2026’nın Talan Bilançosu

Yeryüzünü yalnızca bir hammadde deposu olarak gören kalkınmacı akıl, bizi derin bir talan rejiminin içine sürükledi. Türkiye’nin dört bir yanına yayılan şantiyelerde, peş peşe açılan maden ocaklarında, zehire bulanan nehirlerde bunun izini görüyoruz. Kavramsal adıyla maruz kalınan tam olarak bir ekstraktivizm cenderesi.

Ekstraktivizm, bir coğrafyanın müşterek varlıklarının ekolojik denge ve yerel yaşam bütünüyle yok sayılarak sökülüp alınmasına deniyor. Çıkarılan her şey en kısa yoldan küresel piyasalara ucuz hammadde olarak aktarılır. Bir vadi, bir zeytinlik ya da bir su havzası şirket bilançolarında sıradan bir ihracat kalemine indirgenir.

2026 yılına nasıl bir tahribat bilançosuyla girdiğimize bakmak, bu sömürü çarkının ulaştığı o ürkütücü pervasızlığı görmek için önemli. Resmi kayıtlara göre sayısı yetmiş yedi bini aşan “ÇED muafiyeti” kararı var. Bu fütursuzluğun devamı olarak 2026’nın ilk iki ayında Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG) tarafından 667 yeni maden sahası daha ihaleye çıkarıldı. Sadece Ocak ve Şubat aylarında ruhsatlandırılan alanların toplamı 660 bin hektarı aşıyor. Bu iki ay içinde İstanbul’un yüzölçümünden daha büyük bir coğrafyanın sermayeye açılması demek.

Üstelik sınır tanımayan bir pervasızlık söz konusu. Erzincan İliç’te siyanür felaketinin yaşandığı sahaya yalnızca beş kilometre mesafede yeni ihaleler düzenleniyor. Karadeniz’de onlarca köy doğrudan ruhsat sahalarının içinde bırakılıyor. Tarımsal üretimin ve ekolojik müştereklerin kalbi olan havzalar devasa açık ocaklara dönüştürülüyor.

Ancak yüz binlerce hektarın sermayeye devri yalnızca ekolojik yıkımla da sınırlı kalmıyor.  Doğanın talanı madalyonun bir yüzüyse, emeğin sömürüsü de diğeri. Bu yazının meramı da bunu dillendirmek. Ormanların, meraların ve su havzalarının gaspı ekosistemi çökertir. Kuşaklar boyunca o toprakta yaşayan insanları da hem toprağından hem üretim araçlarından koparır.

Kendi memleketinde topraksızlaşan insan, en nihayetinde yaşam alanını cehenneme çeviren o maden şirketlerinin güvencesiz ve ucuz işgücü ordusuna katılmaya mecbur bırakılır. Doğanın ucuzlatılarak yutulması emeğin ucuzlatılarak sömürülmesini kaçınılmaz kılar.

Maden Sahalarının Kuşattığı Ülke 

Bugün Türkiye, maden sahalarıyla boydan boya kuşatılmış durumda. Ekolojik kırım ile sınıf sömürüsünün kesiştiği hat Sivas’tan İzmir’e, Manisa’dan Giresun’a, tüm ülkede uzanan direnişlerde görünür hale geliyor.

İzmir ve Soma havzası bunun çarpıcı örneklerinden. Doğayı kuşatan, saran devasa linyit ve kömür madenleri bölgenin su kaynaklarını çekip zeytinlikleri yutuyor. Tarımı bitirilen ahalinin de elinden üretici vasfını söküp alıyor. Tarlasını cehenneme çeviren çok uluslu şirketler bu insanlara karanlığını dayatıyor. Fakat o karanlığın içinden itaatkâr bir kölelik yahut sinik bir kabulleniş çıkmıyor, çıkmayacak. Bugün Polyak Eynez madeninde ödenmeyen maaşları ve gasp edilen hakları için şalteri indiren madenciler bu devasa sömürü makinesine kafa tutuyor.

Haritanın bir başka ucunda, Divriği’de de yine aynı ekstraktivist akıl var. Yıllarca dağların altından çıkarılan milyonlarca dolarlık demirle kasalarını dolduran şirketler, bugün “küçülme” bahanesiyle yeraltı faaliyetlerini durdurup 220’yi aşkın işçiyi işten çıkarabiliyor. Oysa OYAK ve Erdemir gibi devler yüksek kârlar açıklamaya devam ediyor. Yaşam alanı yok edilmiş bölge insanını açlığa mahkûm etmek, emeğin nasıl kullan-at bir nesneye indirildiğinin açık göstergesi.

Sözün kısası, sermaye ormanı, suyu ve tarlayı yuttu. Geriye tahrip edilmiş bir ekosistem ve öfkesi biriken bir işçi sınıfı bıraktı. Bugün maden havzalarında yükselen direniş edilgenliğin çok ötesinde, bu düzenin kader olmadığını hatırlatıyor. Ekoloji mücadelesiyle  sınıf mücadelesi aynı hattan ilerliyor. 

Doğanın Metalaştırılması ile Emeğin Ucuzlatılması Aynı Çarkta 

2026’nın Türkiye’si, sermaye birikiminin kriziyle yüz yüze bir ülke manzarası sunuyor. Yılın ilk aylarında yüzlerce yeni maden sahasının ihaleye açılması tesadüfi bir yatırım hamlesi olarak okunamaz. Bu adımlar hep birikim sürecini hızlandırma girişimidir. Ruhsatlandırma süreçleri hızlanırken, ÇED mekanizması fiilen etkisizleşirken, hukuki denetim kanalları daraltılırken ortaya çıkan doğa talanının kriz yönetiminin teminatı haline getirildiği. 

Bu süreçle toplumsal yapı da yeniden şekilleniyor. Maden sahalarının genişlemesiyle birlikte kırsal üretim geriliyor, haliyle göç baskısı artıyor. Kendi toprağında tutunamayan insanlar ya büyük kentlerin güvencesiz emek piyasalarına ya da aynı şirketlerin maden ocaklarına yöneliyor. Böylece doğanın metalaştırılması ile emeğin ucuzlatılması aynı çarkta dönmeye devam ediyor.

Bu iki başlıkta okunmalı diye düşünüyorum. Birincisi, artan ruhsat ve ihale sayılarıyla genişleyen ekstraktivist hat. İkincisi, bu hatta karşı yükselen toplumsal tepki. Soma’da ücret gaspına direnen işçiler, Karadeniz’de derelerini savunan köylüler, Ege’de zeytinlikleri için nöbet tutanlar; hepsi aynı saldırının farklı yüzleriyle karşı karşıya. Sahada görülen şey kalkınma anlatısından çok farklı. 

İşte 2026’nın ilk iki ayının bilançosu buralarda saklı. Toprak, yani doğa ve emek, aynı anda savunulmalı. Dolayısıyla üretim ve mülkiyet ilişkilerini hedef almayan hiçbir yaklaşım bu talan rejimini durduramaz. Ekolojik yıkımın karşısında sınıfsal bir hat örülmediği sürece bu çark dönmeye devam eder. Çarkı durduracak güç ise toprağını ve emeğini aynı anda savunanların ortak iradesinde saklı.