Görüşme Değil Balans Ayarı

1947 yılının mart ayında dönemin ABD Başkanı Harry Truman, savaştan çıkmış ve dünyanın yeni hâkimi olacağı artık herkes tarafından kabul görmüş ABD’nin, Sovyetler Birliği/Komünizm tehdidine karşı yürütülecek Soğuk Savaş’ı ilan ediyordu. Bu Soğuk Savaş’ın hedefi SSCB, ilk müttefiklik denemeleri ise Yunanistan ve Türkiye idi. Truman, ilan ettiği bu yeni dönemde kullanılmak üzere 400 milyon dolarlık bir hibenin de bu ülkelere verileceğini de müjdeliyordu.

Bu ekonomik hibelerle beraber Türkiye’nin küresel kapitalizme eklemlenmesi ivmelenmiştir. Gelişen ve serpilen burjuvazinin ihtiyaçları çerçevesinde siyaset yapıcılar o dönemde uluslararası kapitalizme eklemlenme, serbest ticaret sistemine girme, yerli ve yabancı sermayeyi teşvik gibi politikalar konusunda yarış halindeydiler. Çok partili hayata geçildikten sonra iktidara gelen Demokrat Parti NATO’ya üye olma başarısını dönemin CHP’sinden sıyrılarak gösterecekti.

Söz konusu soğuk savaş angajmanı beraberinde siyasal angajmanları da getirdi. Devlet bürokrasisi zamanla bu eksen etrafında yeniden yapılandırılırken devletin çekirdeği tamamen batı/ABD odaklı bir nitelik kazandı. 60’lı ve 70’li yıllarda batıya iyice angaje olan ve batı sermayesiyle kaynaşmış bir ulusötesi kapitalist sınıf da yaratan Türkiye egemen sınıfları yükselen komünist tehdide karşı da nizami ve gayrinizami harp birimleri kurmuş, komando kamplarında yetiştirilmiş paramiliterlere ve güvenlik ve idari bürokrasi içerisine yerleştirilmiş CIA beslemelerine bir de yasal parti görüntüsü eklemişti. Önce Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi içerisinde örgütlenen bu yapılanma daha sonra Milliyetçi Hareket Partisi adıyla “sivil siyaset”te boy verecekti.

“TRÇ İttifakı” Boş Sözlerden İbaret

ABD’nin antikomünist doktrini çerçevesinde örgütlenen bu yapı her dönem sokakları terörize etti, komünistlere karşı sayısız siyasal cinayet işledi, Maraş Katliamı gibi Alevi katliamlarında merkezi bir rol oynadı, hükümetlerin değişmesine ön ayak oldu, Kürt halkına karşı kirli savaşın merkezinde yer aldı. Tüm bunları her dönem ABD icazeti içerisinde yaptı.

Retorik olarak emperyalizm karşıtlığını hiçbir zaman dillerden düşürmeyen bu şer yapısı Ecevit hükümeti döneminde iktidar bloğu içerisine dâhil oldu ve 2016’daki darbe girişiminin hemen ardından da muhalefetten çıkarak, zayıflayan Erdoğan’ın koltuğuna ortak oldu. Kitle partisi olmaktan ziyade askeri ve idari kadroları tutan ve devlet içerisindeki kritik konumları idare eden bu yapının sözcüsü Devlet Bahçeli, Erdoğan-Trump görüşmesi öncesi daha önce benzerlerini yaptığı bir çıkış yapıyordu: “Dünyaya meydan okuyan ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı akla, diplomasiye, siyasetin ruhuna, coğrafi şartlara ve yeni yüzyılın stratejik ortamına en uygun seçenek ‘TRÇ’ ittifakının inşa ve ihya edilmesidir. TRÇ ittifakının da Türkiye, Rusya ve Çin’den müteşekkil olması arzu ve önerimizdir.”

Hiçbir karşılığı ve hiçbir gerçekliği olmayan bu teklifin ne amaçla ortaya konulduğunu belki anlamak güç. Ancak kendi varlık sebebi olan ABD/NATO’ya kafa tutmadığı muhakkak. Nitekim daha sonra verdiği bir mülakatta önerdiği ittifakın kesin olarak NATO ve batıya alternatif olmadığını belirtmek zorunda kalmıştır. MHP’nin batı karşıtlığı ancak bu sınırlar içerisinde olabilirdi. Belki de İsrail ve soykırımın en büyük cesaretlendiricisi olan ABD’ye karşı oluşan derin öfkenin soğurulması için sarf edilmiş sözlerdi bunlar.

25 Eylül Görüşmesi ve Meşruiyet

Bu sözlerin sarf edilmesinden kısa bir süre sonra beklenen Erdoğan-Trump görüşmesi gerçekleşti. Erdoğan yandaşı medya trollerinin yazdıklarına bakılacak olursa görüşme epey iyi geçmiş.

Oysa görüşmenin içeriğine bakılacak olursa belli konularda Erdoğan’ın istediklerinin vereceğinin sinyallerini veren Trump görüşmeden (ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, Erdoğan’a istediği şeyi yani meşruiyeti vereceklerini söylemişti) Erdoğan şahsında Türkiye egemenlik sistemine bir balans ayarı yaparak ayrıldı.

Yani aslında bakarsanız eşit koşullarda iki liderin bir görüşmesinden ziyade ABD emperyalizminin 1947’den bu yana ülkede ekonomik ve siyasal olarak kurduğu hegemonyaya bir balans ayarı yaptı. Doğalgaz, Boeing uçakları, ABD mallarına ithalat kolaylığı gibi önemli ekonomik anlaşmalar yapıldı.

Tuhaf Zamanlar

Bunun karşılığında içerideki siyasi darbeye, faşist inşaya meşruiyet vereceklerini de açıkça ifade ettiler. Biraz tuhaf zamanlardayız. Trump ve ekibi hemen hemen her konuda sansürsüz ve çok saldırganlar. Türkiye’deki faşist inşaya meşruiyet vereceklerini açıkça ilan ettiler. Bunu birçok konuda yapıyorlar.

25 Eylül’deki görüşmeye geri dönecek olursak… Halkı inim inim inleten sermaye diktatörlüğü, ekonomik soygun ve ağır siyasal baskıları sürdürebilmek karşılığında ülkenin kaynaklarının, zenginliklerinin batılı metropollere transfer edilmesini sağlayan bir anlaşmadan ibaretti görüşme. Aslında bir görüşmeden ziyade Trump öncülüğündeki saldırgan ABD emperyalizminin eski müttefikleri üzerinde kurduğu ve hegemonya kriziyle birlikte biraz gevşeyen tahakkümü tekrar sıkılaştırma görüşmesiydi. Böylece patronun kim olduğunu gösterdiler. Üstelik hiç de nazik olmayan ve çok açık sözlü bir şekilde. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun sözleri olan biteni özetliyordu: “Liderler istediklerini söyleyebilir ama günün sonunda bir çözüm gerektiğinde Beyaz Saray’a gelmek isterler. Erdoğan da geliyor. Hepsi Trump’la konuşmak için adeta yalvarıyor.”