Stonewall’dan Önce ve Sonra LGBTİ+ Tarihi
LGBTİ+ tarihi insanlık tarihi kadar eskiye dayanır. LGBTİ+ tarihinin Stonewall Ayaklanması öncesi binlerce yıllık yolculuğu, kabullenme ile şiddetli zulüm arasında gidip gelen bir seyir izler. Erken Roma İmparatorluğu döneminde, M.S. 54’te Nero’nun iki erkekle yasal evlilik yapmasıyla görüldüğü gibi, eşcinsel ilişkiler kabul görmüş ve kurumsallaşmıştır; ancak bu hoşgörü, 650’li yıllarda Vizigot İspanya’sındaki büyük zulümle yerini yasal yasaklara bırakmıştır. Avrupa’nın çoğunda eşcinsel eylemlerin yasal olduğu erken Orta Çağ dönemlerinin ardından, 1533’te İngiltere Kralı VIII. Henry’nin üreme dışı cinsel aktiviteyi suç ilan etmesiyle modern yasaklama dönemi başlamıştır. Aydınlanma Çağı’nda Fransa (1792) ve Bavyera (1813) gibi ülkeler eşcinsel eylemleri suç olmaktan çıkararak modernleşme yolunda adımlar atsa da, 1900’lerin başlarında Alfred Redl olayının yarattığı “güvenlik riski” algısı ve Nazi Almanyası’nın yükselişiyle birlikte eşcinsellere yönelik zulüm yeniden doruğa ulaşmıştır. 1919’da Magnus Hirschfeld’in Berlin’de kurduğu ve medeni haklar için çalışan Seksoloji Enstitüsü, 1933’te Naziler tarafından basılmış ve binlerce yeri doldurulamaz materyal yakılmıştır. 1934’ten itibaren ise eşcinseller, toplama kamplarında pembe üçgen amblemi takmaya zorlanmışlardır. İkinci Dünya Savaşı’nın homososyal[1] ortamları ve şehirleşme, ABD’de eşcinsel toplulukların ve barların yükseldiği bir “büyük uyanış” yarattı. Bu uyanış, 1948’de Alfred Kinsey’in eşcinselliğin yaygınlığını ortaya koyan raporuyla bilimsel bir destek buldu ve 1951’de Mattachine Topluluğu, 1955’te ise lezbiyen örgütü Bilitis’in Kızları gibi modern hak hareketlerinin doğuşunu sağladı. Christine Jorgensen’in 1952’de cinsiyet geçiş ameliyatıyla trans sorunlarına farkındalık getirmesi ve 1966’daki Compton Kafeterya Ayaklanmaları gibi erken trans hakları direnişleri, 1969’daki Stonewall Bar baskınına giden yolu döşeyen, yasaklamalara karşı bir yüzyıllık direnişin en önemli kilometre taşlarıdır. [2]
Tarih 27 Haziran 1969’u gösterdiğinde, New York City, Greenwich Village’daki Stonewall Ayaklanmaları, eşcinsel erkeklerin ve lezbiyenlerin ayrımcılığa karşı büyük direnişinin başlangıcını işaret ediyor. Polis, New York’un Greenwich Village’de eşcinsel insanlar için popüler bir bar olan Stonewall Inn’e baskın düzenleyerek üç gün süren isyanlara yol açtı. Trans Kadınlar Sylvia Rivera ve Marsha P. Johnson, 1969’da Stonewall’daki polis baskınına karşı ilk direniş kışkırtıcılarıydı. Hemen ardından 1970’te ABD’nin New York şehrindeilk Onur Yürüyüşü yapıldı. Binlerce kişinin katıldığı yürüyüşte eşcinseller taleplerini yüksek sesle dile getirdi. 1970’den sonra ise dünyanın çeşitli yerlerinde haziran ayı her sene Onur Ayı olarak kutlanıyor, çeşitli etkinlikler ve yürüyüşler düzenleniyor.
San Francisco’da 1977 yılında Harvey Milk, belediye meclisine giren ilk açık kimlikli eşcinsel oldu. Bir sene sonra Milk’in öncülüğünde, Gilbert Baker tarafından gökkuşağı bayrağı tasarlandı. İlerleyen yıllarda düzenlenen Onur Yürüyüşleri’ne yüz binlerce kişi katıldı. Yaşananlardan sonra Stonewall Inn kapatıldı, daha sonra 2007’de restore edilerek yeniden açıldı.[3]
Bugün dünyanın dört bir yanında süren LGBTİ+ mücadelesi, yalnızca cinsel yönelim ya da kimlik talebiyle sınırlı değildir. Bu mücadele, kapitalizmin ürettiği tüm tahakküm biçimlerine karşı bir özgürlük ve eşitlik direnişidir. Stonewall’un ardından gelişen hareket, sadece bireysel özgürlükleri değil, aynı zamanda toplumun tüm ezilen kesimlerinin birlikte mücadelesini de kapsayan bir hattı açtı. Bugün hâlâ dünya genelinde LGBTİ+ bireyler ayrımcılığa, şiddete ve ötekileştirmeye maruz kalıyor fakat her saldırı aynı zamanda direnişin alanını da büyütüyor.
Türkiye’de LGBTİ+ Mücadelesi
Türkiye’de LGBTİ+ hareketinin tarihi Osmanlı İmparatorluğu’na kadar dayanmakta ama Cumhuriyet döneminde ilk LGBTİ+ direnişi ise 29 Nisan 1987’de transların, artan devlet baskısına karşı İstanbul’daki Gezi Parkı’nda açlık grevine başlamasıydı. Bu 10 günlük açlık grevi, Türkiye’de trans+’ların mücadelesi bir dönüm noktası olarak benimseniyor. Bu eylem, 1980 askeri darbesi sonrası uygulanan yoğun polis şiddeti, sokağa çıkma yasakları ve zorla göç ettirme politikalarına karşı doğrudan bir cevap niteliği taşımaktaydı. 1990’lar ve 2000’ler, kısıtlı imkânlara rağmen ilk sivil toplum örgütlerinin kurulduğu ve hareketin kurumsallaştığı dönemdir. Modern LGBTİ+ sivil toplum hareketinin çekirdeğini oluşturan iki büyük dernek bu yıllarda doğmuştur:
Lambdaistanbul 1993’te İstanbul merkezli olarak kurulmuş, gey, lezbiyen, biseksüel, trans ve interseks bireylerin dayanışmasını ve haklarını savunmuştur. Lambdaistanbul, hareketin kamusal görünürlüğünün artmasında merkezi bir rol üstlenmiş ve 2003 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen ilk Onur Yürüyüşü’nün organizasyonunda kilit rol oynamıştır.
Kaos GL ise 1994 yılında Ankara’da kurulmuş, Türkiye’nin ilk sürekli LGBTİ+ örgütlenme girişimi ve yayın organı olmuştur. Kaos GL Dergisi ile başlayan bu yayıncılık faaliyeti, hak mücadelesini kurumsallaştırarak akademik ve siyasi çalışmaların merkezine yerleşmiştir.
Bu iki öncü dernek, yasal tanınma için uzun bir mücadele vermiş; Kaos GL (2005) ve Lambdaistanbul (2006) dernek statüsü kazanarak resmi olarak tescil edilmiştir. Bu yasal tanınmanın ardından, özellikle trans haklarına odaklanan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği (2006) gibi diğer örgütlenmeler de kurulmuştur.[4]
Gezi Direnişi ve LGBTİ+’lar
2010’lu yılların ilk yarısı, LGBTİ+ hareketinin toplumsal muhalefet ile ittifaklar kurduğu ve görünürlüğünün zirveye ulaştığı bir dönem olmuştur. 2013 Gezi Direnişi, LGBTİ+ bireyleri yalnızca kimlik talepleriyle değil, anti-faşist ve anti-otoriter direnişin öznesi olarak ön saflara taşımıştır. Bu süreçte “Her yer direniş, her yer lubunya!” sloganı, hareketin toplumsal meşruiyetini artırmış ve görünürlüğünü pekiştirmiştir. Bu zirve, 2014 yılında İstanbul Onur Yürüyüşü’ne yüz binleri aşan katılım ile taçlanmıştır.
Ancak bu görünürlük, kısa süre sonra sistematik bir devlet baskısıyla karşılanmıştır. 2015 yılından itibaren İstanbul Valiliği’nin Onur Yürüyüşü’nü resmen yasaklaması ve bu yasağın ülke çapına yayılması, hareketin kazanılmış toplanma özgürlüğüne yönelik doğrudan bir müdahaleydi. Olağanüstü Hâl (OHAL) döneminde bu yasaklar perçinlenmiş, Ankara başta olmak üzere birçok şehirde uzun süreli etkinlik yasakları ilan edilmiştir.
Patriyarka ve Cis-heteroseksizm İlişkisi
Patriyarka ve cis-heteroseksizm, tarihsel ve toplumsal olarak birbirinden ayrı düşünülemeyecek iki baskı rejimidir. Heteroseksizmin tarihi, patriyarkanın tarihiyle iç içe geçmiş durumdadır. Patriyarka; erkeklerin birincil, kadınların ise ikincil, bağımlı ve denetlenmesi gereken özneler olarak konumlandırıldığı bir toplumsal sistemdir. Bu sistem yalnızca cinsiyetler arasında bir hiyerarşi kurmakla kalmaz, aynı zamanda hangi cinsiyetlerin “doğal”, hangi ilişkilenme biçimlerinin “meşru” olduğuna dair katı normlar üretir. Bu noktada heteroseksizm, patriyarkanın devamlılığını sağlayan temel ideolojik araçlardan biri olarak ortaya çıkar.
Heteroseksizm, yalnızca heteroseksüel ilişkileri normal, doğal ve kabul edilebilir olarak tanımlayan bir anlayıştır. Bu anlayış, kadın ve erkek arasında kurulan ilişkileri tek geçerli ilişki biçimi olarak dayatırken, bunun dışındaki tüm cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimliklerini görünmezleştirir, değersizleştirir ya da kriminalize eder. Cis-heteroseksist sistem, biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasında değişmez bir bağ olduğunu varsayar; doğumda atanan cinsiyetin, bireyin kimliğini, yönelimini ve toplumsal rolünü belirlemesi gerektiğini savunur. İkili cinsiyet sistemi bu nedenle yalnızca biyolojik bir kabul değil, aynı zamanda politik bir dayatmadır.
Bu ikili sistemin dışında kalan trans, non-binary, interseks ve diğer tüm cinsiyet kimlikleri patriyarkal düzen açısından bir tehdit olarak görülür. Çünkü bu kimlikler, cinsiyetin sabit ve değişmez olduğu iddiasını sarsar. Benzer biçimde lezbiyen, gey, biseksüel ve aseksüel yönelimler de heteroseksüel aile yapısını ve onun üzerinden kurulan toplumsal, ekonomik ve ideolojik düzeni sorgular. Bu nedenle patriyarka, cis-heteroseksizmi yeniden üretmeye ihtiyaç duyar; eğitimden hukuka, dinden medyaya kadar pek çok alanda bu normları sürekli olarak pekiştirir.
LGBTİ+ mücadelesi ise tam da bu baskı rejimlerine karşı verilen tarihsel bir direniş olarak ortaya çıkmıştır. Bu mücadele, yalnızca cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği özgürlüğü talep etmekle sınırlı değildir; aynı zamanda patriyarkal tahakküme, normatif aile yapısına, cinsiyetçi iş bölümüne ve bedenler üzerindeki denetime karşı da bir itirazdır. LGBTİ+ hareketi, “doğal” olarak sunulan tüm bu kabullerin aslında tarihsel, politik ve ideolojik olarak üretildiğini görünür kılar.
Kapitalizmin İki Yüzlülüğü ; Gökkuşağı Kapitalizmi
Kapitalizm, LGBTİ+’lara yönelik tavrında her zaman ikiyüzlü bir politika izlemiştir. Bir yandan LGBTİ+ kimlikleri sistematik biçimde baskılar, kriminalize eder; diğer yandan onları tüketim nesnesi hâline getirir. Gökkuşağı renkleri, çokuluslu markaların reklam kampanyalarında görünürlük kazanırken, aynı sistem trans kadınların evsiz kalmasına, iş bulamamasına, öldürülmesine sessiz kalır. Bu sahte “kapsayıcılık”, sermayenin yeni pazarlar yaratma stratejisinin bir parçasıdır. Kapitalizm LGBTİ+’ları bir yandan pazarlama aracı, öte yandan kriz dönemlerinde günah keçisi olarak kullanır. Çünkü sistem için asıl tehlike, LGBTİ+ kimliklerin toplumsal özgürlük mücadelesiyle, yani sınıfla buluşmasıdır.
Kapitalist sistemin kriz dönemlerinde yükselen her otoriter dalga, LGBTİ+ karşıtlığını siyasi istikrarın “moral temeli” olarak yeniden üretir. ABD’den Macaristan’a, Polonya’dan Rusya’ya kadar birçok ülkede “toplumsal değerleri koruma” adı altında yürütülen politikalar, sermaye-devlet-erkeklik üçgeninin tahkimatıdır. Macaristan’da “çocukları koruma” yasaları, Rusya’da “propaganda yasakları” ve Polonya’da “LGBTİ+ ideolojisine karşı bölgeler” tam da bu işlevi görür: ekonomik krizi, yolsuzluğu ve sınıf sömürüsünü görünmez kılmak.
Faşizmin tarihinde LGBTİ+ düşmanlığı hep ideolojik bir nefret aracı olmuştur. Nazi Almanyası’nda pembe üçgenli eşcinseller toplama kamplarına gönderilmiş, Latin Amerika diktatörlüklerinde trans kadınlar hedef alınmıştır. Çünkü faşizm, patriyarkanın yeniden üretimi, geleneksel ailenin devlet eliyle kutsanmasıdır. Bugün de benzer biçimde “aile” kavramı, kapitalizmin kriz kontrolü için kullanılan bir siyasal araçtır.
Krizin Derinleştiği Her Dönemde “Öteki”nin İnşası
Kapitalizm kriz dönemlerinde toplumsal öfkeyi yönlendirmek için “ötekiler” yaratır. LGBTİ+’lar bu bağlamda “ahlak dışı”, “aile düşmanı” gibi etiketlerle damgalanır. Bu strateji, ekonomik çöküşü ve yoksulluğu perdeleyen bir politik araçtır. Enflasyon, işsizlik ve gelir adaletsizliği arttıkça, iktidar LGBTİ+’ları hedef göstererek toplumun dikkatini başka yöne çeker.
Geçtiğimiz günlerde TRT’nin platformu olan Tabii’de yayımlanan “tanıtım” filmindeki “Gökkuşağı Faşizmi” söylemi ve filmin içeriği iktidarın bu toplumsal varlık alanı ne denli hedefe oturttuğunu gösteriyor. Ocak’ta yayımlanacağı duyurulan filmde LGBTİ+’lar açıkça “sapkın”, “karanlık”, “aileyi yıkıcı unsur” olarak gösteriliyorlar. Aslında açıkça kamu eliyle nefret söylemi ve hedef gösterme yayılıp toplumsallaştırılıyor.
Bir yandan gökkuşağı bayraklarını yasaklayan devlet, diğer yandan uluslararası platformlarda “çeşitlilik” söylemiyle prestij kazanma peşindedir. Bu durum, kapitalizmin küresel ölçekteki çelişkili doğasını gözler önüne serer: insan hakları söylemini pazarlama diliyle birleştirirken, aynı anda toplumsal eşitsizlikleri derinleştirir.
Bugün Türkiye’de LGBTİ+ mücadelesi, tüm baskılara rağmen varlığını sürdürmekte ve her saldırıya karşı yeniden örgütlenmektedir. Her yasaklanan Onur Yürüyüşü, her hedef gösterilen trans kadın, her sansür, aslında sistemin kendi krizinin dışavurumudur. Çünkü özgürlük arayışı, baskı mekanizmalarından daha kalıcıdır. Bugün kapitalizmin krizi, yalnızca ekonomik göstergelerde değil; toplumsal ruh hâlinde, kamusal alandaki korkuda ve sessizlikte kendini göstermektedir. Ancak LGBTİ+’ların direnişi, bu sessizliği kıran en güçlü seslerden biridir. Taş atan, dans eden, pankart taşıyan, aşkını gizlemeyen her lubunya; sistemin kriz kontrolünü bozan bir eylem biçimidir. Ve bu yüzden, tarih boyunca olduğu gibi, gelecek de yine gökkuşağının renkleriyle yazılacaktır.
[1] Aynı cinsiyetten bireyler arasında kurulan, cinsel veya romantik içerik taşımayan sosyal ilişkileri ve etkileşimleri ifade eden terim.
[2] https://lgbti.org/lgbti-tarihi/
[3] https://medyascope.tv/2024/06/10/dunden-bugune-onur-ayi-dunyada-ve-turkiyede-neler-yasandi/
[4] https://platform24.org/arsiv/ilk-eylemden-bugune-lgbti-hareketi/

