemde en büyük hedef komünizmle mücadele haline geldi. Nazi subayları yıllarca SSCB’ye karşı savaşmış, Kızıl Ordu’nun taktiklerini ve coğrafyayı çok iyi öğrenmişlerdi. Bu tecrübelerinden faydalanmak ABD’nin işine geldi. Savaş suçlularını yargılayan Nürnberg Mahkemelerine rağmen, Batı Almanya’yı Nazilerden temizleme süreci büyük ölçüde göstermelik kaldı. Nazi subayları; NATO’nun yapısını, istihbarat toplama yöntemlerini ve savaş planlarını derinden etkiledi. SSCB’ye karşı acımasızca savaşan bu isimler, Soğuk Savaş’ın başlarında Batı’nın savunmasını baştan aşağı şekillendirdi. Böylece NATO’nun temel yapısı faşist ideolojiyle güncellendi.

Gizli Ordular

1949 yılında, eski Nazi subayları kullanılarak NATO içinde “Schnez-Truppe” adında gizli bir ordu kuruldu. Amacı, olası bir savaşta komünistleri katletmekti. ABD ve İngiliz istihbaratı (CIA ve MI6) ortaklaşa “Geride Kalanlar”ağını kurdu. Eğer SSCB Avrupa’yı işgal ederse, bu gizli ordular düşman hattının gerisinde kalacak, köprüleri havaya uçuracak ve direniş başlatacaktı. Beklenen SSCB işgali hiçbir zaman gerçekleşmedi. Fakat Batı Avrupa ülkelerinde komünist ve sosyalist partiler seçimleri kazanmaya, güçlenmeye başladı. Bu durum ABD ve NATO için büyük bir panik yarattı. Bunun üzerine dış düşmana karşı kurulan bu gizli ordular; yönünü içeriye, kendi halklarına çevirdi. “Gerginlik Stratejisi” adı verilen yapının alışma mantığı ise toplumda yapay bir kaos, terör ve korku yaratıp, suçları solcuların üzerine atmak üzerine kuruluydu. Bu karanlık yapı ilk kez 1990 yılında gün yüzüne çıktı. İtalyan Yargıç Felice Casson, ülkesindeki faşist terör olaylarını araştırıyordu. Dosyaları incelerken, İtalyan askeri istihbaratının gizli arşivlerinde Gladio (Kılıç) adındaki bu yasadışı örgütü keşfetti3. 1972’de üç jandarmayı öldüren bombayı yıllarca solcuların attığı sanıldı. Oysa bu eylemi, doğrudan devletten bomba alan faşist bir ajan yaptı.

1980’lerde Belçika’da maskeli adamlar süpermarketleri bastı4. Kasadaki paraları almak yerine doğrudan kadınları ve çocukları taradılar. Toplam 28 kişi öldü. Olaydan toplanan deliller NATO’nun gizli ordusuna çıkınca CIA ve MI6 belge vermeyi reddetti ve olayların üstü kapatıldı. 1980 yılında Münih’teki ünlü Oktoberfest’te patlayan bomba 13 kişinin ölümüne yol açtı. Olayın başlarda psikopat bir saldırgan tarafından gerçekleştirildiği iddia edildi. Ancak gerçekte patlayıcılar, ormanlık bir alanda NATO’ya ait binlerce silah ve roket saklayan faşist Heinz Lembke’ye aitti. Lembke, mahkemede konuşmaya karar verdikten hemen sonra hücresinde ölü bulundu5. Yunanistan’da 1967 seçimlerini solcuların kazanacağı ve ABD üslerini kapatacağı anlaşıldı. Bunun üzerine NATO destekli aşırı sağcı subaylar tanklarla sokağa çıkıp darbe yaptı. NATO’nun Prometheus Planı aynen uygulandı. 7 yıl süren faşist cunta döneminde on binlerce insana ağır işkenceler yapıldı. 1950’lerde Kore Savaşı ile NATO’ya giren Türkiye’de ABD destekli bir yapı yerleşti. Adına “Özel Harp Dairesi” veya “Kontrgerilla” dendi. Uzun süre bu dairenin maaşlarını bile ABD ödedi. Türkiye, bu iç savaş stratejisinin en uzun ve kanlı yaşandığı ülkelerden biri oldu. Çorum ve Maraş’ta sivil katliamlar yaşandı. Sendikacılar, aydınlar ve sol görüşlü öğrenciler sokak ortalarında katledildiler. 12 Eylül 1980 darbesi ile ordu, bu kaos ortamını bahane ederek yönetime el koydu. CIA yetkilisi, Washington’a durumu “Bizim çocuklar başardı!” diyerek müjdeledi. Yüz binlerce insan fişlendi, işkence gördü, asıldı. Asıl amaç, Türkiye ekonomisini küresel sisteme bağlamak ve ülkeyi SSCB’ye karşı itaatkâr bir Amerikan karakolu yapmaktı.

Bologna Tren İstasyonu Katliamı – 2 Ağustos 1980

Soğuk Savaş Sonrası

1991’de Sovyetler Birliği dağılınca NATO’nun asıl düşmanı ortadan kalktı. Doğal olarak “Artık kime karşı savunma yapacağız?” sorusu ortaya çıktı. NATO kendini feshetmek yerine “terörle mücadele” ve “kriz yönetimi” gibi kendine yeni görevler icat etti.

Artık gizli ordularla diğer ülkeleri içeriden karıştırmak yerine, onları doğrudan havadan bombalamaya ve hükümetleri devirmeye başladılar. Bu insanî müdahale kılıflı operasyonlarda on binlerce sivil öldü, ülkeler yaşanamaz hale geldi. NATO, 1999 yılında Yugoslavya’yı tam 78 gün boyunca aralıksız bombaladı. Üstelik bunu Birleşmiş Milletler’den hiçbir onay almadan yaptı. NATO, kendi pilotları zarar görmesin diye uçakları 5 kilometre gibi çok yüksek bir mesafeden uçurdu. Bu yüzden hedefler karıştırıldı ve sadece NATO bombalarıyla en az 500 sivil hayatını kaybetti.

11 Eylül saldırılarından sonra NATO, “terörle savaş” bahanesiyle Afganistan’ı işgal etti. Dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Afganistan, 20 yıl boyunca bitmek bilmez bir savaş alanına dönüştü. Sadece doğrudan saldırılarda bile 70 bine yakın sivil hayatını kaybetti. En korkunç savaş suçlarından biri Kunduz’da yaşandı. Sınır Tanımayan Doktorlar’a ait hastanenin haritadaki yeri, Amerikan ordusuna önceden defalarca bildirilmiş olmasına rağmen Amerikan savaş uçağı, buradaki hastaneyi tam bir saat boyunca bombaladı. 14’ü doktor, aralarında çocukların da olduğu 42 masum insan yaşamını yitirdi.

2011’de Libya’da Arap Baharı isyanlarında Muammer Kaddafi yönetimi ile isyancılar arasında iç savaş çıktı. NATO, Birleşmiş Milletler’in sivilleri koruma kararını bahane ederek Libya’ya hava operasyonu başlattı. Ancak sivilleri korumak için başlayan bu operasyonun asıl amacı hızla değişti. NATO, adeta isyancıların hava kuvveti gibi davranarak 7 ay boyunca ülkeyi bombaladı. Hedef, Kaddafi’yi devirmek ve ülkenin altyapısını çökertmekti. Kaddafi linç edilerek öldürüldü ve Libya tamamen parçalandı. Ülke; İslami terör örgütlerinin, birbiriyle çatışan silahlı grupların ve hatta köle pazarlarının cirit attığı bir yere dönüşürken devlet tamamen çöktü.

Sonuç

Uluslararası kapitalist sistemin ve sermayenin güvenliği için sadece IMF gibi ekonomik kurumlar yeterli değildi; bu mimarinin silahlı kalkanı olarak NATO inşa edildi. NATO’nun asıl amacı SSCB tehdidinden ziyade, Batı bloğundaki olası sosyalist uyanışları ezmekti. Bu uğurda kurulan Gladio ve Kontrgerilla gibi gizli ordular; İtalya’dan Türkiye’ye uzanan bir güzergâhta işçi hareketlerini, sendikaları ve komünistleri iç tehdit sayarak sokaklarda kanlı bir savaş yürüttü. Bu vahşet NATO sınırlarını da aşarak, Latin Amerika’daki Kondor Operasyonu ve Endonezya’da milyonlarca komünistin katledilmesiyle küresel bir boyuta ulaştı. Tüm bu operasyonlarla “Özgür Dünyayı Savunuyoruz!” ambalajıyla sunulsa da asıl korunan şey, ABD hegemonyası ve sermayenin kesintisiz işleyişiydi. Dolayısıyla böylesi karanlık ve kanlı bir geçmişi olan bir savaş makinesinin Ankara’da ağırlanması, barışın değil olsa olsa yeni felaketlerin habercisi olabilir.

Dipnotlar

  1. Yunanistan’daki komünist gerillalara karşı hükümete silah ve teçhizat desteği verilirken; Türkiye’ye ağır silahlar hibe edildi. Amerikan askeri danışmanları Türkiye’ye gönderildi. Birçok Türk subayı eğitim için ABD’ye gitti. ↩︎
  2. Bahsi geçen on ülke şu şekildedir: İngiltere, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Norveç, Danimarka, İzlanda ve Portekiz. ↩︎
  3. Ganser, D. (2012). NATO’nun Gizli Orduları: Gladio Operasyonları ve Avrupa’da Devlet Terörü (G. Karadağ, Çev.). Destek Yayınları. ↩︎
  4. Brabant Canileri olarak bilinen bu kanlı kontra terör örgütü 1982-1985 döneminde Beliçka’da birçok cinayet işledi. Bkz. Ganser, 2012: s. 50 ↩︎
  5. Bkz. Ganser, 2012: s. 355 ↩︎